• Seher vakti habersizce girdi gara ekspres 
    kar içindeydi 
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım 
    peronda benden başka da kimseler yoktu 
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri 
    perdesi aralıktı 
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı 
    üst ranzada uyuyanı göremedim 
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres 
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini 
    baktım arkasından 
    üst ranzada ben uyuyorum 
                               Varşova'da Biristol Oteli'nde 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu 
    oysa karyolam tahtaydı dardı 
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    ak boynu uzundu yuvarlaktı 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    oysa karyolası tahtaydı dardı 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu 
    oysa karyolalar tahtaydı dardı 
    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan 
    asansör bozulmuş yine 
    aynaların içinde iniyorum merdivenleri 
    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına 
    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir 
              gül açıldı ağır ağır 
    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde 
    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden 
    şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan 
    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum 
              yudum şehirlerimizin hasretini 
    iki şey var ancak ölümle unutulur 
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü 
    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık 
    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına 
    çıktılar önüme ansızın 
    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı 
    bir mangaydılar 
    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri 
    kolları kollarında gamalı haç işaretleri 
    elleri ellerinde otomatikleri vardı 
    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu 
    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu 
    hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu 
    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler 
    yürüdük 
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    gözlerinden belli diyemem 
    başları yok ki gözleri olsun 
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    belli çizmelerinden 
    korku belli mi olur çizmelerden 
    oluyordu onlarınki 
    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız 
    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara 
    her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar 
    hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler 
    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor 
    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok 
    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez 
    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek 
    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce 
    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi 
    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim 
    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak 
                bir fırancala gibi 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına 
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri 
    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca 
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri 
    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler 
    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı 
    girdim büyük salona genç bir kadınla 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu 
    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi 
    ve sen bundan dolayı 
    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin 
    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne 
    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada 
    ak boynun uzundu yuvarlaktı 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu 
    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz 
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında 
    onu oraya sen koydun 
    bir taş kuyunun dibindeki suydu 
    bakıyorum eğilip 
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz 
    sesleniyorum 
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları 
    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde 
    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın 
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin 
    cıgaranın ucunda senin 
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda 
    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi 
    aklından geçenlerdeydi ayrılık 
                     benden gizlediklerinde gizlemediklerinde 
    ayrılık rahatlığındaydı senin 
                                             senin güvenindeydi bana 
    büyük korkundaydı ayrılık 
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın 
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin 
    ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin 
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem 
              tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize 
    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında 
    vakıt hızla akıyordu geriye doğru 
    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu 
    ardımızdan koşuyordu önümüze 
    Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola- 
                şıyor 
    bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını 
    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynu- 
               yor Katolik öğrencilerle 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz 
    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın 
    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte 
          ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara 
    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur 
    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece 
               yarısını çaldı 
    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi 
                                           şehre yaklaşan düşmanı verdi haber 
    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın 
    borazan iç rahatlığıyla öldü 
    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını 
                düşündüm 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur 
               iskelesi gibi arkada kaldı 
    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres 
    yağmurlar içindeydi Pırağ 
    bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı 
    kapağını açtım 
    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna 
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres 
    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık 
    yağmurlar içindeydi Pırağ 
    sen yoksun 
    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada 
    üst ranza bomboş 
    sen yoksun 
    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı 
    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı 
    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse 
    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından 
    sokaklar bomboş 
    bütün pencerelerde perdeler inik 
    tıramvaylar bomboş geçiyor 
                                                 biletçileri vatmanları bile yok 
    kahveler bomboş 
                                lokantalar barlar da öyle 
    vitrinler bomboş 
                       ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap 
                       ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu 
                       ne bir karanfil 
    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat 
                artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor 
                            gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp 
                            her lokmayı 
    vakıtları yakalamak istiyorum 
    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının 
    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı 
    üst ranzada uyuyanı göremedim 
    ben değilim bir uyuyan varsa orda 
    belki de üst ranza boş 
    Moskova'ydı üst ranzadaki belki 
    duman basmış Leh toprağını 
                                Birest'i de basmış 
    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor 
    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar 
    Berlin'den  beri kompartımanda bir başımayım 
    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah 
    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim 
    garson kız tanıdı beni 
    iki piyesimi seyretmiş Moskova'da 
    garda genç bir kadın beni karşıladı 
    beli karınca belinden ince 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    tuttum elinden yürüdük 
    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata 
    o yıl erken gelmişti bahar 
    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi 
    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık 
    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa 
            ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin 
            sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini 
    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan 
    ama yine de ansızın yitirdim seni 
    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun 
    bulvarlar karlı 
    seninkiler yok ayak izleri arasında 
    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım 
    milisyonerlere sordum 
    görmediniz mi 
    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz 
    elleri gümüş şamdanlarda mumlardır 
    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor 
    görmedik 
    İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç 
                  mavna 
    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları 
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına sesleneme- 
                  dim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı 
                  yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu 
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan 
    görmedik 
    girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara 
    ve yalnız kadınlara soruyorum 
    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar 
    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife 
    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık 
    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan 
                bana ne 
    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz 
    görmediniz mi 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman 
    Pırağ'da aldı 
    görmedik 
    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben 
    onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm 
              kopuyor 
    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor 
               önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni 
    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum 
    Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin 
    Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı 
                konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri 
                sancılar içindeydi ve dünya güzeldi 
    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin 
    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara 
    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum 
    görmedik 
    çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi 
    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan 
    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda 
    oralarda on dokuz yaşıma rastladım 
    birbirimizi birde tanıdık 
    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile 
    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik 
    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor 
    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir 
    ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı 
    üşüyorum hele ellerim ayaklarım 
    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü 
    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak 
    ağzında ham bir elmanın tadı dünya 
    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki 
    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış 
    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden 
    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum 
    çünkü inandım onun bütün inandıklarına 
    sevdim seveceği bütün kadınları 
    yazdım yazacağı bütün şiirleri 
    yattım yatacağı bütün hapislerde 
    geçtim geçeceği bütün şehirlerden 
    hastalandım bütün hastalıklarıyla 
    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri 
    bütün yitireceklerini yitirdim 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman 
    görmedim
  • sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
    bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
    her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar
    meşeler göğermiş diyorsun, varsın göğersin
    anlamını yitiren bir şeyler mi var şimdilerde
    yazdığım şiirlere yabancıyım, sokaklara yabancıyım
    taşı delemiyor bir çığlık ve apansız
    su oluyorum ipince, kendime sızıyorum
    dünya yetmiyor bazan, bırakıp gidebilir miyim?
    kuşları ürkütülmüş bir dal gibiydin, öylesine mahzun!
    efkar da yakışırdı sana, ilk kadeh kekik kokardı
    unutalım mı şimdi kente indiğimiz o ilk günü
    sabahlara kadar okuduğumuz o kitapları
    sabahlara kadar düşüncelerimizde yaşattığımız hayallerimizi
    kar aydınlığında yürüdüğümüz o yolları
    sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
    bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
    her akşam mektup yazarım dağlar kadar
    kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun
    unutma dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim!

    - ahmet telli
  • https://youtu.be/V_RZQTXEZ54

    Şükrü Erbaş ne de güzel anlatmış,
    “Serap'ın sesinde ne var?
    Kirpiklerini yere düşürmemek için bin yıldır hep ötelere bakan bir halkın alın çizgileri var. Akşamları kendisi, sabahları başkası, iki dilli eşikler var Serap’ın sesinde. Bir gökyüzü var, altındaki acılardan mağrur, bin yıldır kimsenin bir yere sığdıramadığı.
    Sesini başka sesler içinde yeni yeni duymaya başlayan o çekinik kadınların çocuk sevinçleri var. İki taşın arasında ezilmiş bir el var Serap’ın sesinde. Bir kuyudan beter adamlar; Süleyman’ın giderken götürdükleri, götüremedikleri; güneşin, her yerden daha ağır battığı Hasankeyf; hapishane camlarına çizilen resimler; Dicle var, dolanı dolanı varıp Fatma Dikmen’in kalbine akan. Hançepek’te bizimle İngilizce konuşmaya çalışan o çocuğun merakı, hevesi, saçlarındaki oyalı toka; bizim o çocuğa olan bağışlanmaz uzaklığımız var.
    Celal Güzelses’in Kürtçe söyleyemediği bütün türküler var Serap’ın sesinde. Serap’ın sesinde ay ışığı var, bulut var, puhu kuşları var. Ay ışığında iç geçiren bir orman; kimlik gösteren adamlar yirmi dört saat; dağlardan çok yataklara yağan kar...Külünden başka yükü olmayan uzun, eğri göçler var Serap’ın sesinde. Babalarından daha güvenli konuşan çocuklar; yoksulluğu hafifleten yaşama inadı; sansürlü sayfaları bir gazetenin; ölüm ilanları var kırmızı, yeşil... Kasaba minibüslerindeki yüzler var, torbalarını koltukların altına saklayan. Serap’ın sesinde yeni cümle kurmaya başlayan bir alfabe var. O sitem var, bize dilimizi gösteren. Sonu hep iyi biten masallar var, içinde bir tek silah olmayan.Tarihin acı yükü; bizim başımızı çevirmemiz; kendini öteki kadar sevme güzelliği; ete kemiğe bürünmüş onur; bize hayalsizliğimizi gösteren haklılık; birbirinde eriyen iki beden; yaşamayı hak etmenin hazzı; Mardin garajında gazoz kapaklarıyla düş kuran o adamın geleceği var Serap’ın sesinde... Hile yok. Uzaklık yok. Küçümseme yok. Kilit değil kimsenin kapısına. Bir yalnızlık çanı en fazla, herkese ötekini duyuran; bir pıtrak, buğday tarlalarında. Askerden yeni dönmüş çocukların sustukları var Serap’ın sesinde. Vadesiz ölüleri takıp koluna, Pülümür üzerinden Erzincan’a gitmek bir gün, bulutlardan başka gölgesi olmadan. Benim, İstanbul’a her gittiğimde içimden ışıdığım güler yüz var. Kemal’in annesine öğretmeye çalıştığı Türkçe; oğlumun döne döne Dergûş’u dinlemesi var. Serap’ın sesinde, üç aylık çocuğunu memesiyle boğan annenin saklanmasındaki dehşet var. Acı değil yine de tanrısı; korku, tapınağı değil. Doğanın uyanması Serap’ın sesi. Yağmurun güneşe gamzeler açması... Sur dibindeki çocukların okula gitmesi var Serap’ın sesinde. Terli terli içilen sular var. Ay ışığının çektiği perdeleri yalnızca seher yelinin açması; bize kendimizi sevmeyi öğretecek o tılsım var, ki elimiz iyilikle değsin başkasına... Anlamaktan ötesi var. Serap’ın sesinde ateşe tutulmuş barış var.”
  • Size ölümden bahsederek giriş yapmak istiyorum. Ölüm; ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Ölüm; ölürken bile bazı şeylere özlem duyulmasıdır. Ölüm, doğmaktır. Ölüm, başlamaktır. Ölüm, varken yok olmak değil, varken gerçek olmaktır. Varken yok olunamaz, yoksan zaten hiç var olmamışsındır. Termodinamik yalan söylemiş olamaz sevgilim.
    Üç ay boyunca her sabah geldim ve bahçeden senin pencereni gören bankta senin de beni görme ihtimalini bekledim. Durumun gün geçtikçe ağırlaşmaya başladı. Önce mektup yazmayı, sonra yemek yemeyi, en sonunda da insanlarla konuşmayı bıraktın. İkimiz birden eriyorduk aynı hastane içerisinde, eridikçe etrafımızdaki ışık da eriyordu. Saçlarım gibi kayboluyor, gözlerim gibi kararıyordu dünyamız. Karanlığı sevdiğin için mi oynuyordun bu tehlikeli oyunları sevgilim, bilemiyordum.
    Ziyaret saati bittikten sonra kendimi yine yollara attım. İsmini bilmediğim yollardan koşar adımlarla geçtim. Domino taşları gibi bir bir söndü sokağın ışıkları. Bir bir söndü ümitler. Bir bir ağlamaya başladı çocuklar. Nükleer bombalar atıldı gönlümün ümit santrallerine, sevgilim. Senin yaptığın kâğıttan kuşları yaktılar önce, yazdığın mektupları toplattılar içerisinde umut barındırıyor diye. Ah! Sevgilim, sen bilmiyorsun ama beni çok yalnız bıraktılar.
    Attığım her adımda biraz daha karardı içim. Güldüğüm zaman yanağımda oluşan dünyanın en hüzünlü çukurunu doldurdu belediye çalışanları.
    Gözlerimin karasından sürdüler yağmuru izlemek için koşturduğum camlara. Sırrını bir tek ben bildim bu karanlığın, baktıkça seni gördüm karanlığın ardında. Meğer ne kadar da bir olmuşuz. Meğer bu dünya sen varsın diye dönüyormuş. Durunca oluşan merkezkaç kuvvetinin beni yere çalmasıyla öğrendim bunu. Dizlerimin üzerine kapandım; ağladım, çok ağladım sevgilim. Çağlayanlarca ağladım, ağladıkça çağladım. Bir sokak kedisinin başını okşar gibi sessizce ağladım. İçime bir ağrı saplandı. Bir el tüfek ateşlendi gönlümün ormanlarında. Bir bir yuvalarından havalandı kuşlar. Koşuşturmaya başladı zihnimde ne varsa, dört bir yana. Duvara tutuna tutuna kalkabildim ayağa, bir taksi çevirdim; "Filanca hastaneye" dedim şoföre; "İki sene önceye..." deseydim de yine beni sana getirirler miydi sevgilim?
    Hastaneye geldiğimde çok geçti. Beni o bankta cansız bir şekilde bulmuşlar. Çok zayıflamışım, doktorlar şüphelenmiş, iyi gözükmediğimden bahsetmişler aileme. Son mektubunu aldığımdan beri ilaçlarımı içmiyordum zaten. Ben öldükten dört gün sonra fark edeceklerdi, senin yaptığın kâğıttan kuşların içine baktıklarında. Küçük oyunlar oynamak istemiyorduk sevgilim.
    Ben; Müzeyyen, senin hastane odasında ölü bulunmandan sadece üç saat yirmi yedi dakika sonra, seni beklediğim bankta gözlerimi yumdum bu dünyaya, başım iki derece eğik.
    Ölüm sevgilim, şimdi aynı kabristanda üzerimize düşen kar tanelerini izlemek kadar keder.
  • "altın dişli fahişeler urfa’da bir barda gülümseyen
    kankırmızı gülümseyen gümüş saplı el aynalarına
    uyanıp geceyarıları su içmek istediğim uykulu ellerinden
    her akşam üstü zihinlerinden mermi hızıyla geçtiğim
    kimsenin görmediği ünlemler çizerek titrek dudaklarına

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    bir kız vardı sevdiğim (alman) nedense tutuklamışlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim

    birşeyleri bir yerde yarım bıraktık neleri nerede nasıl
    kim kimi yüklenmiş götürüyor boşalan hangimiz
    şehirler birden karanlık / birden elektrik kuşları
    kıvılcımlı gözleriyle karanlığımıza dolmuşlar
    aylardan hangi aydır yıllardan hangi yıl
    geçmiş bir zaman parçasının içinde miyiz
    başımda fes peçelisin cebimizde osmanlı kuruşları
    gazeteci ahmet samim’i galata köprüsü’nde vurmuşlar

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    o kitap vardı ya verdiğin (roman) yakıp savurmuşlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim

    çığlıklar atıyorum başkalarının ağzından çıkıyor
    kumral kirpikli kızların fabrikalarda bildiri dağıtan
    saçları yorgun sarı / üstüne kirli bir kar yağıyor
    kalemi elime alsam benim yerime bir başkası yazıyor
    belki bir işçi bıyıkları ağzına giren hiç görmediğim
    ellerinde gizli bir titreme kalmış 12 mart’tan
    deryaları devirse bir türlü sarhoş olamıyor

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    sendikacı osman’ı bilirsin (militan) ölüsünü bulmuşlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim..."