Kalk Yerinden(Çocuklar Ağlamasın)
....
Sevmekle baslar yaşam 
Önce Yaradanı sever insan 
Bir böceği,bir çiçeği, 
Bir kediyi bile severken 
Kaliteli olsun yaşam 
İnsan kendine yaşamdan pay biçerse 
Yaşamda yerini doğru çizerse 
Sevmenin tadına varırmış. 
Dilde olmazmış sevmek, 
Yürekten gelirmiş 
Ataya,dosta,sevgiliye,kardeşe 
Yanında olurmuş en zor günlerinde 
Beklemezmiş gel yanıma desin diye 
Al elimi dermiş her seferinde 
El uzatılırmış muhtacım diyene

Komşunun aç kaldığı yerde 
Oruç tutsan helal olmazmış 
Namaza dursan beş vakit 
Camilere gitsen her Cuma da 
Oruçlu olsan onbir ayın sultanında 
Dile karışırsa helal olmayan heceler 
Nafile edersin duanı

Yol Rabbim in yoludur 
Göz Rabbim de 
Yürek atışı helal lokmadan geçermiş 
Yürek atışı helal sözden geçermiş 
Uzak yerlerde üşüyen çoçuklar potinsiz gezermiş 
Ağlarmşþ bir çocuk annesinin eteğinde 
Bir lokma ekmek için 
Dolaşırmış çöplüklerde, 
Taşı kaynatan nineyi anlatan hikayeyi 
Anımsarsa insanlık yeni baştan dogar

Kalk oturduğun yerden 
Yolun yol değil 
Karnın doyduysa 
Allah'ın yolunda sözün doğruysa 
Bugün o gündür 
Kalk oturduğun yerden 
Rabbim den af dile 
Zor gününde yanıbaşında 
Bir kırlanıç biterse, 
Al yanına beraber uçun doğrunun yolunda 
Çift uçar kırlangıçlar 
Seninle ağlayan çoçukların yurduna

Anam ağlar babam ağlar 
Dostlar yanıbaşımda çiçek açar 
Kardelen olurum,açarım gönüllerde yagarken kar 
Başka çiçek bilmem,gözyaşımı akıtmam yabana 
Umut olurum her yeni günde çiçeklerim yeniden açar 
Benim gönlümde güneş çocuklarla doğar 
Sakın unutmayın çocukları 
Kar geliyor kapatacak yolları 
Bir yudum ekmeğe bile öylesine muhtaçlarki 
Van da,Urfa da,Elazğ da 
Bir sokak ötede evinin yanıbaşında 
Ağlar annesinin omzunda bir çocuk 
Akarken çatıdan yağmur damlaları 
Gönlünü gönder,bir ufacık battaniyen yok mu 
Bırak boş işleri 
Kalk yerinden bir postalık para yeter

Ayların Sultanındayız 
Çocuklar aç kalmış, 
Ataları bir kalem bile alamamış 
Zor günde yaşam örnekleriyle dolmuş taşmış 
Paranı,pulunu vaktini iki lakırtıya harcarsın 
Oruç,namaz diye hayrırız 
Yapalım hepsini birden 
Elden öte kendimize 
Doğruları getirelim evrende 
Öğretelim önce kalbimize 
Af dileyelim yanlışlar için Rabbime

Kalk yerinden 
Bak karşý da bir çoçuk ağlıyor 
Mardin de,Hakkari de İstanbul un varoşlarında
El verin sussun çoçuklar 
Aç kalmasın insanlar. 
Ayların Sultanındayız 
Boşa geçirilen zamanda 
Namaz kılıp,oruç tutsan da 
Doğrudan şaştınsa 
Sık silahını yalana yada ruhuna 
Yolun açık doğru sözde 
Namusun doğru sözde 
Güzel kalpte 
Allah verir aman dileyenlere 
Af dile 
Gerisi nafile 
Rabbim duyar sesini...! ! ! 
Ona sığın. 
Unutma çok uzakta evladın gibi 
Bir çocuk ağlý yor akan çatının altında 
Ya ağlayan evladın olursa? 
Başka ana baba sana koşmaz da 
Sormaz mı evladın,neredeydin, 
Ey baba,ey ana? ? 
Lakırtılarla gün doldurdunsa

Bak o çocuk; 
karnında zoraki oruçta 
Kalk yerinden 
Zaman geldi 
Haydi.. 
Uzat Elini... 
Kendine bekleme 
Sen uzat ki 
Uzansin sana eller 
Namını eller değil Rabbim duysun 
Namusunu eller değil Rabbim bilsin 
Şanını eller değil ağlayan çocuk yüceltsin 
Haydi ne duruyorsun? 
Dilden suya aksın doğrular 
Zor günde kucaklansın dostlar,çoçuklar 
Edilsin dualar

Kalk yerinden 
Ağlayan çoçuk susmalı 
Duyun Eller,Payeniz iki lakırtıya değil 
Çocuklara olmalı 
Bin veren Rabbim için 
Bir doğru yolu açmalı 
Çünkü bu ay ayların Sultarı 
Ramazan-ı Şerif.. 
Hoşgelmiş 
Doğdu yol için,doğru söz için 
Affeylemek 
Yardım elini uzatmak için 
Sizlere,bizlere birer dua almak için 
Çok uzaklardan gelmiş

Haydi kalk yerinden 
İki lafla peynir gemisi yürümez 
İki kelam Rabbim e gelmez 
İstersen 
Orucunu tut,namazını ki 
Ama önce 
Aç olanları doyur 
Yalanlarını kilitle Kaf Dağý na 
Gitmeli ağlayan çocukların ataların yurduna

Çocuklar ağlamasın! ! ! 
Bir tek gözyaşını silerek bile alalım birer dua. 
Hayredelim,hoşgeldin diyelim Ramazan a...

Velakin bunların hiç tüketmeyelim diğer aylarda da! ! !

Sevtap Sevim

döşeğimde ölürken, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 20 May 01:44 · Kitabı okudu · 31 günde · 9/10 puan

Lafı kısa keseceğim abi. İleride zamanım olursa bu romandaki yabancılık olgusunu ile Camus'un yabancılık olgusunu karşılaştırarak bir harita çizmek istiyorum -sadece yabancılık kavramı üzerine-. Ki, bu romanda yabancılık kavramını Camus'tan çok daha başarılı anlattığı kanaatindeyim demiştim...

Camus’un Yabancısı, Edgü’nün yabancılığı üzerinden her iki yabancılık unsurunu incelemeye çalışacağım. Öncelikle yabancılığın ne olduğu, ne anlama geldiğini belirtmek isterim. Ardından kimlik unsuruna değinmek istiyorum. Kimlik ile yabancılık iç içe geçen bağımsız ve bağımlı iki kavramdır. Kimlik: Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Yani birey yaşadığı toplumdaki tarihini, kültürünü; kısacası medeniyetini kendi içinde yontar, biçimlendirir ve kabullenir. Bütün yaşamı boyunca dışarıdan(yabancı) gelebilecek her türlü yabancı öğeyi yetiştiği topluma göre değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda ya kabul eder ya da ret eder. Böylece kendine göre bir kimlik kazanır. Toplum içindeki birey, toplum içinde çok az farklılıkları olurken toplum dışında başka bir toplumun içinde ise oldukça büyük bir farklılık oluşturur. Her neyse kimliğini kazanmış olan birey böylece yaşamını sürdürebilir hale getirir. Yabancılık bu noktada devreye girer. Yabancılık: Yabancılaşma önce düşünce boyutuyla başlar. Ait olduğu kimliği sorgulaması ve ret etmesi… Toplumun kendi kimliğiyle kendi kimliği ters bir çizgi çizer. Toplumun değerleriyle çatışmaya giren birey neden, niçin, nasıl, kim, ne gibi sorular sorar diğer yandan bu sorulara cevap arar. Bu sorulara cevap bulamayınca bir yabancılaşma başlar ve hızla kendisini kuşatır. Bazen bu sorulara cevap bulur ama bulduğu cevaplar toplumun değerleriyle ters düşer. Bu terslik bireyi toplumdan tamamen uzaklaştırır…

Pekâlâ, Camus’ta geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Edgü’de geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Öncelikle, Camus’ta, varoluşsal bir sorun yatmaktadır temelde. İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, ilk insandan itibaren insanı düşünmeye sevkeden bir dinamizmdir. Camus, yaşadığı toplumu tanıyor(dil ve kültür açısından), fakat kendisinin ne istediğini, neyi merak ettiğini, neyi niçin yaptığına anlam veremiyor. Bu anlamsızlık onun için bütün toplumu absürt bir konuma indiriyor. Arayış sürecinde kendi varoluşunu, başkalarının yok oluşuyla öğrenen birey; varoluş problemi sebebiyle doğumundan ölümüne kadar ontolojik bir kıskaçtadır. Romanın kahramanı Meursault, kendisine sorulmadan verilen bir hayatı ve yine kendisine sorulmadan alınan hayatı çözmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ancak bir türlü içinden çıkamaz. İçinden çıkamadığı için iş yeriyle, yakın arkadaşlarıyla ve onun çevresi dışındaki her türlü yabancıyla sorun yaşar, bu sorun ise onu idama götürür. Ölümü ve hayatı absürtleştirir ve trajik bir duruma düşer. Hayat algılaması; kimlik/benlik bütünlüğüne bağlı olan birey, benliğin parçalanmış durumu sonucu hayatı sağlıklı algılayamaz. Laing’in “Bölünmüş Benlik” kuramında, ontolojik güvenlik ile benlik arasında kurduğu ilişkiye göre bunalımlar ortaya çıkar. Kendi ‘ben’ine yabancılaşarak kendini sürekli olarak kendi dışında tanımlanmış sahte bir benlikte görür. İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, kendisiyle ve çevresiyle bunalıma girer(Davutoğlu 2014:59). Ancak Meursault, hayata/çevreye o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle dahi oluşan sahte benliğe sahip değildir. Meursault; hayatla, toplumsal değerler ve iç benlik arasında denge kurmaya çalışır. Ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasına vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi başaramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur.

Uzun lafın kısası: Camus, yabancılık öğesini bir bireye yüklemiş ve bireyin kayıtsızlığı, anlamsızlığıyla örülmüş bir tablo sunar. Edgü’de ise birey hem kendi kendine tamamen yabancıdır hem de yaşadığı(sürgün edildiği) topluma karşı tamamen yabancıdır. Gökten düşmüş gibi. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüşü gibi adeta. Sürgün edilmiştir Hakkâri’ye. Ancak bu sürgün onu geçmişinden/anılarından da sürgün etmiştir. Yine kimlik sorunu kendini Edgü’de de göstermektedir(hem toplumsal hem de bireysel kimlik sorunu). Her karşılaştığı kişiye yabancı der, her yeni gittiği yere yabancı der. Birinci bölümde ilk karşılaşılan başlık da ‘’Yabancılar Arasında Bir Yabancı’’… Yabancılar dediği toplum Hakkâri toplumudur ve bu toplum bütün toplumlara yabancıdır. Bu toplum yabancılaştırılmış bir toplumdur. Tanrının unuttuğu, insanların unuttuğu bir toplum, bir yer. Bu bakımdan Edgü, Camus’tan tamamen ayrılır. Bu eserde kahraman hem kendini tanımak, anlamak zorundadır hem de toplumu. Bu yönüyle bu şiirsel roman bana göre Camus’un bir adım önündedir. Burada bir parantez açmayı farz görüyorum. Garip olan bir şey var ki… Sitede Hakkâri’de Bir Mevsim’i okuyan oran 776 iken, Camus’un Yabancısını okuyan sayısı sekiz bini aşmıştır. Bu şaşırtıcı, ilginç ve lanet edilesi bir durumdur. Ki, bizim toplumun kendine ne kadar yabancı olduğunu da göstermektedir. Edgü’nün kahramanı bir kazazededir. Nasıl oraya(Hakkâri) gittiğini yahut geldiğini bilmiyor. Kendisi daha önce bir denizci. Kızgın kumlarda sırtını kızartıp ardından denizde yüzen tatlı bir su balığıdır. Ama nasıl olduysa kendini burada(Hakkâri) buluyor. Anıları hafızasından silinmiş, kendini ve geçmişini unutmuş. Bir yandan kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini merak ederken diğer yandan olduğu yeri öğrenmeye çalışıyor. Bir Süryani ile tanışıyor, kitaplar alıyor parasız. Anlamaya çalışıyor ama Süryani sır vermiyor. Kendisinin arayıp bulacağından emin olduğundan. Başıboş bir dünya, dağınık bir dünya, kendi kendine sıkı sıkı bağlanan ve bu bağlayışla hayatta kalınan bir dünya. Kar, yağmur, fırtına dolu çığlıkla dolu bir tablo. Kendini tanımak, ne olduğunu, ne yaptığını anlamak için aynaya bakıyor. Sakallarını ovuyor, yüzüne bakıyor. Ama hiçbir şey yok. Silinmiş bir hafıza, köksüz bir ağaç. Hatırlar umuduyla berbere koşuyor. Ama yine hiçbir şey yok.

Kentte sağır(vali, memurlar, görevliler) insanlar var. Sürekli geçiştiren ve önemsizleştiren insanlar. Köye geçiyor, bebek ölümleriyle karşılaşıyor. Ölüme de yabancı. İnsanlar var ama ne yaptıkları ve düşündükleri hakkında tek bir fikri dahi yok. Dillerini, kültürlerini bilmiyor, kendini bilmiyor. Bilinmezlik içinde yüzüyor, yabancılık içinde tanıdığı tek bir şey yok. Mektuplar geliyor sevgiliden, dosttan, arkadaştan ama kimseyi tanımıyor. Tanımadığı için nasıl bir cevap vereceğini bilmiyor, cevapsız bırakıyor hepsini. İlk gün ile ilk düşünce beliriyor düşüncede: ‘’Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın(sayfa:23).’’ Ama bu kişiliğini nasıl bulacak? Neyin aracılığıyla bulacak? Geçmiş yok, gelecek belirsiz, şimdiki zaman anlamsız, belirsiz. ‘’ Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı?’’ Bir zamanlar güneşlerde yanan kahraman şimdi karın ayazında yanıyor. Tek bir çaresi kalıyor: Yaratmak. Bulamaz, çünkü hatırlamıyor, hiçbir şey yok hafızasında. O zaman yaratacak. Ama bu da belirsizlik içinde. Neyi yaratacak? Neyi anlıyor ki yaratsın?

Okul açılıyor. Okula yabancılar(öğrenciler) geliyor. Dillerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor. Neye sevinip neye ağladıklarını bilmiyor. Yabancılar da bilmiyor ne kahramanın(öğretmenin) dilini ne de kültürünü. Nasıl anlaşacaklar? Denizci olan kahramanımız deniz dese ne anlayacaklar? Bu çözümsüzlük ve anlamsızlık(anlamsızlığın da kendisi bir anlamdır, en azından bunun farkında) içinde ne yapacağını, nasıl davranacağını(kendisini de tanımıyor) bilmiyor.

Edgü, romanda onlarca hatta her parağrafta yabancı kelimesini kullanması romanın bir yabancılık üzerine kurulu olduğunu da apaçık göstermiştir. Bireyin parçalanmışlığı, toplumun parçalanmışlığını çok açık bir biçimde vermektedir. Bir bakıma doğudan uzakta olanların hepsinin oranın yabancısı olduğunu, oranın da geri kalan her yere yabancı olduğunu gösteriyor. Edgü, Camus’un yaptığı gibi bireyi ve toplumu absürt bir biçimde vermemektedir. Ve romanın sonunda kişinin anlama çabasından sonra doğan bir parça anlamı başarıya ulaştırır. Fakat Camus bunu başarıya değil sona(felaket) götürür. Bu bakımdan bu her iki yabancı romanı benim için Edgü farkını ve tarzını ortaya koymada yeterlidir.

Sonuç olarak…

Modern insanın çaresizliği, parçalanmışlığı, kayıtsızlığı, anlamsızlığı Camus’ta yankılanırken… Edgü’de ilkel insanın(sıfırdan başlayan insanın) hayatta kalma, anlama, anlamlandırma, toplumsallaşma göze çarpmaktadır. Edgü’de birey bir şeylere ait olmaya çabalarken, Camus’ta birey hiçbir şeye ait olmamayı tercih etmektedir. Camus’ta birey bohemli, uyuşturucuya elverişli, intihara meyilli, boşluğun getirdiği yerde birey kendini boşluğa bırakıyor. Ancak Edgü’de birey denge unsurunu gözetiyor, kendini bir şeylerle teskin etmektedir. Hiç kuşkusuz bu iki farklılığın oluşumunda yazarın dünyaya bakış açısı, metafizik anlayışları, yaşadığı toplum ve vermek istediği mesaj gibi unsurlar etkili olmaktadır. Eğer Edgü’nün kahramanını(öğretmen aynı zamanda öğrenci) Camus ele alsaydı hiç şüphesiz ya kahraman olduğu yerden(Hakkâri) kaçardı ya intihar ederdi ya da valiyi öldürürdü. Eğer Edgü Camus’un Meursault karakterini ele alsaydı… Kahramanı idama götürmez, kahramana bir çıkış noktası yaratırdı. Diğer yandan Avrupa medeniyetinin geldiği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa insanı temel ihtiyaçlarını(fizyolojik, güvenlik/barınma, ait olma ve sevgi ihtiyacı, kendini gerçekleştirme / Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi) karşılamıştır ama ait olma ve sevgi ihtiyacını gerçekleştirememiştir. Bu nedenle Camus kendi toplumu açsından yarattığı karakter böyle bir kişilik göstermektedir. Edgü’de ise fizyolojik ihtiyaçlar dahi karşılanmamıştır. Bu neden belki de her ikisinin yabancılığa (Edgü’de dil ve ırk kaygısı/meselesi/mesajı etkili olmuştur) bakış açıları çok farklılık göstermektedir.

Hakkâri’de Bir Mevsim için… ''Size öğrettiğim her şey yalan'' demekle tekrar başa dönüyor yabancı.. İnsanoğlu her zaman başa dönecektir her zaman kim olduğunu kendine soracaktır, her zaman nasıl yaşayacağını ilkel insan kafasıyla düşünecektir. Ne kadar okursak okuyalım dönüp dolaşıp başa döneceğiz. Romanın şiirsel mükemmel dili/üslup ayrı bir inceleme mevzusu, romanın politik duruşu ayrı bir inceleme mevzusu, romanın gerçekçilik öğesi ayrı bir inceleme mevzusu… Kürt sorununun altında yatan başka bir gerçekliğe odaklanması da ayrı bir mevzu. Romanda geçen karakterlerin dünyası ve hayal dünyası ayrı bir mevzu… Hepsini tek tek incelemek, kendi toplumumuza yabancı kalmamak adına iyi bir çalışma olacaktır. Ben neden bu yabancılık öğesi üzerinde durdum onu da bilmiyorum.


Günümüzün modern insanı, zamanın şartlarından etkilenen, varolma mücadelesinde yabancılaşmayı kendi benliğinde hisseder. Sosyal düzeni de baskıcı bir şekilde algıladığı zaman sosyolojik boyutta da yabancılaşır. Psikolojik temelli olan bu olgu, sosyolojik boyuta doğru genişler. Camus’a göre varoluş insanın maddi özünden önce gelir, vesselam…

Kutudaki Kar Topu
NOT : Okurken şu parçaları da açmanızı öneririm :)

https://youtu.be/5zr1YTZcmrw
https://youtu.be/9f7UyUDHFaA
------------------------------------------------------------


Anamın köyünden dönüyorduk. Hava kar kıyamet. Bindiğimiz dolmuş güç bela ilerliyor sapa yolda. İçerisi soğuk. Dolmuşa binerken Süleyman abinin elime tutuşturduğu ufacık kutuyu tutuyorum sımsıkı. Sanki yüreğim elimde.

Kutu canlı gibi. Kaşkolum, berem ve eldivenim ile korunmaya çalışıyorum soğuktan. İki tane delik var kutuda. Derken birisinden beyaz bir şey fırlayıverdi dışarı. Ne olduğunu bilmiyorum. Korktum elimle dokundum, geri içeri çekildi. Bir süre kutudaki kıpraşmalar kesildi. Ben de uyuya kalmışım.

Eve gelince uyandırdı babam. Ben ve kutum koşa koşa eve girdik. Bir açtım kutuyu ki; içinden, dışarıdaki yağan karı hasetinden çatlatacak beyazlıkta bir yavru tavşan çıktı. Hayatımda gördüğüm ilk tavşandı bu. Önceden sadece çizgi filmlerde görmüştüm. Sanki bir beyaz yün yumağı elimdeydi. Yumuşacık, sıcacık, gözleri kızıla çalan bir kar topu. Adını nedendir bilmem “Mikmik” koydum. Biricik dostum oldu ondan sonra.

Zamanla büyüdü kocaman oldu. Ben beş yaşlarındaydım, o ise bir yaşını geçmişti. Artık yoldaşlığımız ayrı bir boyuttaydı. Beraber yemek yiyor beraber yaramazlık yapıyorduk. En çok lahana, havuç ve turp yemeye bayılırdı. Sobanın önüne bir sofra bezi sererdi anam, üstüne kelem, havuç ve lahana.. evde ne varsa artık onu koyardı önümüze. Mikmik bir yandan ben diğer yandan girişir, çıtır çıtır, kıtır kıtır, hart hurt yer bitirirdik. Karnımız doyunca da sobanın yanına kıvrılırdık. Beraber uyurduk. Bana sarılırdı bile. Otururken ufacık görünürdü. Sakın görüntüye aldanmayın ha! Uzandım mı benim boyuma yaklaşırdı.

Bir gece evdeki daktilo ile oyun oynuyorduk. Ben her zamanki gibi çalışan insandım o ise yanımda çay içmeye gelen ahbabım. Kimsecikler yok, herkes uyumuş. Sadece üçümüz ayaktayız; ben, Mikmik ve turuncu daktilom. Kırlentten yapılmış masamda yazı yazıyorum çat çat çat diye, ufak güçsüz parmaklarımın gücü yettiğince elbet. Yoruldum bıraktım. “Bugünlük bu kadar iş yeter Mikmik. Gel pencereden bakalım”.

Daktilom da bizimle geliyor ve divana zıplıyoruz. Perdeyi aralıyoruz. Dirseklerimi camın mermerine dayıyorum ve dışarıyı izliyoruz; ben, Mikmik ve daktilom. Sokak lambasının turuncu ışığı ile yağan kar enfes bir görüntü sunuyor üçümüze. “Şu nedir?” diye soruyor daktilom. Kayısı ağacı diyorum. Ama aslında o bir at. Gündüzleri üzerine çıkıyorum ve uzak diyarlara gidiyorum. Kazağımın içine Mikmik’i sokuyorum ve uzak diyarlara dört nala gidiyoruz dıgıdık dıgıdık dıgıdık!

“Peki ya şu uçan şey ne?” diye soruyor Mikmik. Açıkçası ben de bilmiyorum onu ama bir melek olsa gerek. Gerçekten de bir şeyler uçuşuyor havada ama ne olduklarını bilmiyorum. Bembeyazlar ve kanatları var sanki. Belki de aklım bana oyunlar oynamaya o zaman başlamıştı. Çoğu kez evdekileri korkuturdum, arka odada birisi var diye. Gaz lambası ile gezer Mikmik’i peşime katar, bilinmeyen yerlere giderdik hayallerimizde. Hayallerimiz de ortaktı onunla, hep benimle gelirdi.

Bir sabah dostum kayboldu ve öğle sonu çıkageldi. Peşine de komşumuz ve şikayeti geldiler. Şikayeti diyordu ki: “sizin hayvan benim bahçemde bir tane sebze komadı.”

Bu olaylar bir kaç defa daha tekrar edince Mikmik geldiği yere gitmek durumunda kaldı. Çok üzüldüm, ağladım. O benim ilk arkadaşımdı. Bir daha onun gibi kimseye yakın olamadım elbet.

O günden sonra daktilom da sustu. Yazı yazdığım ofisi kapattık, kepenkleri kilitledik. Artık kar da eskisi gibi yağmaz oldu; ne periler geldi gecemize ne gaz lambası ile uzak ülkeleri keşfe çıktık. Kayısı ağacı yerinden kımıldamaz oldu. Sarıldım kayısı ağacına, kalbi atmıyordu.

Pencereden kar geliyor , aman annem gurbet bana zor geliyor.

Gurbet.
Duyunca insanın kendisini kirsalin ortasında alnında güneşin ışıması ile koskocaman bir yalnızlığın içinde hissetmesi nasıl da mümkün . Gönlünde uzaktaki , yani basında bir düzlük , rüzgarda savrulan başaklar ..

Ipek..

Şimdi Uyumam Lazım /01.17
Benim kendime iyi gelmeyen bir yanım var-o daha çok acıtıyor beni-huzursuzluk yayılmış her zerreme-hiçbir yerde değilim olamıyorum-kendime sığamıyorum-yerim yok gibi geliyor bu evrende-davranışlarım kadar yersiz ve dengesizim..-Uykular çekiyor beni şimdi-kar uykusu gibi-uyursam ölecek gibi-sanki huzuru bulacak gibi-Uykular çağırıyor beni-Uykular -...

Sana bir ortadoğu şiiri yazmak istiyorum
içinde ölmeyen çocukların
bembeyaz güvercinlerin
gülümseyen kadınların ve beyaz barış bayraklarının
dalgalandığı bir yerden
kalbimde avrupai sözcükler yok
keşke olsaydı
keşke olsaydı da eyfel kulesine çıkıp
oradan
oradan kucaklasaydım varlığını
varlığını diyorum
ben varlığından daha uzun bir şiir bilmiyorum
taşralardan artan öfkeyi göğsümle yumuşatıp
ülkenin işlek caddelerine bırakıyorum
perşembe akşamları
perşembe akşamları
hiçbir şey bir perşembe akşamında olması gerektiği gibi değil şu günlerde
seccadeler tersine dönük
hutbeler okutuyorlar ikimizin şerefine
sen arapça bilmiyorsun
güzelim
ben de arapça bilmiyorum
arapça olmasa da allah var
şiir olmasa da sevgi
var
aşk var mı bilmem
ama sevgi var bir yerlerde
anneme sarılınca anlıyorum


sen gelsen mesela şimdi
kanıtlayamayacağım bir şeyler söylesem sana
aşk kanıtlanmak ister
bilirim
yine de
olsun güzelim

ideolojilere inanmayan bir köpek
sokakta feodal bir düzene karşı havlar
ben olmadığın yerlerde seni beklerim
somalide bir annenin yağmur yağdırmayan tanrıya olan öfkesiyle aynı hislerle

bilmeliyim güzelim
kıvrımlarını
aklının
suratımda merak edeceğin bir şey yok
gözlerime bak
gözlerimin içine bak
kaburgamın içinde saklıyorum ziynet eşyalarımı
güzelliği görmeye 
illa göz mü lazım

yırtılmış solungacıyla karaya vurmuş bir balık
şarkı söylüyor
bu ne anlama geliyor bilmiyorum
bilmediğim çok şey var güzelim
saçlarının iki yandan sarkması omuzlarına
karlı dağların ortasından kıvrılan bir yol gibi
özlenen bir şeyleri taşıyor
şehirlerin otogarlarına

benimse arabam yolda kalmış
kar, kış, kıyamet
patinaj yapmaktan öteye gidemiyorum
zincirleri bileklerimden çıkarıp
lastiklere geçiremiyorum

neyse
zincirleri boşverelim

bu manzara iyi
sen yoksun ama bu manzara iyi
gözlerin yok ama bu aydınlık iyi
bu çocuklar
bu kuşlar
bu bütün yaratıklar
yedi kıta
iyi
sen varsın ve bir yerdesin
bu düşünce iyi
fazlasını yazmaya gücü yok bileklerimin
böylesi iyi

beni anla
beni duymasan bile beni anla
beni görmüyorsun ama
beni bil
ne olur diyemeyeceğim şimdi sana
ama
rica ediyorum
ben bir kuyuda seni bekliyorum
görsen
içimi
kuyuları kıskandırıyorum zihnimin rengiyle
ve derinliğiyle
derinlik kullanıldığı cümleyi olumlamaz sevgilim
bize yaşamayı yanlış yerden öğretiyorlar

ülkemizde özgürlük var
ve cumhuriyet
bir sürü çocuğu öldürdüler demokrasi adı altında
ben seni sevmek istiyorum
bir şeylerin adı altında
bu ülkede her şey mübah
her şey mübah da
bir sevenleri ayıplıyorlar
bir de öpüşen liseli çiftleri

ondördünde kızlar ölüyor
gelinlik giydiriyorlar naaşlarına
yirmisinde delikanlılar
postallar var ayaklarında
kemerleri sıkık, kaşları çatık
mütemadiyen ölüyoruz güzelim

sen
cemal süreyaya bile her zaman inanma
hayat kısa,
kuşlar ölüyor
yaşamaya pek vakit bulunmaz buralarda

bilirim elbette bu şiiri okuyacak vaktin yok
anlarım
devir acele yaşamak devri
sevmelerimiz acele
gitmelerimiz acele
adım adım gidiyorken
ecele
n'oluyor ulan burda, diyenlerin 
hain damgası yediği bir
yerde
soluksuz, karanlık gecelerden birinde
ben sana sesleniyorum
dinsiz bir peygamberin seccadesinden
vatansız bir çocuğun
kıyıya vurmuş bedeniyle

kahretsin
ne güzel müzikler çalıyor
benim duyduklarımı sen de duyuyor musun
mümkünse duy
ama inanma
bana inanma güzelim
ben senin bildiğin şairlerden değilim
zaten ben şair de değilim
olsa olsa, yazanıyım bir şiirin
ya da
senin gibi bir manzaranın karşısında
tanrının atamasıyla konuşlanan
bulanık bir ayna vazifesindeyim
birileri buna şiir diyorsa
bunda benim suçum ne?

bir şeylerden ötürü beni maaşa bağlasınlar
seni sevmekten mesela
ve ya beklemekten bir şeyleri
hem biliyor musun
epeyce mesaiye kalıyorum bu aralar

rabbim devletlere zeval vermesin
halkların ölmesi sorun değil
hem kronolojik sırada ölüyoruz nasılsa
bir ölüyle bir şehidin arasında duran ince çizgide
bir gidip bir geliyor
ve kara kaplı deftere bir kaç sayı daha ekliyoruz cansız bedenlerimizle
hepsi bu güzelim
hepsi bu

bazı akşamlar seni düşünürken
kendimi galata kulesinin tepesinden aşağı sarkıtıyorum
hezarfen ahmet çelebi miyim neyim
zaten o hikayeye de yalan diyorlar
zaten bu topraklarda her şeye yalan diyorlar
güzelim
bu toprakları boşverelim
bu topraklarda artık rengarenk çiçekler
yetiştirmiyorlar


mesela şey
şimdi tam da burada bir konuya girmeliyim
nasılsa okumayacaksan güzelim
elbette bu şiiri burada bitirmeliyim
senin varlığına tırmanıp şöyle seslenmek istiyorum minarelerden

anneler ölmese
sigaram hiç bitmese
bu ışıklar sönmese
hiç
kimse çöpleri karıştıran kedileri tekmelemese
mesela
sen gitmesen
dur
san
-masam 
da ben bir şeyleri
n külü
gırtlağımı yakmasa
ya da 
dur
önce bir gelsen ya
hem belki 
sen de gitmek istemezsin

kim bilir

Bektaş Şenel-Galata’da İki Yabancı

B., bir alıntı ekledi.
 09 May 11:40 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kendinizi bir kar tanesinin yerine koyun. Bir şehre yaklaşıyorsunuz. Diyelim ki İstanbul’a. Tuz dolu yüzlerce kamyon sizi bekliyor. Homurdanan insanlar, fazla mesaiye bırakılmış belediye işçileri, greyderler vs.
Siz olsanız gelir misiniz? O geliyor.

Geldik Sayılır, İbrahim Tenekeci (Sayfa 20 - undefined)Geldik Sayılır, İbrahim Tenekeci (Sayfa 20 - undefined)
Ömer Haydaroğlu, İnsan Neyle Yaşar'ı inceledi.
08 May 00:58 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

İnsanın kalbine “sevgi” hükmeder ve onu güzelleştiren şey sevgidir. “İnsana kendi ihtiyaçlarının bilgisi verilmemiştir” Nasıl mı? Bir yıl giyebileceği sağlamlıkta çizme siparişi veren adamın o akşam ölmesi buna verilebilecek en güzel örnektir. “İnsan ne ile yaşar” sorusuna da gücüne inandığımız yaratıcının bizlere de yüklediği merhamet ve inanç ile yaşar cevabını bulmuştur.

İnsana ne kadar toprak lazım? Efendi ile uşak hikayelerinde de insanın açgözlülüğü realist bir biçimde ele alınmış. Bir karış daha fazla toprak için yakıcı güneş altında adım atmaktan vazgeçmeyen ve yoğun kar yağışına aldırış etmeden ilkel şartlarda bile olsa malının derdine düşmüş aynı zihniyette ki insanların da çektiği çile ölümle son buluyor. Kendi canlarını bile umursamayan mal-mülk hırsı gözlerini bürümüş insanlar hayat yolculuklarını yaşadıkları uğurda sonlandırıyorlar. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölürmüş sözü geliyor okuyanın aklına

Kitabı bitirdikten sonra insan kendini düşünürken buluyor. Her şeyin daha fazlasını isterken, bizler sevmekten vazgeçiyoruz , sevmekten vazgeçmeyenler ise yeterince sevilmiyorlar! Sizi sevilebilir yapan özellikler yüklüyorlar… İnsan olmak sevilmek için yeterli değil artık benim çıkarlarıma hizmet edebiliyorsan varsın. Etnik kimliğin, mezhebin, eğitim durumun, giyimin, cebindeki paran altındaki araban; gerekli şartlara uygunsa artık toplumda sende varsın. Eğer bu şartlara sahip değilsen yok sayıldığın bir toplumun gizli bir parçasısın.

Pol Gara, Gazap Üzümleri'ni inceledi.
 29 Nis 00:22 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Gazap Üzümleri'ni ikinci okuyuşum. İlk okumam 13-14 yaşlarında idi, kitap çok kasvetli gelmişti ve çok sıkılmıştım. O kadar ki bir daha yıllarca Steinbeck okumadım. Ebru Ince ve Mehmet A.'nın birlikte yaptıkları etkinlik vesilesiyle ikinci kez okumak nasip oldu :))

Mehmet A.'nın 'Duyduk duymadık demeyin' tarzında yaptığı davullu tanıtım harika ve çok ilgi çekiciydi :))
Ebru Ince'nin ise varlığı bile yetiyor ortalığı hareketlendirmeye :))

Etkinliğin ilanının altına yorum olarak; 'Karamsar şeyler okumak için hayat çok kısa ve bahar geldi...' yazmama rağmen arkadaşlar uslup olarak o kadar zarif davrandılar ki, okumamaya utandım kitabı. Ve iyi de oldu, yıllar sonra aynı kitabı okuduğumda çok farklı geldi bana. Kitap elime dün akşama doğru geldi ve bugün de okuyup bitirdim. Biraz ağır gidiyor ama, azmedince okunuyor, güzeldi.

Dünya'da neler, ne acılar yaşandığına dair bir fikir verdi bir kere daha. Amerikanın kurucuları oranın gerçek sahiplerini kırana geçirerek kurdu o ülkeyi. Sonra zencilere, sonra da kendi vatandaşlarına, şu anda da Dünyâ'nın çoğuna yapılan daimi bir zulüm mevcut yaşanılan hâdiselerde, tarihinde... Kitapta yerinden yurdundan edilen insanlar, göçmenler anlatılıyor. Şimdi de yok mu bu göçmenler yeryüzünde , adı mültecî olarak söylense de bu günlerde. Mesela Sûriye'liler. Dünyâ'da nasıl karşılanıyorlar, adamlar kendi dinlerinden, dillerinden olana nasıl zulmetmişler, ezmişler, aşağılamışlar, onlara neler yapmazlar?.. Allah kimseyi vatansız Bırakmasın! İnsanlar ne kadar farklı görüşlere de sahip olsalar, vatan o vatanı vatan bilen, hainlik etmeyen herkesin vatanı ve kimsenin kendi vatanından, toprağından başka gidecek yeri yok! Bunu her hal ve durumda hatırlamalıyız!.. Kitabın verdiği mesajı anlatabilmek adına bu incelemeye biraz alıntı ekliyorum, bir fikir verecektir sizlere.

shf: 424, 425, 426, 427, 428
"Kaliforniya'da ilkbahar çok güzel olur. Vadilerdeki meyve ağaçlarının kokulu tomurcukları, pembeli beyazlı sığ bir denize benzer. ...

Derken ağaçlar yaprağa durur, meyve ağaçlarından tüm taç yapraklar dökülür, yerleri pembeli beyazlı bir halı kaplar. ... Kirazlar, elmalar, şeftaliler, armutlar, incirler... Ürünler çabucak olgunlaşırken Kaliforniya'nın tümünde yaşam hızlanır. Metveler ağırlaşır, dallar onların ağırlığıyla aşağıya sarkar, kırılmasınlar diye altlarına destek konur.

Bu bolluğun arkasında, anlayışı, bilgisi, tecrübesi zengin insanlar vardır. Onlar tohumlarla sonu gelmez deneyler yapar, toprağın milyonlarca düşmanına karşı dayanıklı türler geliştirmeye çalışırlar. Küflere, böceklere, paslara ve mantar hastalıklarına karşı dayanıklı. Bu insanlar dikkatle ve sabırla uğraşır, tohumu olsun kökleri olsun, tümünü kusursuz hale getirmeye çabalarlar. Sonra kimyadan anlayan adamlar çıkagelir, ağaçları haşere ve zararlılara karşı ilaçlarlar. Üzümlere kükürt püskürtür, hastalıkları, çürümeleri, küfleri önlemeye uğraşırlar. Koruyucu hekimlik dalının uzmanları bahçe sınırlarını kontrol altına alır, meyve sineklerini, Japon böceklerini kollarlar. Kimisi hasta ağaçları karantinaya alır, kökünden söküp çıkarır, yakar... Bunların hepsi bilgili adamlardır. Genç ağaçlarla asma filizlerini aşılayanlar ise bunların içinde en zeki olanlarıdır, çünkü bunların işi bir cerrahınki kadar ince ve nazik bir iştir. Elleri cerrah eli gibi, yürekleri cerrah yüreği gibi olmalıdır o ağaç kabuğunu yarabilmek, aşıyı yerleştirebilmek, yarayı kapayabilmek, havaya karşı koyabilecek biçimde sarabilmek için. Büyük adamlardır bunlar.

Dizilerin arasında bahçıvanlar gezinir, ilkbaharda biten yaban otlarını yolar, sonra toprağı altüst edip ot kesiklerini dibe alarak humus sağlamaya çalışır, suyu tutabilsin diye toprağı kabartır, sular birikebilsin diye çukurcuklar oluşturur, suyu büsbütün emip bitirmesin diye de yabâni ot köklerini imha ederler.

Bu arada meyveler durmadan büyür, asmalarda çiçekler göze çarpmaya başlar. Yıl ilerledikçe sıcak da artar, yapraklar koyu yeşil olur. Erikler küçük birer kuş yumurtası boyuna gelir, ağırlıklarından dallar iyice sarkar, altlarına dayanmış desteklere yüklenirler. Kaskatı küçük armutlar biçim alır, şeftalilerin yüzünü ince bir tüy tabakası kaplar önce. Üzüm tomurcukları minik taç yapraklarını döker, katı, ufacık boncuklar bu sefer yeşil düğmelere dönüşür, düğmeler ağırlaşmaya başlar. Tarlalarda çalışan adamlar, meyve bahçelerinin sahipleri, bakıp, kafalarından hesaplar yaparlar. Ürün iyidir o yıl. Adamlar gururludur. Ürünü iyi yapan onların bilgisidir çünkü. Bilgileriyle dünyayı değiştirmişlerdir onlar. Kısacık, incecik buğday, kocaman ve verimli hâle getirilmiştir. Küçük, ekşi elmalar, büyük ve tatlı olmuştur. Ağaçlar arasında biten, koruğuyla kuşları beslemekten başka işe yaramayan asma çeşit çeşit üzümler vermiştir. Siyahı, kırmızısı, yeşili, açık pembesi, moru, sarısıyla. Her çeşidin de kendine özgü bir tadı vardır. Deneme çiftliklerinde çalışan adamlar yeni yeni meyve türleri oluşturmuşlardır. Nektarinler, kırk çeşit erik, kağıt kabuklu cevizler. Ve hâlâ hep çalışmaktadırlar. Seçerler, aşılarlar, değiştirirler, kendilerini zorlarlar, toprağı zorlarlar durmadan.

İlk önce kirazlar olur. Yarım kilosu birbuçuk sente. Allah kahretsin, toplatamayız ki o fiyata! Siyah kirazlar, kırmızı kirazlar, dolgun ve tatlı... Her kirazın yarısını kuşlar yer, bitirir, kuşların açtığı deliklere eşekarıları dadanır, çekirdekler yerlere dökülür, üzerlerinden kara şerit gibi artık parçalar sallanır kuru kuru.

Mor erikler yumuşar tatlanır. Çabuk bunları toplat, kurut, kükürtlet... Dünyâ'da yapamayız. İşçinin ücretini ödeyemeyiz bir kere... Ücret ne kadar düşük olursa olsun, yine de ödeyemeyiz. Bu sefer mor erikler halı gibi serilir yerlere. İlk önce derileri buruşur, sonra ordu ordu sinekler dadanır, sonunda vadinin içi baştanbaşa o baygın çürük kokusuyla dolar.

(Halbuki; "İşçinin alnının teri kurumadan ücretini veriniz!" diyen bir Peygamber (S.A.V.) gelmiştir bu Dünyâ'ya... 'İncelemeyi yapanın notu')

Sonra armutlar sararır yumuşar. Tonu beş dolar. Yani beş dolara kırk tane elli librelik kutu. Ağaçlar budanır, ilaçlanır, meyveliklerin bakımı yapılır... Topla meyveleri, kutulara yerleştir, kamyonlara yükle, konserve tesisine teslim et... Elli librelik kutulardan kırk tanesi beş dolara. Yapamayız. Böylece sarı meyveler de patır patır yerlere dökülür, çatlar, yarılır. Eşekarıları meyvenin yumuşak etine saldırır, bir fermentasyon kokusu yayılır ortalığa.

Ondan sonra üzümler... İyi şarap yapamayız. Kimse satın almaz ki iyi şarabı! Topla üzümleri asmalardan. İyisini, çürüğünü, arı sokmuşunu. Saplarıyla, pisliğiyle birlikte bas, çürümeye bırak.

Ama fıçılarda küf var, formik asit var.

Eh, o zaman da kükürt ile tanik asit ekle.

Fermantasyonun kokusu hiç de şarabın o zengin kokusuna benzemiyor. Çürüme kokusuyla kimyasal madde kokusunun karışımı bal gibi.

Eh, ne yapalım! Alkol var ya yine de içinde! İçen sarhoş olur nasılsa.

Küçük çiftçiler çevrelerinde sular gibi yükselip biriken borçları seyrediyorlar. Hem ağaçları ilaçlamışlar, hem de ürünleri satamıyorlar. Hem budatmış, aşılatmışlar, hem malı toplayamamışlar. Bilgili adamlar çalışmış, düşünmüş, taşınmış... Ama meyveler yerlerde yatıyor. Bağlarda çürüyen bulamaç havayı zehirliyor. Hele o şarabı bir tatsanız! Hiç üzüm tadı yok! Kükürt, tanik asit ve alkol karışımı sanki.

Bu küçük meyve bahçesi gelecek yıla koskoca bir holdingin malları arasına katılacak. Borçlar boğacak çünkü sahibini.

Bu bağ da bankanın malı olacak. Ancak büyük toprak sahipleri kurtarabilir yakasını. Çünkü onların kendi konserve tesisleri de var. Dört armudu soyup ikiye böler, haşlar, konservelerseniz, yine onbeş sente satarsınız. Hem koservelenmiş armutlar çürümez de. Yıllarca dayanır.

Çürüme tüm eyâlete yayılıyor, o baygın koku toprağın mâtemi oluyor. Ağaçları aşılamayı, tohumu verimli hale getirmeyi bilen o bilge kişiler, aç insanları beslemenin bir yolunu bulamıyorlar. Dünyâ'ya yepyeni meyve çeşitleri sunmuş olan adamlar, meyvelerin yenmesini sağlayacak bir sistem yaratamıyor. Bu başarısızlık tüm eyâletin(Ülkenin!) üzerine bir yas gibi çöküyor.

Asmaların, ağaçların sunduğu ürünler, fiyatı yüksek tutabilmek uğruna imha edilmek zorunda. İşte en acı olanı da o. Kamyonlar dolusu portakal yerlere dökülüyor. Millet kilometrelerce uzaktan kalkıp üşüşmüş oraya... Dökülen meyvelerden toplayabilmek için. Ama olmaz ki! Bedavadan toplayabilecek olduktan sonra, kim verir bir düzine portakala yirmi sent parayı? Ellerinde hortumlar taşıyan adamlar gelip yığılı portakalların üzerine gaz sıkıyorlar. Bir yandan da işlenmek istenen suça kızıp köpürüyorlar. Meyve almak için oraya gelen halka kızıyorlar. Bir milyon insan aç... Meyveye ihtiyaçları var. Gazlar sıkılıyor, sıklıyor altın dağların üzerine.

Ve çürüme kokusu tüm ülkeyi dolduruyor.

Gemilerde yakıt diye kahveleri yakalım. Isınmak için mısırları yakalım... Ne güzeldir ateş! Patatesleri nehirlere dökelim, aç insanlar toplayamasın diye kıyıya gözcüler dizelim. Domuzları kesip kesip gömelim, leş kokusu toprağın içine karışsın gitsin.

Suçun ötesinde bir günah var bu işte. Ağlamanın simgeleyemeyeceği bir hüzün var. Tüm başarılarımızı yıkıp deviren bir yenilgi var. O verimli toprak, o dizi dizi ağaçlar, o sapasağlam ağaç gövdeleri, o olgun meyveler... Oysa beri yanda çocuklar pellagra'dan ölüyor. Ölecek de. Çünkü portakaldan kâr edilemiyor. Adli tabipler gelip formları dolduracak... Kötü beslenmeden öldü diye... Çünkü yiyecekler çürümek zorunda. Zorla çürütülecek.

İnsanlar ellerinde ağlarla geliyor, nehirlerden patates avlamaya uğraşıyorlar, nöbetçiler de onları oradan uzak tutmaya uğraşıyor. Millet tangırdayan arabalarla portakal toplamaya geliyor, portakalları üzerine gaz sıkılmış halde buluyor.. Kazık gibi dikilip patateslerin önlerinden akıp geçişini seyrediyorlar, kesilmekte olan domuzların ciyaklamasını dinliyorlar. Hayvanlar hendeğin içinde kesiliyor, üzerleri hemen sönmemiş kireçle örtülüveriyor. Portakal dağlarının vıcık vıcık, çürük bir sıvı halde akışını seyrediyorlar. Aç insanların gözlerinde giderek büyüyen bir gazap oluşuyor. Ruhlarında yumru yumru gazap üzümleri oluşuyor, büyüyor, ağırlaşıyor, bağbozumuna hazırlanıyor.

“Yerin yedi kat altından uğultular geliyor.
Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
Haram sevaboldu, sevap haramdır.
Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir,
çekin ki körükleri
ateşe girdi demir.

Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile,
kendi kendilerin reddü inkâr edile
ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin.
Duyuldu uykusundan uyandığı
zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan
devin.”