• Yaramazlık yapan bir çocuğa, hem yaptığı hareketi kınadığımızı, hem de devam etmesini yasakladığımızı belirtmek amacıyla yaptığımız gibi. "Tanrı aşkına, gerçek bir dâhi olan Monet gibi bir ressamın ardından, Poussin gibi yeteneksiz, basmakalıp, eski bir ressamın adını anmayın. Size açıkça söyleyeyim, bence dünyanın en sıkıcı adamı. Ne yapabilirim, buna da resim diyemem ki. Monet, Degas, Manet derseniz, tamam, ressam derim onlara! Çok ilginç," diye ekledi, hayran bakışlarını, boşlukta, kendi düşüncesini gördüğü bir noktaya, dikkatle incelercesine dikerek, "çok ilginç, bir zamanlar, Manet'yi tercih ederdim. Şimdiyse, Manet'yi hâlâ takdir ediyorum elbette, ama galiba Monet'yi ona da tercih ediyorum. Ah, o katedraller!" Tercihlerinin izlediği evrim konusunda bana bilgi verirken, kibarlık kadar titizlik de sergiliyordu. Tercihlerinin geçirdiği aşamaları, bizzat Monet'nin değişik üslupları kadar önemli bulduğu hissediliyordu. Aslında, beğenileri konusunda bana itirafta bulunmasından bir övünme payı çıkarmam yersiz olurdu, çünkü markiz, en dar görüşlü taşralı kadının karşısında bile, bu itirafları yapma ihtiyacı duymadan, beş dakika duramazdı. Mozart'la Wagner'i birbirinden ayırmaktan âciz, Avranches' lı bir soylu hanım, Mme de Cambremer'in yanında, "Paris seyahatimiz sırasında ilginç bir yenilik göremedik, bir kere Opera-Comique'e gittik, Pelleas ve Melisande'ı oynuyorlardı, feci bir şey," dediğinde, Mme de Cambremer, küplere binmekle kalmayıp, "Tam tersine, küçük bir şaheser," diye haykırma ve "tartışma" ihtiyacı duyardı. Belki de bu, Combray'de, büyükannemin, buna "dava adına mücadele" adını veren ve her hafta, kendi tanrılarını dar kafalı cahillere karşı savunmak zorunda kalacaklarını bildikleri akşam yemeklerine gitmekten hoşlanan kız kardeşlerinin yanında edindiği bir alışkanlıktı. Bazı insanların siyaset konusunda yaptıkları gibi, Mme de Cambremer de sanat konusunda "münakaşaya girmekten" hoşlanır, "diriltici" bulurdu bunu. Debussy'yi, davranışları ayıplanan bir hanım arkadaşının tarafını tutarmış gibi savunurdu. Oysa, "Aksine, küçük bir şaheser," demek suretiyle terslediği kişide, sonucunda tartışmaya gerek duymadan anlaşacakları bütün bir sanat kültürü sürecini bir anda yaratamayacağını anlaması gerekirdi. "Le Sidaner'ye, Poussin hakkında ne düşündüğünü soracağım," dedi avukat bana. "İçine kapanık, az konuşan bir insandır, ama ben onun ağzından laf almayı bilirim."
    "Zaten," diye devam etti Mme de Cambremer, "ben güneş batışlarından nefret ederim, romantiktir, opera gibidir. İşte bu yüzden kayınvalidemin Güney bitkileriyle dolu evini de hiç sevmiyorum. Göreceksiniz, Monte-Carlo'da bir parka benzer. Sizin bu kıyıyı bu nedenle daha çok seviyorum. Daha hüzünlü, daha samimi bir yer; denizin görülmediği küçük bir yolu var. Yağmurlu günlerde her taraf çamur içinde kalıyor, bambaşka bir âlem. Venedik'te de aynı şekilde, Büyük Kanal'dan nefret ederim, küçük rio'lar ise çok duygulandırır beni. Zaten bu bir atmosfer meselesi."
    "Ama," dedim, Mme de Cambremer'in gözünde Poussin'e itibarını kazandırmanın, eski ressamın yeniden moda olduğunu kendisine bildirmekten başka yolu olmadığını hissederek, "M. Degas, Chantilly'deki Poussin'ler kadar güzel bir şey görmediğini söylüyor." - "Öyle mi? Chantilly'dekileri bilmiyorum," diye cevap verdi, Degas'yla fikir ayrılığına düşmek istemeyen Mme de Cambremer, "ama Louvre'dakilerin feci şeyler olduğunu söyleyebilirim." - "Degas onlara da hayran." - "Tekrar görmem gerekir. Çok gerilerde kaldılar benim için," diye cevap verdi markız kısacık bir sessizlikten sonra ve sanki yakında Poussin hakkında mutlaka benimseyeceği olumlu hüküm, kendisine verdiğim bilgiye değil, fikrini değiştirebilmek için Louvre'daki Poussin'leri tabi tutacağı nihai sınava bağlı olacakmış gibi.
    Poussin'lere henüz hayran olmamakla birlikte, bunu, ikinci bir kez düşünüp taşındıktan sonrasına ertelediğine göre dönüşün başlangıcı sayılabilecek bu aşamayla yetindim ve kendisine daha fazla işkence etmemek için, kayınvalidesine, Feterne' in eşsiz çiçeklerinin methini çok işittiğimi söyledim. Alçakgönüllülükle, evin arkasındaki, çok çeşitli bitkilerin yetiştiği küçük bahçesini, sabahları, üstünde sabahlığıyla bir kapıyı itip bahçeye girerek tavuskuşlarını beslediğini, taze yumurtaları topladığını, masa örtüsünün üzerinde kremalı yumurtalara veya kızartmalara çiçeklerden bir çerçeve oluşturarak kendisine bahçesinin ağaçlı yollarını hatırlatan zinyaları veya gülleri kesişini anlattı. "Gerçekten çok gülümüz var," dedi, "gül bahçesi de oturduğumuz eve biraz fazla yakın, bazı günler baş ağrısı yapıyor. La Raspeliere'in terası daha hoştur, rüzgâr getirir güllerin kokusunu, o kadar ağır, başdöndürücü olmaz." Bunun üzerine gelinine dönüp, "Tıpkı Pelleas'taki gibi," dedim, modernizm tutkusuna hitap ederek, "teraslara kadar tırmanan güllerin kokusu... Müziğin içindeki gül kokusu o kadar kuvvetli ki, bende saman nezlesi olduğundan, o sahneyi her dinlediğimde hapşırıyordum." - "Pelleas ne büyük bir şaheser!" diye haykırdı Mme de Cambremer. "Bayılırım Pelleas'a," diyerek, bir vahşinin işvebazlığıyla yanıma geldi, hayali notaları parmaklarıyla çalar gibi yaparken, bir yandan da, tahminimce Pelleas'ın vedalaşması niyetine, bir şeyler mırıldanmaya koyuldu; özellikle o anda bana bu sahneyi hatırlatması, daha doğrusu kendisinin hatırladığını göstermesi şartmış gibi, şevkle, ısrarla sürdürdü mırıldanmayı. "Bence Parsifal'den de güzel," diye ekledi, "çünkü Parsifal de en büyük güzellikleri, melodik, melodik oldukları için de geçerliliği kalmamış bazı cümlelerin halesi kuşatır." - "Hanımefendi, yetenekli bir müzisyen olduğunuzu biliyorum," dedim yaşlı markize dönerek. "Sizi dinlemeyi çok isterdim." Mme de Cambremer-Legrandin bu konuşmaya katılmamak için denize bakmaya başladı. Kayınvalidesinin sevdiği şeyi müzik olarak görmediğinden, yaşlı markizin, aslında herkes tarafından kabul edilen, gerçekten hayran olunacak nitelikteki, ama ona sorulursa 'sözde' yeteneğini de, anlamsız bir çalış ustalığı olarak görüyordu. Gerçi Chopin'in hâlâ hayatta olan tek öğrencisi, Büyük Usta'nın çalış tarzının, "ruhunun", sadece ve sadece, kendi aracılığıyla Mme de Cambremer'e geçmiş olduğunu söylüyordu haklı olarak, ama Legrandin'in kız kardeşi için Chopin gibi çalmak, bir referans olmaktan çok uzaktı, çünkü Polonyalı müzisyen, en küçümsediği besteciydi. "Aa, uçuyorlar!" diye haykırdı Albertine martıları göstererek; kuşlar bir anda çiçek taklidi yapmaktan vazgeçmiş, hep birlikte güneşe doğru yükseliyorlardı. "Yürüyemezler, çünkü dev kanatları vardır," dedi Mme de Cambremer, martıları albatroslarla karıştırarak. "Çok severim martıları, Amsterdam'da hep görürdüm," dedi Albertine. "Deniz kokarlar, sokak taşlarında bile denizi koklarlar." - "Hollanda'ya gittiniz demek, Vermeer'lerle tanıştınız mı?" diye sordu Mme de Cambremer, buyurgan, adeta, "Guermantes'larla tanıştınız mı?" diye sorarcasına bir tonda; çünkü snobizmin nesnesi değişse de, aksanı değişmez. Albertine hayır diye cevap verdi, yaşayan birilerinden söz edildiğini zannetmişti. Ama belli olmadı. "Size piyano çalmaktan büyük mutluluk duyacağım," dedi Mme de Cambremer bana. "Ama şunu da söyleyeyim, ben sadece sizin kuşağın artık ilgilenmediği parçalar çalıyorum. Ben bir Chopin müridi olarak yetiştim," dedi alçak sesle, çünkü gelininden korkuyor ve onun gözünde Chopin bir müzisyen sayılmadığından, Chopin'i iyi veya kötü çalmanın da, bir anlamı olmadığını biliyordu. Gelini, yaşlı markizin bir tekniği olduğunu, süslemelerde notaları birer inci gibi dizdiğini kabul ederdi. "Onun müzisyen olduğunu asla söyletemezler bana," diye bağlardı sözünü Mme de Cambremer-Legrandin. Kendisini "ilerici" ve (sadece sanatta) "solun da solunda" zannettiği için, müziğin ilerlediğini, hem de düz bir çizgide ilerlediğini düşünür, Debussy'yi Wagner'den biraz daha ileride, adeta Wagner-üstü bir müzisyen olarak görürdü. Debussy'nin, kendisinin birkaç yıl sonra zannedeceği kadar Wagner'den bağımsız olmamakla birlikte –geçici olarak yenilgiye uğratılan hasımdan tamamen kurtulabilmek için, yine de ele geçirilmiş silahlardan yararlanılır çünkü–, her şeyin ifade edildiği, fazlasıyla eksiksiz eserlere artık doyulduğu için, bunun tersi bir ihtiyaca cevap vermeye çalıştığını anlamıyordu. Tabii ki bu tepkiyi geçici olarak destekleyen kuramlar vardı, tıpkı siyasette, tarikatlara karşı çıkarılan yasaları, Doğu'daki savaşları destekleyen kuramlar gibi (sapkın eğitim, komünizm tehlikesi, vs.). Sürat çağına, hızlı bir sanatın uygun düşeceği söyleniyordu, tıpkı gelecekte savaşların on beş günden fazla süremeyeceği, demiryollarıyla birlikte yolcu arabalarının uğrağı olan küçük yerleşimlerin gözden düşeceği, buna karşılık otomobil sayesinde tekrar moda olacağı söylendiği gibi. Dinleyicinin dikkatini yormamak gerektiği ileri sürülüyordu, sanki farklı düzeylerde dikkatlerimiz yokmuş ve en yüksek düzeydeki dikkatimizi uyandırmak zaten sanatçıya düşmezmiş gibi. Vasat bir makalenin onuncu satırında esnemeye başlayanlar, her yıl Dörtleme'yi dinlemek için Bayreuth'a gitmemişler miydi? Zaten Debussy'nin de bir süreliğine Massenet kadar zayıf bir müzisyen damgası yiyeceği, Melisande'ın sıçramalarının, Manon'unkilerin seviyesine indirileceği bir gün gelecekti. Çünkü kuramlar ve akımlar, mikroplar ve kan hücreleri gibi, birbirlerini yerler ve savaşarak hayatın devamını sağlarlar. Ama o gün henüz gelmemişti.
    Nasıl ki borsada bir yükseliş olduğunda, bir grup hisse senedi bundan yarar görürse, küçümsenen birtakım sanatçılar da, belki bu horgörüye layık olmadıklarından, belki de –onları övmeyi bir yenilik haline getirecek şekilde– sırf bu horgörüye maruz kalmış olduklarından, tepkiden yarar görüyordu. Hattâ daha da ileriye gidiliyor, karanlık bir geçmişte, şöhretleri o anki akımdan etkilenemezmiş gibi görünen, ama yeni ustalardan birinin, ismini saygıyla andığı söylenen kimi bağımsız yeteneklerin peşine düşülüyordu. Bunun nedeni çoğunlukla, kendisi kim olursa olsun, temsil ettiği akım ne kadar bağımsız olursa olsun, bir ustanın, ilk andaki duygusuna göre bir değerlendirme yapması, yeteneğin, hattâ daha da azının, bir zamanlar tatmış olduğu, yeniyetmeliğinin güzel bir ânını çağrıştıran hoş bir ilhamın, her gördüğü yerde hakkını vermesiydi. Bazen de sebep, başka bir dönemin kimi sanatçılarının, basit bir parçada, ustanın zaman içinde yapmak istediği şeye benzediğini farkettiği bir şeyi gerçekleştirmiş olmalarıydı. Büyük usta bu durumda, eski sanatçıyı kendi müjdecisi gibi görür; onda, bambaşka bir şekle bürünmüş olarak, anlık, kısmi, kardeşçe bir çabayı sever. Poussin'in eserinde Turner'dan parçalar, Montesquieu'de Flaubert'den bir cümle vardır. Bazen de, ustanın tercihleri konusundaki bu söylentiler, nereden çıktığı belirsiz, akımın içine yayılmış bir hatanın sonucu olurdu. Ama anılan ad, bu durumda, tam zamanında koruması altına girdiği kurumdan yararlanırdı, çünkü ustanın seçiminde bir özgürlük, gerçek bir zevk varsa da, akımlar sadece kurama göre yönlenirler. İşte bu şekilde, genel eğilim, her zamanki gibi kâh bir yöne, kâh tam ters yöne saparak, dolambaçlı yollardan ilerlemiş, birtakım eserleri tekrar günışığına çıkarmış ve belki adalet veya yenilenme ihtiyacı, belki Debussy'nin zevki veya kaprisi ya da belki hiç söylemediği bir söz, bunlara Chopin'in eserlerini de eklemişti. Sonsuz güven duyulan yargıçlar tarafından göklere çıkarılan, Pelleas'ın uyandırdığı hayranlıktan yararlanan bu eserler yepyeni bir parlaklığa kavuşmuştu; bunları tekrar dinlememiş olan kişiler bile, sevmeye o kadar hevesliydiler ki, özgürlük yanılsamasıyla da olsa, istemeye istemeye seviyorlardı. Ne var ki Mme de Cambremer-Legrandin yılın bir bölümünde taşrada yaşıyordu. Paris'te bile, hastalığı nedeniyle vaktinin büyük kısmı odasında geçiyordu. Bu durum, kendini özellikle Mme de Cambremer'in moda zannederek kullandığı, daha çok yazılı dile uygun, ama kendisi bunları duyarak değil, okuyarak öğrendiğinden aradaki ince farkı ayırt edemediği ifadelerin seçiminde hissettiriyordu. Yeni ifade biçimlerini tam olarak öğrenebilmek için şart olan konuşmalar, görüşlerden haberdar olmak için o kadar gerekli değildir. Bununla birlikte, Noktürnler'in yeniden moda olduğu, henüz eleştirmenler tarafından duyurulmamıştı. Haber sadece "gençlerin" sohbetleriyle yayılmıştı. Mme de Cambremer-Legrandin'e de ulaşmamıştı. Chopin'in, demode olmak şöyle dursun, Debussy'nin en sevdiği besteci olduğunu, kendisine, kayınvalidesi aracılığıyla, bilardoda bir topa vurmak için banttan gidildiği gibi duyurmak, benim için bir zevkti. "Ya, ne kadar ilginç," dedi Mme de Cambremer-Legrandin, incelikle gülümseyerek, sanki bu, Pelleas'ın bestecisinin ortaya attığı bir aykırılıkmışçasına. Bununla birlikte, artık Chopin'i hep saygıyla ve hattâ zevkle dinleyeceği de kesindi. Bu yüzden de kayınvalidesinin kurtuluşunu müjdeleyen sözlerim, yaşlı markizin yüzüne, bana karşı bir minnet ve bilhassa bir mutluluk ifadesi yerleştirdi. Gözleri, Latude ya da Otuz Beş Yıllık Esaret adlı oyunda Latude'ün gözleri gibi parladı, göğsü, Beethoven'ın Fidelio'da, tutukluların nihayet "o diriltici havayı" teneffüs ettiği sahnede o kadar güzel anlattığı ferahlamayla, deniz havasını içine çekti. Yaşlı markizin, bıyıklı dudaklarını yanağıma konduracağını zannettim. "Ya, Chopin'i sever misiniz? Chopin'i seviyormuş, Chopin'i seviyormuş," diye haykırdı, burundan gelen, tutkulu bir sesle, "Ya, Mme de Franquetot'yu siz de mi tanıyorsunuz?" der gibi; şu farkla ki, Mme de Franquetot'yla ilişkime tamamen kayıtsız kalacağı halde, Chopin'le ilişkim onu bir çeşit sanatsal taşkınlığa itti. Aşırı tükürük salgısı bu durumda yetersiz kaldı.Chopin'in yeniden keşfinde Debussy'nin oynadığı rolü anlamaya bile çalışmadan, sadece benim hükmümün olumlu olduğunu hissetmişti. Müzik heyecanı markizin benliğini kapladı. Gelinine, "Elodie! Elodie! Chopin'i seviyormuş," derken göğsü şişti, kolları havada çırpındı. "Ah! Sizin bir müzisyen olduğunuzu hissetmiştim," diye haykırdı. "Böyle sanatçı bir kişiliğiniz olduğuna göre, Chopin'i sevmeniz de çok anlaşılır. O ne güzellik!" Sesi, sanki Chopin'e olan tutkusunu bana anlatabilmek için Demosthenes misali, ağzına kıyıdaki bütün çakılları doldurmuşçasına takırtılıydı. Nihayet beklenen dalga da gelerek, markizin kurtarmaya vakit bulamadığı tülüne kadar ulaşıp ıslattı, sonunda markiz, Chopin'in hatırasının bıyıklarına bulaştırdığı tükürük köpüğünü işlemeli mendiliyle sildi.
  • Olduğu gibi kabul eden ve kimseden bu beklentiye girmeyen biriyseniz, belki de en çok siz tükenirsiniz. İçten içe hayal kırıklığı olan taraf olacağınızı bilirsiniz... Kimse olduğu gibi kabul etmeye yanaşmaz kimseyi, laftır o 'her hâl' hikâyesi... Gün gelir sığmadığınız ya da dolduramadığınız anlamların altından kalkamaz, 'bunu senden beklemezdim' kuyularının içine hapsolur, hayal kırıklığı olduğunuz gözlere en kırık yanınızı bırakıp karanlık susuşlarınıza çekilirsiniz. Ve 'sen çok değiştin' olur adı, sanki kalan her şey aynı gibi...
  • “Işık denilen şey karanlıktan değil, karanlık ışıktan ötürüdür. Halbuki bu semtin insanları öyle düşünmezlerdi. Karanlık mevcut olduğu için ışığa ihtiyaç vardı. Dünya yaratıldığı zaman her taraf karanlık, yani geceydi. Her zaman, kavuşacakları bir ışık, kurtulacakları bir karanlık vardı. Onlar, dünyanın apaydınlık kesilebileceğini sanki biliyorlardı.”
    Sait Faik Abasıyanık
    Sayfa 12 - Türkiye İş Bankası
  • Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı karanlık, kesif bir zulümat istila etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümata karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimal ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. "Eyvah! Şu fener, başıma beladır" dedim. Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatını gösterdi. Baktım ki: O gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise; süslü, sevimli cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahluklar ise, munis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat-ı ehliye olduğunu gördüm. "Elhamdülillahi alâ nur-il iman" diyerek

    اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ

    âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım.


    Risale-i Nur - Sözler
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Uğultulu Tepeler’i çok karmaşık duygular eşliğinde okudum. Başlarda karakterlerin kim olduğu, kimin kimle ne ilişkisi olduğunu anlamakta zorlandım. Ama bunu aştığım andan itibaren kitap çok akıcıydı. Bu nasıl bir kitaptır diye aklında soru işaretleri olanlaradır bu söyleyeceklerim. İnsanların birbirine tatlı tatlı kur yaptığı bir kitap değil bu. Aşkın belki de karanlık yüzünü gösteriyor. Bir insanı hem sevip hem nasıl nefret edebilirsiniz? Gerçekten de insan en çok sevdiğini mi üzer? Kötülük kişinin tercihi midir yoksa şartlar mı insanı kötü yapar? Okurken not aldığım bu sorular belki de kitabın özeti niteliğinde. ⠀
    ⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀
    Olayların gözlemci bakış açısıyla anlatılması okuyucuyu taraf tutmaktan alıkoyuyor. Ve Bronte, insanın hamurunda olan dedikodu dinlemek gibi bir huyunu kullanıp romanın içine dahil ediyor okuyucuyu. ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀
    Karakterlerin her biri çok gerçek. İyiliğiyle, kötülüğüyle. Aşıklar konuşurken abartılı cümleler yok ama birbirlerine olan aşkları da nefretleri de içinize işliyor. Kitabın genel atmosferi boğuk. Hatta bir ara bu boğukluk bana fazla geldi ve okumaya ara verdim.

    İleride aşık olduğum bir zaman tekrar okumayı planlıyorum. Eminim o zaman daha başka duygular yaşatacaktır bu kitap.

    https://www.instagram.com/p/BgrSR19hfPh/