• "altın dişli fahişeler urfa’da bir barda gülümseyen
    kankırmızı gülümseyen gümüş saplı el aynalarına
    uyanıp geceyarıları su içmek istediğim uykulu ellerinden
    her akşam üstü zihinlerinden mermi hızıyla geçtiğim
    kimsenin görmediği ünlemler çizerek titrek dudaklarına

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    bir kız vardı sevdiğim (alman) nedense tutuklamışlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim

    birşeyleri bir yerde yarım bıraktık neleri nerede nasıl
    kim kimi yüklenmiş götürüyor boşalan hangimiz
    şehirler birden karanlık / birden elektrik kuşları
    kıvılcımlı gözleriyle karanlığımıza dolmuşlar
    aylardan hangi aydır yıllardan hangi yıl
    geçmiş bir zaman parçasının içinde miyiz
    başımda fes peçelisin cebimizde osmanlı kuruşları
    gazeteci ahmet samim’i galata köprüsü’nde vurmuşlar

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    o kitap vardı ya verdiğin (roman) yakıp savurmuşlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim

    çığlıklar atıyorum başkalarının ağzından çıkıyor
    kumral kirpikli kızların fabrikalarda bildiri dağıtan
    saçları yorgun sarı / üstüne kirli bir kar yağıyor
    kalemi elime alsam benim yerime bir başkası yazıyor
    belki bir işçi bıyıkları ağzına giren hiç görmediğim
    ellerinde gizli bir titreme kalmış 12 mart’tan
    deryaları devirse bir türlü sarhoş olamıyor

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    sendikacı osman’ı bilirsin (militan) ölüsünü bulmuşlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim..."
  • Sabaha karşı susuyor klimalar, ve rahatsız edici bir sessizliğe gömülüyor kulaklarım. Gürültüye alışınca, sessizlik, insanı daha bir rahatsız ediyor. Yattğım yerden tavanı izliyorum, farklı gölgeler oynuyor, şehrin ışıkları doluyor odama. Korna sesleri belli belirsiz pervaza çarpıyor. Pencere açık, serin bir rüzgar giriyor, şen şakrak bir ayaz. Günün en sevmediğim zamanı, sabaha karşı gece. İkisi de karasız bir karı koca gibi. Ne gece gitmeyi istiyor ne de gündüz gelmeyi. İkisi de gönülsüz, ayak sürüyorlar. Birbirlerinin yüzlerini dahi görmek istemiyorlar, apar topar geliyor gündüz istemsizce. Dışarısı laciverte benzer bir siyah. "Gece bitimi mavisi" diyorum bu renge. İlk ışıklarla şehrin bütün gürültüsü aydınlanıyor, insanlar kapılardan dışarıya dökülüyor, hayat kaldığı yerden koşmaya başlıyor, ben ise hala tavandaki ufak bir noktaya bakıyorum. Işık geliyor burnumdan başlıyor beni uyandırmaya. Biraz daha ışık, biraz daha ışık. Doğrulup camdan dışarıyı izliyorum, martıların burada ne işi var? Denizden bu kadar uzakta.? O da nesi! Okyanus balıkçılları ne arıyor peki havada? Yoksa? Yoksa okyanus mu geldi şehre? Gidip bakmalıyım. Otobüsle gidersem kaç numaraya binmem gerekir? Taksiyle gitsem taksiciye ne diyebilirim ki?

    -Beni okyanusa götür lütfen?
    -Okyanus mu? Burada ırmak bile yok ki?

    Hayır en iyisi havadan gitmeliyim. Ama nasıl? Bir balıkçıl pencereye konuyor. Bu bir firkateyn kuşu! Galapagoslardan gelmiş olmalı. Evet okyanustan geldi bu kuş. Üzerimde şortum var sadece. Kuşa bakıyorum, dışarı bakıyorum. Pencereye yaklaşınca kuş uçuyor. Aşağısı çok yüksek, yoksa ben mi çok yukarıdayım, bilmiyorum? Pencereye çıkıp aşağı salıyorum kendimi. Uçmayı çok önceleri öğretmişti annem. Daha doğar doğmaz. O zamanlar ormanda yaşardık. Uzun çamlar arasında süzülürdüm. Kışın kaşlarıma kar yağardı. Kanatlarımı çırpmamla karları havalandırmam bir olurdu. Uçmayalı hayli zaman olmuş. Paslanmış kanatlarım biraz. Neyse yere düşerken toparlıyorum. Yükseliyorum, pencereyi ardımda bırakıyorum. Binalar ufalıyor, insanlar yok oluyor. Şehri gözden kaybediyorum. Karşımda uçsuz nehir, yanları orman. Yine çamlık. Çam kokusu burnumda. Hızla yol alıyorum. Kocaman bir vadiden geçiyorum, şelalelere kanat sürterek süzülüyorum, göğe çıkıp bulutlara dokunuyorum. tekrar ormana inip okyanusu arıyorum. Geyikler koşuyor, su içmek için ırmağa iniyor. Kana kana su içiyorlar. Benim ise dilim damağıma yapışmış. Aldırmıyorum gidiyorum gidiyorum, koca bir tepe var önümde. Hızla tırmanıyorum, nefes nefese. Yüreğim çatladı çatlayacak. Kanatlarım paramparça. Tüm gücümün tükendiği anda tepenin zirvesine varıyorum, ve işte... karşımda duruyor masmavi uzanmış, uçsuz bucaksız.. işte orada , Okyanus...

    Hava tuzlu, burnumu gıdıklıyor, esen rüzgarla kanatlarım ve tüylerim kıpırdanıyor, huylanıyorum, yüzümde sarı bir gülümseme. Rüzgardan gözlerimi zor açıyorum. İşte orada, sahilde yürüyor, beni bekliyor olmalı... işte orada. Yanına süzülüp kumsala iniyorum. Beni izliyor . Kumlara oturuyor. Üzerinde ince tül bir elbise, bembeyaz. Yaşadığı yerin bu kadar güzel olabileceğini bilmiyordum. Yanına oturuyorum. Gülüşünü yakalıyorum havada, güneş kadar sıcak, okyanus kadar ferah. Konuşmuyoruz, sadece izliyoruz gözlerimizi. Tuzlu okyanusa karışmış saçlarının kokusu. "Çok oldu seni görmeyeli" diyorum. "Evet, hayli zaman oldu" diyor. Bir süre daha bakışıyoruz, ellerimizi izliyoruz. Daha sonra kalkıyor, ağır ağır uzaklaşıyor kumsalda. Ayak izleri siliniyor adımlarının peşi sıra, okyanus kabarıyor, fırtına geliyor, dönüp arkasına bakıyor bir defacık. Derin bir yıldırım düşüyor suya, ürperiyorum. Gittikçe uzaklaşıyor, silikleşiyor...

    Sabaha karşı gece, günün en sevmediğim zamanı. Ne gece acele ediyor gitmek için ne de gündüz ısrar ediyor gitmesi için.Gece ve gündüz; huysuz iki ihtiyar! Pencere açık, bir kumru konuyor , ardından eşi geliyor. İkisi de o kadar mutlu ki, bunu yattığım yerden görebiliyorum. Yanımdaki diğer ihtiyar hala uyuyor, ben ise kuşları izliyorum. "Huuuuuurrr, huuuuuurrr huuu huuuurrr.." diye ötüşüyor kül rengi sevgililer. Kalkıp tuvalete gidiyorum, aynada izliyorum buruşuk yüzümü. Gözlerimdeki ışık gitmiş, rengi solmuş, griye çalar olmuş. Kaşlarım uzamış bıyık gibiler, kırçıl ve sert. Çenem sarkmış. Yüzüme bir su çarpıyorum, geri yatağıma dönüyorum. Gözlerimi tavandaki sineğe dikiyorum. Hayattan o kadar bezmiş ki tam beş dakikadır orada öylece bekliyor. Biraz daha uyuyayım uyuyabilirsem. Birazdan bakıcı gelir, ilaçlarımızı verir. Bebekler uyuya uyuya büyür, yaşlılar ise uyuya uyuya ölür. Bebekken de uyurdum, şimdi de ölüyorum, gözlerim hala tavandaki sineği izliyor. Yağmur başlıyor hafiften, kuşlar uçuyor. Pencereden dışarı çıkmaya çalışıyor beyaz tül, çırpınıyor. Onu tutan bir şey var içinde, onu tutmaya çalışan bir şey var içimde! Tutamıyorum, sırtımı dönüp gözlerimi kapıyorum, kaldığım yerden devam ediyorum ölmeye, derin ve tuzlu okyanusun sesi, mavi gecenin sonunda.
  • Genelde dörtlüklerden oluşan, çoğunluğu hece ölçüsüyle yazılmış, dili sade, okunası bir şiir kitabı Kar Kuşları. Şiir okumayı seven insanların bu kitabı da seveceklerini düşünüyor ve onlara tavsiye ediyorum okumalarını (:
    Kitaba bayıldım, çok güzeldi diyemem ama dokunaklı çok fazla mısralar var içinde. Kendinizi yansıtan mısralara denk gelirsiniz okurken illaki. Şiir kitaplarında birkaç mısra bile bazen o kadar etkiler ki insanı, sırf o sözleri okumuş olmak bile kitabı güzel, okunası yapar. Bu da öyle bir kitap oldu benim için. İçinde bana dokunan o güzel mısralar sayesinde kitabı güzel buldum. Şiir okumayı seven herkese tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim...
  • " Gönlüme hükmeden hükümdar mısın? "
  • " İnsan utanır mı duygularından? "
  • " Bazen sevgi yetmez kader hükmeder. "
  • " Aşkta mantık olmazmış ;
    Olursa aşk olmazmış. "