• Akif İnan, Yedi Güzel Adam'dan olduğu söylenen bir şair ve yazardır. Onlardan biri midir bilmem ama güzel bir insan olduğu muhakkak. Yazdığı satırlar, ardında kaliteli ve vakur bir kişilik olduğunu gösteriyor ve ancak naif bir insana ait olabilirler. Uzun zamandır bu yedili ile ilgilenmekteyim. Hayal ettiğim haklarında uzunca bir araştırma ve okuma yapıp büyük bir ileti yayınlamaktı. Lakin bu dediğim çok uzun zaman alacak bir şey, ben de hayalimden vazgeçmek yerine, bu yolu yavaş yavaş yürümeye karar verdim ve Akif İnan da bu yolda yoldaşlarımdan biri oldu.

    Lise son sınıfta bir öğretmeni sürekli zulmedince, en sonunda onunla kavga etmiş ve Maraş'a sürgün edilmiş genç öğrenci. Haksızlığa uğramasındaki hayır hepimizin malumudur. Orada Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt ve diğerleriyle tanışmış. Hepsinin gencecik bir fidan olduğu o güzel dönemde kurulmuş arkadaşlıkları. Bu genç delikanlılar II. Yenicilere yoğun bir ilgi beslerken, Urfa'dan gelen bu gençliğinin içinde olgunluk, olgunluğunun içinde gençlik olan delikanlı, eski şiirden olan yanını korumuş. Divan edebiyatını çok sever, Ahmet Haşim'in de birçok şiirini ezbere bilirmiş. Elbette arkadaşlarının anlayışına kayıtsız kalmamış, II.Yenicilerin de şiirlerini okumuş ama eski şiirden yana olan tavrını korumayı seçmiş. Sezai Karakoç hariç sol çizgide yer almaları, içerik olarak onların yazdıklarını kabul etmemesine sebep olmuş. İlginçtir ki Sezai Karakoç'un Körfez kitabı ona deli saçması gelmiş. Yeni şiire kapalı olmasının temeli Urfa'nın onun karakterine yerleşmiş olması. Büyüdüğü kentin davranış kalıpları onun ruhunda yer etmiş ve bunun değişmesi uzun yıllar almış. Burada onun gelişmelere ve değişime kapalı olduğu anlamı çıkmasın lütfen. Urfa kapalı bir havzadır, köyüyle merkezi arasında dahi edebiyatı ve folklorü algılayış ve yorumlayış açısından fark vardır. Bu şehir kendine yetmek zorundadır. Şehrin kültür örgüsünü divan edebiyatı ve folklörük ögeler oluşturur. Necip Fazıl, Akif İnan'la ilgili, ''Akif Urfalı değil, Urfa Akifli'dir'' demiştir. Akif İnan, davranışları ölçülü, sakin, kendi ahenginin farkında bir insandır, tıpkı Urfa gibi. Bunu şiirlerini okuduğumda o kadar net hissettim ki. Yani insanın duygusu ölçülü olur mu? Bir şeyler hissettiğini biliyorsunuz, bundan eminsiniz ama size sadece bilmeniz gereken kadarını gösteriyor. Mahremiyetini koruyor. Onun ruhunu yalınca görmek mümkün değil. Üstelik gerekli de değil. Herkes her zaman ruhunu olduğu gibi ortaya serse farklı insan olmak diye bir mefhum da olmazdı. Herkesin değeri birbirinden farklı renkte olmasında gizli. Ha görüyoruz elini dilini bir kalıp görüp, diğer herkesi hamur sananlar da var. Yoğurmanın bu kadar meraklısı bir halk daha yoktur, hayır bu kadar meraklıysanız ekmek ustası olun da bir işe yarayın. Ya da kelimelerinizi yoğurun temiz bir yürekle, yüreğimiz şenlensin.

    Bu satırlarda sınırlarının farkında olan bir insan var. Özgünleştiğine karar vermesi ve gerçekten özgünleşmesi bu yüzden uzun yıllar almış. Bu noktada ne alakası var demeyin Sabahattin Ali'yi anmadan geçemeyeceğim. Ben onun hapse düşmesiyle, sağa sola yazdığı mektuplarla, görüş değiştirmeyi döneklik görmekle falan ilgilenmiyorum ama. (Bu ülkede kullanılış yönüyle en iğrendiğim üç kelime aşk, emek ve döneklik.) Onun edebi yönüne haksızlık etmesiyle ilgileniyorum. Akif İnan da beğenmemiş kendi yazdığı şiirleri, çok az şiiri var. Ama yazmaktan vazgeçmemiş, sesini bulmak için uğraşmış. Keşke Sabahattin Ali de güzelliğinin değerini bilemediği şiirlerini yazmaya devam etseydi. Varsın kendisini beğenmeseydi. Biz severdik o satırları. Çok üzücü.

    Bu kitabı ilk okuduğumda bana güzel gelmedi. Ben ki biliyorsunuz her satırı uzun uzun okur düşünürüm, duygular bana pek geçmedi gibi hissettim. Sonra açıp notlarımı baktığımda, aklıma bir söz düştü. İnsanlar sizin onlara ne yaşattığınızı unutabilir ama ne hissettirdiğinizi unutmaz gibi bir anlamdaydı. Duygular büyük bir coşkuyla değil, oldukça ölçülü ve özgün verildiği için, ben düşündüklerimi unutmuştum geriye dönüp baktığımda. Halbuki aldığım notlar şahidiydi dimağımın. Aynı dimağ barındıklarıyla oyun etse de bana, söz uçmuş yazı kalmıştı işte. Sevmek... Sevmez olur mu hiç şair. Ama bu gönlü yalama olanlardan değil elbette. Ben öyle herkese değer veremem bilirsiniz. Ancak şu düşüncedeki biri beni fetheder, anlayışı nereye ait olursa olsun: '' Sen attın kuyuya taşı/ Dinemez yankısı mahşerde bile'' Şuradaki derin anlam beni aldı şu an silkeledi. Taşın suya düşerkenki şıpırtısı yok bu satırlarda, çoğu coşkulu şair, yüreğimizin telini o şıpırtıyla titretir. Akif İnan'ın yaptığı ise ciddiyetiyle ne olduğunu söylemektir. Bu satırlarda şair, sevdasının ve kararlılığının altını öyle bir çizmiştir ki, inanmamak için taş olmak gerekir. ''Yokluğun içimde duvarlar örer/ Nasıl kan toplanır gülüşlerinde'' İnsanın yüreği hasret duyduğunun yokluğuyla taş olur da oturur öyle göğsünde. O taş ki, nefes aldırmaz, yol yürütmez, içimize güneşi soksalar kâr etmez, okyanuslar içsek gitmez o taş. Hasret duyulan gelse bitmiştir ama. Taş kan dolar, can dolar, atar yine olması gerektiği gibi. Sevdiğinin yokluğu insanın içinde duvar olursa işte; nafiledir her söz, acıyı telafiden. Ben bu adama haksızlık ettim. Pişmanım ilk okuyuşumda anlamadığım için.

    Hepimiz her gün kuşları, gökyüzünü, şehri görüyor, bir sürü şarkıya denk geliyoruz. Ama bunları aşık bir yüreğin görmesi bambaşka. Dün bir tweet gördüm, ''ilk aşık olduğunuzda ne yapmıştınız ? ben manavdan brokoli alıp eve dönerken parkta salıncakta sallanmaya başlamıştım sırıtarak. sonra senin de mutlu olmaya hakkın var diyip brokoliyi de salıncağa bindirip sallamıştım.'' Epey gülümsedim bundan sonra. Yıllarca aynı brokoliye kayıtsız bakarken, aşkla ona bile mutluluk dileyecek hale gelmek. :) Akif İnan'ın ciddiyetiyle ise ''Gözlerin kalbime değmeden önce/ İstanbul o kuşlar acep nerdeydi// Deniz ki dilimin lügat kitabı/ Şarkılar kardeşim onlar nerdeydi// İçimde sürekli yağmur bulutu/ Ormanlar nehirler güller nerdeydi// Gözlerin kalbime değmeden önce/ Acılar gülüşler düşler nerdeydi'' Daha evvel onlarca kez gördüğümüz ama fark etmediğimiz şey sevdalı bir gözle nasıl da anlama kavuşuyor! O güne kadar dinleyip size hiç de anlamlı gelmeyen bir şarkı, yüreğinize biri düştüğünde nasıl da kulaklarınızdan gözlerinize yürüyor!

    Peki sevdalandığınız yüreğin isteklerine yine aynı ağırbaşlılıkla ''Yazma derse yazmam rüya gözlerin/ Bastığın toprağa şiirlerimi'' Şu satırlardaki içe doğru uzanan uçurum var ya, atlasanız ölmezsiniz. Dibi yok gibi, öyle derin. Ve ar etmek... Bir insanı en çok ar ederken severim, kan toplanır gülüşünde demişti ya hani, kan yüzüne yürürse bir insanın güle döner o çehre. Sevmemek, mümkün müdür? ''Ve bir gün anlarsan şiirlerimi/ Yalar yeryüzünü bir kara haber''

    Şairler insanlara ''Bu, böyle de görülebilir miymiş?!'' dedirtir. Bundandır içimizde yer edişleri. İnsan dediğimiz incelmiş, düşünülmüş sözüyle güzeldir. Peki hep uykuların bölünmesinden bahsederiz, şu şekilde hiç düşündünüz mü? ''Bir uyku bölmezse anılarımı/ Korkarım çıldırtır bu hayal beni'' Uykunun uyanıklığı böylesi böldüğü, görülmemiş ve çok görülmüştür.

    Övmek için çok satır var, lakin bir parça eleştiri de getireceğim. Zaman zaman bir tat alamadım. Serbest şiirde dahi ahenk vardır. Ama şairin bazı şiirleri düşünce bakımından güzel olmasına rağmen ''bir şey eksik ama ne?'' dedirtti bana. O uyumu aradı içim, gözlerim. Bu yüzden şiirin beni dışına attığı da oldu. Misal şu satırlarda söyleyiş güzelliğini sorguladım:
    ''Bir sözdür susuşun bir ince fikir
    Bin yorum getirir aklıma birden''
    Küçük bir yer değişimi ahenk demektir.
    ''Bir sözdür bir ince fikir susuşun
    Aklıma birden bin yorum getirir''

    ''Gövdemi kurşunlar sererse yere
    Kırgın bakışların değdi sanırım''
    Eksik bir şeyler var. Şöyle olsa;
    ''Sererse gövdemi kurşunlar yere
    Kırgın bakışların değdi sanırım''
    Size göre çok basit gelebilir, ama şiirin tamamında parçalar eksiksiz, yerleri yanlış gibiydi.

    Tüm kitap boyunca şair olmak isteyen ve bu yoldan vazgeçmeyen bir adam gördüm. Ömrü boyunca bunun için uğraşmış, bu arzudan hiç vazgeçmemiş bir adam... Zaman zaman sözün güzelliği ile hayalleri kavuşmuş, zaman zaman ahenkte sıkıntılar da olmuş. Ama her şekilde güzel satırlar, düşünülesi satırlar, hisli satırlar ve alışmadık bir tarz. Bu yüzden bu kitabı okuduktan hemen sonra Şiirin Geçitleri bu kitabı da okudum ki anlayamadığım yerleri biri bana anlatsın. Bu incelemede mevzu bahis kitabın katkısı da çok büyük. Akif İnan'ın hayatıyla ilgili kısımları o kitaptan okudum. Yedi Güzel Adam'la bir yol yürümek isterseniz buyrun. Keyifli okumalar dilerim.
  • Temiz bir kar gibi yağıyorsun içime sessiz sakin.
    Huzur dedikleri şey mabet kapısı gözlerin.
    Yüreğimde kaybolma duygusu, harabeye dönme korkusu var.
    İncir kuşları sabahlar pervazlarında tozlu hatırların.
    Bir ihtiyarın elinde siyah beyaz bir fotoğraf gibi anılarım.
  • Havada kar kokusu
    Bu yıl yaman kışlayacak
    Söyledi ceviz alıçlar
    Kuşları görmeliydik
    Hiç olmazsa kuşları
    Aklımızda kanatları sesleri
    Olmadık yerde patlayan
    Küçük kahkahalar biçiminde

    Göremedik
    Kuşlar büyük kentlerin göğünden
    Artık hiç geçmiyor.
  • Kirpiklerini sulara dökmüş bir çiçeğim
    Silahsızım kuşları vurulmuş bir gökyüzünde
    Bir kar çölü ıssızlığıyım
    Her gece bir ateşdağına tırmanıyorum
    Bir kahır dağına
    Hiç bir yol çıkmıyor umuda
    Kalbimi bir buzdağının ortasına koyup ve uyuyorum
    Bir başka bahara açmak için çiçeklerimi...
    V#V
  • Seher vakti habersizce girdi gara ekspres 
    kar içindeydi 
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım 
    peronda benden başka da kimseler yoktu 
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri 
    perdesi aralıktı 
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı 
    üst ranzada uyuyanı göremedim 
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres 
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini 
    baktım arkasından 
    üst ranzada ben uyuyorum 
                               Varşova'da Biristol Oteli'nde 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu 
    oysa karyolam tahtaydı dardı 
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    ak boynu uzundu yuvarlaktı 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    oysa karyolası tahtaydı dardı 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu 
    oysa karyolalar tahtaydı dardı 
    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan 
    asansör bozulmuş yine 
    aynaların içinde iniyorum merdivenleri 
    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına 
    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir 
              gül açıldı ağır ağır 
    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde 
    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden 
    şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan 
    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum 
              yudum şehirlerimizin hasretini 
    iki şey var ancak ölümle unutulur 
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü 
    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık 
    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına 
    çıktılar önüme ansızın 
    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı 
    bir mangaydılar 
    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri 
    kolları kollarında gamalı haç işaretleri 
    elleri ellerinde otomatikleri vardı 
    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu 
    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu 
    hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu 
    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler 
    yürüdük 
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    gözlerinden belli diyemem 
    başları yok ki gözleri olsun 
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    belli çizmelerinden 
    korku belli mi olur çizmelerden 
    oluyordu onlarınki 
    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız 
    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara 
    her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar 
    hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler 
    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor 
    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok 
    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez 
    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek 
    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce 
    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi 
    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim 
    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak 
                bir fırancala gibi 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına 
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri 
    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca 
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri 
    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler 
    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı 
    girdim büyük salona genç bir kadınla 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu 
    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi 
    ve sen bundan dolayı 
    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin 
    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne 
    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada 
    ak boynun uzundu yuvarlaktı 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu 
    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz 
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında 
    onu oraya sen koydun 
    bir taş kuyunun dibindeki suydu 
    bakıyorum eğilip 
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz 
    sesleniyorum 
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları 
    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde 
    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın 
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin 
    cıgaranın ucunda senin 
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda 
    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi 
    aklından geçenlerdeydi ayrılık 
                     benden gizlediklerinde gizlemediklerinde 
    ayrılık rahatlığındaydı senin 
                                             senin güvenindeydi bana 
    büyük korkundaydı ayrılık 
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın 
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin 
    ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin 
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem 
              tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize 
    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında 
    vakıt hızla akıyordu geriye doğru 
    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu 
    ardımızdan koşuyordu önümüze 
    Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola- 
                şıyor 
    bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını 
    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynu- 
               yor Katolik öğrencilerle 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz 
    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın 
    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte 
          ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara 
    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur 
    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece 
               yarısını çaldı 
    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi 
                                           şehre yaklaşan düşmanı verdi haber 
    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın 
    borazan iç rahatlığıyla öldü 
    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını 
                düşündüm 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur 
               iskelesi gibi arkada kaldı 
    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres 
    yağmurlar içindeydi Pırağ 
    bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı 
    kapağını açtım 
    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna 
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres 
    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık 
    yağmurlar içindeydi Pırağ 
    sen yoksun 
    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada 
    üst ranza bomboş 
    sen yoksun 
    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı 
    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı 
    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse 
    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından 
    sokaklar bomboş 
    bütün pencerelerde perdeler inik 
    tıramvaylar bomboş geçiyor 
                                                 biletçileri vatmanları bile yok 
    kahveler bomboş 
                                lokantalar barlar da öyle 
    vitrinler bomboş 
                       ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap 
                       ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu 
                       ne bir karanfil 
    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat 
                artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor 
                            gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp 
                            her lokmayı 
    vakıtları yakalamak istiyorum 
    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının 
    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı 
    üst ranzada uyuyanı göremedim 
    ben değilim bir uyuyan varsa orda 
    belki de üst ranza boş 
    Moskova'ydı üst ranzadaki belki 
    duman basmış Leh toprağını 
                                Birest'i de basmış 
    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor 
    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar 
    Berlin'den  beri kompartımanda bir başımayım 
    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah 
    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim 
    garson kız tanıdı beni 
    iki piyesimi seyretmiş Moskova'da 
    garda genç bir kadın beni karşıladı 
    beli karınca belinden ince 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    tuttum elinden yürüdük 
    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata 
    o yıl erken gelmişti bahar 
    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi 
    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık 
    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa 
            ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin 
            sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini 
    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan 
    ama yine de ansızın yitirdim seni 
    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun 
    bulvarlar karlı 
    seninkiler yok ayak izleri arasında 
    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım 
    milisyonerlere sordum 
    görmediniz mi 
    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz 
    elleri gümüş şamdanlarda mumlardır 
    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor 
    görmedik 
    İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç 
                  mavna 
    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları 
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına sesleneme- 
                  dim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı 
                  yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu 
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan 
    görmedik 
    girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara 
    ve yalnız kadınlara soruyorum 
    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar 
    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife 
    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık 
    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan 
                bana ne 
    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz 
    görmediniz mi 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman 
    Pırağ'da aldı 
    görmedik 
    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben 
    onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm 
              kopuyor 
    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor 
               önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni 
    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum 
    Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin 
    Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı 
                konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri 
                sancılar içindeydi ve dünya güzeldi 
    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin 
    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara 
    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum 
    görmedik 
    çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi 
    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan 
    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda 
    oralarda on dokuz yaşıma rastladım 
    birbirimizi birde tanıdık 
    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile 
    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik 
    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor 
    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir 
    ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı 
    üşüyorum hele ellerim ayaklarım 
    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü 
    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak 
    ağzında ham bir elmanın tadı dünya 
    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki 
    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış 
    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden 
    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum 
    çünkü inandım onun bütün inandıklarına 
    sevdim seveceği bütün kadınları 
    yazdım yazacağı bütün şiirleri 
    yattım yatacağı bütün hapislerde 
    geçtim geçeceği bütün şehirlerden 
    hastalandım bütün hastalıklarıyla 
    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri 
    bütün yitireceklerini yitirdim 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman 
    görmedim
  • sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
    bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
    her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar
    meşeler göğermiş diyorsun, varsın göğersin
    anlamını yitiren bir şeyler mi var şimdilerde
    yazdığım şiirlere yabancıyım, sokaklara yabancıyım
    taşı delemiyor bir çığlık ve apansız
    su oluyorum ipince, kendime sızıyorum
    dünya yetmiyor bazan, bırakıp gidebilir miyim?
    kuşları ürkütülmüş bir dal gibiydin, öylesine mahzun!
    efkar da yakışırdı sana, ilk kadeh kekik kokardı
    unutalım mı şimdi kente indiğimiz o ilk günü
    sabahlara kadar okuduğumuz o kitapları
    sabahlara kadar düşüncelerimizde yaşattığımız hayallerimizi
    kar aydınlığında yürüdüğümüz o yolları
    sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
    bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
    her akşam mektup yazarım dağlar kadar
    kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun
    unutma dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim!

    - ahmet telli