• “Hiçbir gün yeni değildir bir öncekinden biliyoruz
    Eksik şafaklara karşı sarhoş
    Yaşanmadan eskimiş günlere çıkıyoruz.”


    Burası Kendini Kurtaran Kitabevi. Belki bu şehrin en eski yeri. Eskimesine müsaade edilmiş. Şu kapıyı açtığımda yüzüme çarpan koku. Nemli ve eski kağıt.. Zamanın derin izlerini taşıyan. Dersin burada icad edilmiş eskimek. Kapı. Geniş bir odaya açılır. Duvarlar. Duvar denmez bunlara. Zeminden tavana değin raflar. Raflarda. Kitaplar ve eski ne varsa. Eski fotoğraf makineleri, eski siyah beyaz fotoğraflar. Tanıdık simaların, daha önce hiç rastlamadığım fotoğrafları. Plaklar. Kasetler. Bir tahta merdiven. Raflardan istediğini alabilsin diye. Tahta tabureler. Daha yakına uzanmak için. Üst rafların birinde ince bir çingene çivisine iliştirdiği, arkasında sıralı zilleri, üzerinde eflatun renklerin hakim olduğu, Mezopotamyalı bir kadın portresi. Oval bir tabloya benzese de bunun bir erbane olduğunu söylemişti Mösyö. Üzerine işlenmiş kadın gibi Mezopotamyalı, bir çalgı. Bakkal Halim’in demesi Diyarbakırlıymış Mösyö. Belki de ordan bu erbane.

    Lakabı Mösyö. Gençten sayılır. Gözündeki minicik ve yusyuvarlak gözlüğü, kara sakalıyla tuhaf bir görünüşü vardır. Bazen kaşlarından elmacık kemiklerine değen gözlüğünü takar. O zaman pek bi tanıdık gelir. Yinede çıkaramam. Gelen turistler ona Mösyö derdi. Bizim de dilimize takıldı kaldı, diyor bakkal Halim. Çok sevilir burda. Alabildiğine garip bir adam. Yine de severim. Garip de olsa. Sivri dilli ve sevecen. Ve mütemadiyen zayıf. İpince bir dal. Saydamlaşıp bir hayalet gibi görünmez olacak sanırsın. Evini, adresini, ailesini hiçbirimiz bilmeyiz. Tam bir bilinmez. Dükkanın diğer odasında tıkır tıkır bir şeylerle uğraşır. Benim oraya girmeme pek izin vermezdi başta. Bazı günler seslerden daktiloda bir şeyler yazdığını anlardım. İçeride. Raflarda dizili bir dünya kitapla göz göze gelirdim. Sanki yazılmamış bir şey kalmış gibi ne işler bu adam içerde tıkır tıkır ?

    Bazen rafların birinden eski bir fotoğraf makinesi indirir. Boynuna asıp odaya geçer. Ben saatim dolunca kapıyı tıklatır çıkacağımı haber veririm. İçeriden çıt çıkmaz. Anlaşmamız üzre böyle zamanlarda kapıyı kitler çıkarım. Sabah döndüğümde bir parça kağıtta özenli yazısını tanırım “yokum.” Hepsi bu kadar. Üç gün sonra çıkar ortaya. Nereye gittin, desen. İşlerim vardı der. Hep işleri vardır. Kimse bilmez. Yalnızca yeni getirdiği şeylerden bir yerlere gidip bir şeyler aldığını anlarsın. Bakkal Halim’e kalsa o odadan hiç çıkmamıştır. Ya getirdikleri ? Daha önce görmediğin bir kitabın ilk baskısı, bir yazarın dostlarıyla çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı, yılların uğultusunu taşıyan bir plak.
    Bazen kendini kaptırır. Bir şeyler anlatır. Geçmişten. Ama ne onun ne benim yaşımızın yetmeyeceği zamanlar. Kuşkulandırır beni gözüyle görmüş gibi anlatması. Huzursuz eder. Gülümser sonra toparlamaya çalışır. Yani öyle oldu demek istemedim aslında. Şaşkın şaşkın bakmasana kız. Öyle olmuş demek istedim. Tamam herkes işinin başına. Görüyorsun işte kötü bir anlatıcıyım, der. İnanmam. Yaşımın yetmediği zamanlarda yaşamış ve şimdi o yılları peşinden sürükleyerek gezen bir hayalet olduğunu. Ya da belki de reankarnasyonla vücut değiştirdiğini düşünür. Huzursuz olurum. Sonra gerçeğin güvenli kıyılarına dönerim. Bu hurafelere artık çocuklar bile inanmaz.

    Burada da benim için birçok yasak vardır. Çok soru sormak. Küçük odaya izin verilmeden girmek. Bizde olmayan bir kitap sorulduğunda yok demek. Çünkü nasıl oluyorsa bir yerden bulur getirir. Sen yeterki yok deme. Her şey vardır var etmesini bilene, der. Daha birçok ufak tefek şeyle beraber, bilhassa eski kitapların tozunu almam yasaktır. Bende çok bayılmam bu hayaletlerin tozunu almaya. Mösyö kendisi alır. Küçük yumuşak bir fırçası ve küçük bir küreği vardır. Kürekte biriktirdiği tozları masada beklettiği kavanoza döker. Hissettirmemeye çalışarak onu izlerim. Kavanoza dökülen kitap tozundan sesler. Gürültülü bir meydan kalabalığının çok uzaktan gelen sesi. Kavanozun kapağını hızla. Aniden. Tekrarlardan edindiğim alışkanlıkla, daha o bana bakmadan önüme döner, başka şeyle meşgul olurum. Böylece beni belki kulakları ağır işiten, hiçbir şeyden haberi olmayan bir çalışan olarak görür.Ziyanı yok. Kavanozu alelacele küçük odaya götürür.

    Bazen bu eskimişlikle çürüdüğümü hissederim. Kolum, bacağım çürüyüp kopacak. Kısacık saçlarımın dökülmesini bile burayla beraber çürümeye yorarım. Bu uğursuz alametleri korkarak toplarım. Yine de burası benim ‘ödünç kapım’. Burada bu deli adam, namıdiğer Mösyö bana kitap onarmayı da öğretir. Böyle zamanlarda izni olur küçük odaya girmeme. Toplu mezar gibi görünür. Sayfaları yırtık, kaplarından ayrılmış kitap ölüleri yatar, odanın büyük bir bölümünü kaplayan masasında. Masanın başındaysa o çelimsiz hayalet. Bu ölü kitaplardan, hayalet kitaplar yaratır. Onlara kanatlarının pulları dökülmüş, zamanı dolmuş bir kelebek ya da dokunduğun an kırılabilecek kadar ince bir cama dokunur. Aynı özeni gösteremememden korkar. Gözü hep bendedir.

    Küçük odada. Tek bir raf durur masanın arkasında. Üzerinde kavanozlar. Fırsatını her yakaladığımda bu rafa göz atarım. Kavanozlarda biriktirdiği tozlar. Ya bazen dalgalanır hiç sebepsiz ya bana öyle gelir. İnce elenmiş çöl kumuna benzerler. Belki de kumsal. Bu adam hiç çöl görmemiştir. Belki bir kaç kez kumsal. İki duvarın birleştiği kirişte ayaklı bir pervane. Fişe takılı. Öyle eski ki çalıştığından bile. Kullandığını görmedim. Pervanenin karşısında oldukça hoş, ayaklı bir boy aynası. Aynanın kenarına sıkıştırdığı kağıtta ‘İbrahim daha kırgın, kırdığı potlardan’ yazılı. Kendi el yazısıyla. Bu sözün ne anlama geldiğini sormak istedim bir zaman. Sonra bende çağrıştırdıklarıyla kalmasına karar verdim. Aynaya iliştirilmiş eski bir resim. Bir adam ve kısa saçlı bir kadın. Adamın yüzü karalanmış. Kirişteki pervane ve karşısındaki ayna arasında ufak bir pencere. Hiç gökyüzü görmemiş. Yüzü karşı duvarların ve pencerelerin yüzünde. Kenarına, aynaya doğru toplanmış, tavandan tabana kadar bir perde. Ardı görünmeyecek kadar yeşil ve kalın. Üzerinde kitapları onardığımız büyük masada çok eskilerden kalma kitaplar. Bunları içerideki raflara hiç yerleştirmez. Hangi dilde olduklarını bilmem. Kalın kaplarında anlaşılmaz bir dilde yazılar. Mösyö’nün bunca tuhaflığından mıdır bilmem handiyse büyü kitabı diyeceğim bunlara. Kitapların yanında duran. Arada içerden sesini duyduğum daktilo. İlk zamanlar benden gizlediği oda bu söylediklerimden ibarettir işte.
    Keyifliyse bir şeyler anlatır. Benimle mi yoksa o an odada olan ama benim göremediğim bir başkasıyla mı konuştuğunu anlayamam. Hep bana Mine demesinden belki de üstüme alınamam söylediklerini. Ancak gözünü gözüme diktiğinde. Sıkça tekrarlar; bir kitap kurtarmak bir insan kurtarmaktır. Ve aslında her insan bir kitaptır. Kitaptan başını kaldırıp gözünü bana diker. Kendini kurtardın mı ? Cevap veremem. Yeniliklere kapalı oluşu, yeni hiçbir şeyden tat almayışındandır. Faydasız meşgaleler, der hepsine. Tatlıhayat kurbanı, bırak şu şeytan ayetini, kızar. Ne zaman telefonla oynadığımı görse. Zamanla kabının şeklini alan su gibi uymaya başladığım bu yerde telefonun icadını bile unuttuğum oldu. Galiba bu adam kendiyle beraber benide delirtti. Mucizelerden ve kendi zamanını 80’lerde durdurduğundan söz eder. Gururla. 80’lerden sonrası, bir şenlik masanın ardında kalan kırıntılardı. İnsanlar bu kırıntıları yaşam sandı, der. Giyimi, tavrı, zevkleri neredeyse insanı buna inandırır.

    İki gündür uzun bir yolculuğa çıkacağını söylüyor. Gidip bir hatayı düzelteceğini. Belki biriyle döneceğini. Ama bir pot kırarsa çok fazla kalamayacağını. Her şeyi bana emanet ettiğini. Mutlaka geri döneceğini.. Anlamadığı şeyden asabiyet duyuyor insan. Ve yenilmez merak. Bakkal Halim’in imalarıysa kafamı allak bullak ediyor. Küçük odanın içerisinde, başka yere açılan bir kapı arar, sonrada bu halime güler oldum. Çaresi yok. Apartman boşluğuna bakan camdan içeri girmeliydim Mösyö gitmeden. Nerden çıkıp gittiğini öğrenmeliydim.

    Bütün gün sevdiği kitapları raflardan indirdi. Belli sayfalarını okuyup durdu. Sonra gülümseyerek hepsini yanımda götüremem, hatırımda götürmeyi deneyeceğim, dedi. Nereye gidiyorsun ? Soru dilime diken gibi batsa da soramadım. Saatim dolunca hazırlanmaya başladım. Mösyö şimdi raflarda eski kitapların tozlarını topluyordu. Tekrar görüşene kadar hoşçakal, dedi. Sende Mösyö, dedim gülümseyerek. Kapıya yöneldiğimde mırıldanarak raflarına geri dönmüştü. Apartmanın etrafını dolaşıp küçük odanın penceresini buldum. Yeşil perde, pencerenin yarısını ötüyor. Yarısı açıkta. Duvarın arkasında beklemeye başladım. Bu apartmanların ardında görünmez bir güneş batarken Mösyönün ayak sesleri duyuldu. Perdenin aralığından gördüğüm kadarıyla kitap tozlarının koca bir kavanozda birleştirmişti. Pervanenin düğmesine bastı. Kadim bir uğultuyla çalışmaya başladı. Önce yavaş yavaş. Hiç ummazdım. Aynanın karşısına geçti Mösyö. Perde hareket ettiği için görüntü kesilip geri geliyordu. Bir an aynanın yüzeyi dalgalandı. Aynanın kenarına iliştirdiği fotoğrafı alıp baktı. Sonra kavanozdakileri pervaneye doğru savurdu. Tozlar Mösyö’ye geri dönmeye başladı. Daha çok dalgalandı aynanın yüzeyi. Önce elindeki fotoğraf süzülerek düştü, sonra ayakları, bacakları.. Hızlanan pervane perdeyi iyice havalandırınca, en son omuzları tuzla buz olurken göz göze geldik Mösyöyle. Elim ağzıma gitti gayriihtiyari. Gülümseyen gözleri de tuzla buz oldu. Ayna dalgalandı. İçeriye doğru büküldü. Dalgalandı, dümdüz duruldu. İçeri nasıl koştum. Odaya nasıl girdim bilmiyorum. Aynanın içine doğru eğildim bende. Peşinden. Uzattığım başım kendi başıma çarpıp geri döndü. Fotoğrafı yerden aldığımda daha önce üstü karalanmış olan yüz açık seçik görünüyordu. Hay Allah, dedim. Bak sen şu Hayalet’in yaptığına.

    https://hizliresim.com/jg87Om
  • 218 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    “ne zor zamanlar geçirdik;
    şimdi her şey biraz daha kötü
    reyonlarda kararsız kaldığı için
    yoksul olduğunu anladığımız
    henüz büyük hileler yapmayı bilmeyenlerin
    biraz daha çekingen kalmasına çabalıyorum
    çabalıyorum ki
    insanlarla anlaşmak alçaklıktır
    sözlerime fazlasıyla düşman kazanmayayım
    çünkü düşmanlarımız artık bizi öldürmek yerine
    sadece yaralıyor”
    B. Parlak

    Bozkırkurdu, Hesse’nin bize birçok şeyi anlatmak için oluşturduğu bir metafor. Bir kurt-insan ama bildiğimiz dolunay gibi muayyen bir zamanda başkalaşım geçiren bir yaratık değil, yani kazın ayağa hiç öyle değil, işler de o kadar basit değil. Çünkü görüneni anlatmak nispeten kolaydır ama görünmeyeni anlatmak, hele de ayrı bir dünya olan insanın dehlizlerine girerek doğasına dair ifşaatta bulunmak, olgulardan bahsederek dış dünyaya dair eleştiriler getirmek zekâ ve çaba gerektiren zorlardan. Hesse de elinden geldiğince bu ipi göğüsleme gayretinde bulunmuş.


    Kurgudan pek bahsetmek istemiyorum, zaten bilindik olay örgülerinin olmadığı, muğlaklığın hüküm sürdüğü bir kurgusu var. Hikâyeden çok durumun ve fikirlerin, karakter aracılığıyla yansıtıldığını görüyoruz. Ayrıca da Hesse’nin kurgularını çok sevemiyorum, benim dikkatimi çeken yan genelde fikri tarafı, sorgulayışları ve farklı bakış açısı oluyor. Bu yanlar kurguya göre hep daha ağır basıyor. Burada da durum aynı. Kitabın yarısına kadar olaydan çok yoğun bir düşünsel anlatım var ve oldukça da güzel, zihin açıcıydı bu bölüm. Yarısından sonraysa başka karakterlerin de girmesiyle olaylı anlatım ön plana geçiyor. Özellikle sonlarda simgesel, gerçeküstü bir anlatımla felsefi akış tamamlanıyor ve roman son buluyor.


    Gelelim Bozkırkurdu ve fikirlerine… Bozkırkurdu’nun kurt-insan oluşumu olduğunu söylemiştik. Kurt ve insan iki farklı yönü temsil ediyor. Harry Haller roman içindeki manifesto niteliğindeki incelemeye göre her ne kadar kurt tanımlamasıyla durumu basitleştirse de, durum aslında daha derin ve karmaşık. Ancak anlatımın anlaşılır olması için de bir nebze somutlaştırılarak anlaşılır hâle getirilmesi gerekiyordu. İnsan yönü, incelikli tarafı, sevgiyi, merhameti, nezaketi temsil eden taraf. Kurt yönüyse, kin, nefret, acımasızlık ve vahşilik gibi ilkel, dürtüsel yönü, kendinden ve yaşadığından hoşnut olmayan, uzlaşmaz tarafı temsil ediyor (Psikoloji alanına ilgisi olup, bilgisi de olan arkadaşların id-ego-süperego üzerinden de güzel bir açılım yaparak farklı bir pencere açabileceklerini tahmin ediyorum). Bunun içindir ki kurt yönü üzerine düşündüğümde aklıma yazının başında paylaştığım B. Parlak’ın şiiri geldi, özellikle de “insanlarla anlaşmak alçaklıktır” dizesi. Yalnızlık, anlaşılamama, sevgisizlik ve insanların gemisini yürütmek için büründükleri maskeler, göz yummalar, bu kurt yönü besleyerek daha keskin ve radikal hâle getiriyor. Radikalleşip bağımsızlaşan kurt yönü, ıssızlaşma yönünde adımlar atarak, bir özgürlük hali olan yalnızlığı, kendi başınalık mahkumiyetine çevirerek işleri daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Böylelikle yaşamanın pek bir anlamı kalmamış oluyor.
    “Hayatın güzel olduğunu savunanlar
    Elbette hayattan hiçbir şey anlamayanlardır” (B. Parlak)
    Halbuki anlaşıldığında, ilgi-sevgi gördüğünde, cesaretini toplayıp hayata karşı önyargılarından arındığında ise kurt ehlileşip insan yönüyle kardeş kardeş geçinecek duruma geliyor.


    Haller aslında soylu bir yaşam formundan gelen, okuyan, sorgulayan, dahice fikirler ortaya koyabilen bir yazar, yani kitaptaki tanımlamayla ‘yetenekli ve aydın’ birisi. Ama O’nu çaresiz bırakan şeyin anlaşılamamak olduğunu ve gereken cesareti gösteremeyip inisiyatif alamamanın bunalımında aktif rolü olduğunu görüyorsunuz, eğer ki O’nu biraz anlayabilirseniz. Yazar da Bozkırkurdu rahatsızlığını, ancak yetenekli ve aydın kişilerde görülebilecek çağın rahatsızlığı olarak niteliyor. Düşünsel olarak kendi çağının ötesinde giden ve haliyle de anlaşılamama lanetini yaşayan aydınların, bir sonraki çağda daha fazla insan tarafından anlaşılıp eşitlendiklerini, önceki çağda o acıyı çekenler kadar ayrımsanıp öne çıkamasalar da, yeni çağda aynı acıları çeken daha büyük bir kitlenin oluştuğundan bahsolunuyor. Yine altını çizdiğim not aldığım çok noktalar var. Mesela; orta sınıf insanın, ilahi adanmışlık ve zevkperestlik arasındaki arada kalmış ılıman yaşamı, ben’in sorumluluk mecburiyeti, mizahın gücü, ben’in bütünlüğü ve ruhun hükmü gibi daha birçok farklı, çeşitli konular üzerine düşündürücü-sorgulatıcı metinler vardı. Ayrıca Haller üzerinden birçok bölümde yapılmış sert aydın eleştirileri ve özellikle son bölümde de savaş ironisi dikkat çekiciydi. Kitabı okudukça kurt-insan metaforunu daha iyi anlıyorsunuz, anladıkça da bunun aslında basit bir dikotomi olduğunu, insan denen yapının iki farklı kutuptan oluşmaktan öte, çok daha fazla kutbun olduğu derinlikli ve karmaşık bir yapı olduğunun iyice farkına varıyorsunuz.


    Hesse’nin romanlarının otobiyografik yönü var, yazarın hayatını araştırıp, eserleriyle alaka kurdukça durum daha iyi anlaşılıyor. Bu kitabınınsa olgunluk eserlerinden olduğu, dil-düşünce-anlatım yönünden daha gür bir sesin, oturmuş, yetkin bir üslubun olduğu hemen dikkat çekiyor. Sonrasında basım tarihini kontrol ettiğimde de bunun doğru olduğunu gördüm. Eserde hâkim olan o karamsarlık ile geleceğe dair inancını ve ümidini yitirmiş ruh halinin, kitabın, Hesse’nin ruhsal problemler yaşamasına neden olan savaş döneminde yazılmış olmasıyla yakından alakası vardır diye düşünüyorum. Karakter Haller’in de o ümitsiz, inancını yitirmiş tarafı savaşla ilintiliydi çünkü. Hesse bu eserinde de karakterinin yazgısını tamamlaması için doğrudan yardımda bulunuyor. Knulp’da da benzer bir destek vardı. Knulp’a tanrısal bir telkinde bulunuyordu. Burada da dişil bir Hermann olarak Haller’e ayna tutuyor ve ona yazgısını bulduruyor. Bu durum, Özel’in şiirinde dediği “…yazgım, kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.” dizesine ne kadar da uyuyor.


    Eserin sonuna da değinip bitirmek istiyorum bu uzun bahsi. Roman ilerleyip sona doğru yaklaştıkça aklıma gelen; Bozkırkurdu’nun zor geçen bir günün ardından kasvetli bir gecede uyuyakalması sonucu tüm her şeyin bir rüya dizisi olması durumuyla karşılaşırsam çok da şaşırmayacağımı ama bunun çok klişe ve basit bir son olacağını da düşündüm (elbette ki bu kadar basit olamazdı böylesi bir kitabın sonu) ya da Arka Sokaklar’ın dile düşen repliğini uyarlayarak söylersek “Adam şizofren çıktı Rıza Baba” durumu da son için mümkündü. Rahat olun, sonunu falan söylemiş değilim bunlar sadece benim hüsnü kuruntum.

    “Nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.”
  • “Senin iznini istiyorlarsa,” dedi Charlie, “onun beynine bir şeyler yapmak için, sadece yo de. Sadece bunu de, yo. Dilimizdeki en kısa kelime ve en çok şey anlatanlardan biri.”
    “Bilgi olsun diye,” dedi Edwin, “o dilimizdeki en kısa kelime değil.” Pijamaları, bir yatak, bir su şişesi hariç her şeyinden yoksun kalmış bir halde, sahip olduğu tek şey olan uzmanlığıyla gösteriş yaparak, bu esmer, şehvetli pencere temizleyicisine karşı durmak zorunda hissetmişti kendisini. “Belirsiz tanımlık,” dedi Edwin, “basit haliyle, tabii ki, en kısa kelime. Tek bir fonem. Belirsiz tanındığın sessiz bir harfle başlayan bir kelimeden önce kullanılan halinden bahsediyorum haliyle.” Bunu söyleyince kendini daha iyi hissetti.
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • Bu öyküm bir dergide yayınlandı. Sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar.
    https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif
    ***********

    Cennet yok diye mi, yoksa hava yağmurlu diye mi cam kenarında değil kuşlar? Gerçi hava nasıl olursa olsun hep gelirlerdi. Şimdi yoklar. Cennet de yok. Ev, küçük bir cehennem artık benim için.

    Cennetim hastanede. Geçen fenalaştı. Mutfaktaydım. Bakıcısı koşarak geldi. Hacı baba, Cennet Hanım’a bir şeyler oluyor. Çocukları ara hemen gelsinler. Bir telaşla gitti. Çocukları aradım. Apar topar kaldırdılar hastaneye cennetimi. Böbrekleri iflas etmiş. Yoğun bakımdaymış.

    Gidemiyorum hastaneye. Ayaklarım tutmuyor artık. Zaten her gün birini sokuyorlarmış yanına. Ben girsem ne yapabilirim ki bu halimle. Ama son bir kez de olsa görmek isterim. Dile kolay altmış sekiz yıllık eşim. Kendimi bildim bileli onunlayım. Zaman sanki etrafında dönüyordu. O gitti. Durdu saatler. Ama evde sürekli bir hareket. Torunlar koşturuyor ortalıkta. Bağırış çağırış. Kimse de şunlara sus demiyor. Damatlar, gelinler, çocuklar. Hepsi kendi aleminde.

    Büyük kız geldi. Baba çorba yaptım, hadi ye biraz. Cennet’siz nasıl yerim? Hiç düşündüğü yok. Sen beni odamıza götür kızım. Birini daha çağırdı. Götürdüler beni odaya. Siz çıkın, dedim. Sonradan gelen hemen çıktı. Büyük kızım çıkmadı. Tepemde dikilip kaldı. Çık, dedim tekrar. Sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Çıktı. Kapıyı sertçe kapattı. Gençlerin yaşlıları anlamasını bekleyemezsiniz.

    Ceviz sandık köşede. Hala sağlam. Eskimesin diye kenarına muska bile astı cennetim. İçinde çeyizleri. Arada açıp bakar. Yaşlandık be hacı, der. Gözleri dolar. Yaşlanmayı hiçbir zaman kabul edemedi. Çok korkardı ölümden. Yerde Bünyan halısı. Kendi dokumuş. Çocukluktan itibaren dokurlardı memlekette. Her genç kız çeyizlik bir halı. Halının güzel olup olmadığına büyükler karar verirdi. Cennet’in dokuduğu halıyı görür görmez beğenmiş büyükler. Çok sevdiği anneannesi kalkıp öpmüş hatta onu. O yüzden çok değer verirdi bu halıya. Çocukları sürekli uyarırdı. Fazla tepinmeyin halının üzerinde, diye. Yine de renkleri soldu. Çiçek, böcek, aslan, geyik motifleri ile dolu üzeri. Büyükçe de bir mağara var ortada. Siyah insanlar ellerinde mızraklarla bekliyor bu mağaranın başında. Kendince bir hikaye oluşturmuş. İlk insanları anlatmış. Buna da okuduğu bir kitaptan sonra karar vermiş. Annesine, hikayenin ne olduğunu anlayan ilk insanla da evleneceğim, demiş. Dokuduğu halıyı gördüğüm an anladım hikayeyi. Annesine de anlattım. Annesinin anlattıklarını duyunca benimle görüşmek istemiş. Ne kadar mutlu olmuştum. Köyün en güzel kızıydı. Kolay değil. İyi anlaştık. Evlendik.

    Bakır başlıklı yatak. Köşede. Üzerinde bembeyaz çarşaf. Yatağın yanında iki küçük komodin. Üzerlerinde cennetimin aynaları, tarakları, kremleri. Süsüne çok düşkün bir kadın. Bir keresinde kalp krizi geçirmişti. O kadar korkmuştum ki. Allaha şükür hiçbir şeycikler olmadı. Odasına girdiğim zaman benden istediği ilk şey kremleri ve aynası olmuştu. Her yerini kokulu kremlerle kaplardı yatmadan önce. Sonra da aynanın karşısına geçip kendini izlerdi. Öyle yatardı yanıma. Ben de onun kokusuyla uyurdum.

    Yatağa uzanıyorum. Hala Cennet kokuyor. Sanki yanı başımda uyuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Bembeyaz çarşaflı yatağımızın başında, ışıl ışıl suratıyla beliriyor. Gençleşmiş. Dipdiri. Öpüyorum. Kokusunu çekiyorum içime. O ana kadar hiç duyumsamadığım bir koku bu. Ellerimi tutuyor. Gitmeliyim, diyor. Ağlamaklı. Ev sana emanet, diyor. Panikle, nereye gidiyorsun, diye soruyorum. Bilmiyorum, diyor. Gözlerimin içine bakıyor. Bakışında metanet saklı. Olmuş ve olacak şeyler için kendimizi suçlamamalıyız, diyor. Gözümden akan ılık yaşı hissediyorum. Sonra beyaz bir güvercin konuyor cam kenarına. Elimi bırakmak istiyor. Sımsıkı tutuyorum ellerini. N’olur bırak. Ayrılmak bu kadar zor olmamalı, diyor. Öyle söyleyince bırakıyorum. Beyaz güvercinin üzerine biniyor. Güvercin, cennetimi alıp gidiyor. Arkalarından bakakalıyorum.

    Oda kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Bir isteğin var mı baba? Pencereye bakıyorum hala. Güvercin gitmiş. Yanıma oturuyor. Elimi tutuyor. Bir tek küçük oğlum elimi tutar. Diğerleri hep öper. Annem iyi olacak baba, inan bana. Suratıma bakıyor. Yeşil gözleriyle. Birkaç dakika oturuyor. Susuyoruz. Sonra kalkıp. Gidiyor. Benim yaşımdaki insanların öleceği fikri. İnsanlar tarafından daha kolay kabulleniliyor. Ölmenin yaşı varmış gibi.

    Cennetim ne yapıyor acaba şimdi? Yeşil gözleri neler görüyor? Yemek yiyor mu? Öyle her şeyi de yemezdi. Ne pişiriyorlar acaba hastanede? Çocuklara söyleyeyim. Sevdiği yemeklerden götürseler. Kremini, tarağını ve aynasını da götürmek lazım.

    Sadece tuvalete gitmek için çıkıyorum odadan. Kalan zamanlarda yataktayım. Cennetimin kokusunu çekiyorum içime. Çocuklar yemek getiriyor. Özellikle büyük kızım ye, diye tutturuyor. Azıcık yiyorum. Sana da bir şey olmasın sonra. Korktuğu için mi dedi yoksa başlarına bir bela daha almak istemediklerinden mi? Suratına bakmıyorum. İnsan ne düşündüğünü suratına yansıtır illaki. Hele ki bunca sene insan suratı gören benim gibiler için bu yansımayı görmemek mümkün değildir. Ama ben kimsenin suratına bakmak istemiyorum. Bir tek Cennet’in suratını görmek. Son kez de olsa onun güzel suratına doyasıya bakmak ve kokusunu içime çekmek.

    Alıştığımdan mı yoksa çok zaman geçtiğinden mi bilinmez, yataktaki koku azaldı. Artık daha da bastırıyorum burnumu yatağa. Bulabildiğim her koku zerresini içime çekiyorum. Kulağıma çocuk sesleri geliyor. Bir dünya. Ev misafir kaynıyor. Özellikle tembih ettim çocuklara. Kimseyi almayın odaya, diye. En azından bunu anlayışla karşıladılar. Gözüm sürekli cam kenarında. Ama kuşlar hala yok. Halbuki bu ara havalar çok güzel. Nereye kaybolmuş olabilirler ki? Seslerini de duymuyorum. Bu yaşta bile kulaklarım çok iyi duyar. Cennet’in kulakları ağır işitir. Kuş seslerini duyar duymaz haber ederdim. O da yem torbasını alıp. Gelirdi pencere kenarına. Kaçmazdı kuşlar. Buna rağmen kuşları korkutmaktan çekinir. Ellerini narince uzatarak koyardı yemi. Sonra oturup. Kuşları izlerdik. Kuğurdamalarını dinlerdik. Cennet bile duyardı bu sesi. Gülerdi. Güzel suratında bambaşka bir aydınlık peydah olurdu. Ben kuşları bırakıp. Cennetimi izlerdim. Ölüm korkusunu tadardım o dakikalar. Ölümden korkmazdım. Ondan ayrı kalmaktan korkardım.

    Yeme içmeyi kestim. Bugün Cennet’siz geçirdiğim onuncu gün. Elim ayağım tutmuyor. Bedenimden bir parça eksik sanki. Elimde olsa nefes almayı da bırakacağım. Büyük kızım iyiden iyiye sinirlenmeye başladı. Yemezsen öleceksin baba. Sinirli nefeslerini hissedebiliyorum. Ses etmiyorum. Gözüm hala pencerede. Beyaz güvercini bekliyorum. Cennetimi getirir belki.
    Günden güne ev kalabalıklaşıyor. En küçük kızım ve eşi de geldi Fransa’dan. Durum ciddi olmasa niye gelsinler ki? İki senede bir ancak gelirlerdi. Çocukları da olmuş. Bak baba torunun. Diğerleri bir neşeyle bebeği seviyordu. Kokusunu almama rağmen bakamadım. Dünyanın en trajik görüntüsü yaşlı bir insanın kucağındaki yeni doğmuş bebek görüntüsüdür. Büyük kızım huysuz huysuz nefes aldı yine. Yanındakinin kulağına, İyice huysuzlaştı bu adam. Canımı sıkmaya başladı, diye fısıldadı. Duydum. Kulağımın bu kadar iyi duyduğunu bilmiyor ki. Bir gün daha nasılsın baba, diyerek geldiğini hatırlamıyorum. Bayramdan bayrama bir tek. Hepsi öyle. Ezbere söylenmiş birkaç hal hatır. Sonra çekip giderler. Bilirim, o geçirdikleri bir saat bile eziyet gibi gelir onlara. Yaşlı iki kişinin başında beklemek yorar gençleri. Baba, anne de olsa değişmez bu. Hepsi birden gülmeyi kesip odadan çıktılar.

    Hava yağmurlu. Kuşlar ondan yok. Yoksa kesin gelirlerdi. Cennet de gelir yakında zaten. Yoğun bakımdan çıkmış bugün. Çocuklar bir sevinçle söylediler. Dünyalar benim oldu. Yarın yanına gideceğim. Büyük oğlum söz verdi. Götürecek. Şimdiden çok heyecanlıyım. İnsan uzun yıllar birlikte olduğu insanı hastane köşelerinde görünce garip hissediyor. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Bu defa çok daha zor olacak. Küçük kızıma söyledim. Takım elbisemi ütüleyecek. Kravatı da hazır edin. Pırıl pırıl olsun, diye tembihledim. Mendilimi unutmayın. Fötr şapkayı da çıkarın dolaptan. Tek başıma gireceğim odasına. Dimdik. Beni güçlü görsün. O zaman ona da güç gelecek. Biliyorum. Belki cennetimi de alıp çıkarım hastaneden. Kim bilir. Sabah erkenden kalkmam lazım. Gece olsa da uyusam.

    Uyuyamıyorum. Kafamda sürekli Cennet. Onu göreceğim an. Bir aksilik olmasa bari.

    Sabaha karşı uyuyakalmışım. Bebek sesiyle uyanıyorum. Hazırlanmam lazım. Nerede bu takım? İşte orada. Ütüsüz. Fötr de yerinde yok. Daha dün tembihlemiştim halbuki. Kan beynime sıçrıyor. Zehra neredesin? Neden ütülü değil bu takım? Hemen buraya gel. Bütün vücudum titriyor. Bir kez daha bağırıyorum. Kimse gelmiyor. Yatağa oturuyorum. Gözlerim cam kenarına takılıyor. Beyaz bir güvercin. Yalnız. Gözlerini dikmiş. Bana bakıyor. Özür diler gibi bir hali var. Ayağa kalkıyorum. Güvercine doğru yürüyorum. Bir iki adımdan sonra odanın kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Gözleri kıpkırmızı. Ağlıyor. Bana bakıyor. Yutkunduktan sonra konuşacak gibi oluyor. Fırsat vermiyorum. Çık dışarı. Hemen. Kapıyı usulca kapatıp gidiyor.

    Beyaz güvercine bakıyorum. O da bana. Sonra havalanıyor. Kayboluyor. Yatağa uzanıyorum. Bulabildiğim bütün Cennet kokusunu içime çekiyorum.

    Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava pırıl pırıldı. Güneş odanın her yerini beyaza boyamış. Pencere açık. Onlarca güvercin. Önlerindeki yemi yiyor. Yanlarına gidiyorum. Kuğurdamalarını dinliyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Işığı çoğaltan beyaz bir güvercin. Üzerinde cennetim. El sallıyor. Kalbim yerinden çıkacak. Pencereden içeri süzülüyorlar. Cennetim bembeyaz kıyafetiyle sarılıyor bana. Elimi tutuyor. Hadi. Gidiyoruz. Konuşamıyorum. Güvercinin üzerine atlıyoruz. Gökyüzünde süzülmeye başlıyoruz. Gittin diye ne çok korktum biliyor musun Cennet.
  • 288 syf.
    Ey kitap! Çok sevdim ben seni! Son demlerde domino taşları gibi vesilelerin en güzideleri önüme diziliyor. Yuvasını arayıp arayıp bulamayan, gönül parsellerinde sapa kalmış, tumturaklı söz kalıplarından; içi boş sevgi duyumlarından, bana mânâsız, yavan, oldukça bunaltıcı fanus oluşturanların cümlesinden yakınarak... Şu düşsel bedende ziyadesiyle arşınlanan boşluk, başıboşluk hissinin pençelerinden canhıraş kaçmak, nefes almak sureti ve niyetiyle...

    Nefes, mühimdir. Nefsi bilmeden nefes almak ise bulunduğu yerden gafil ferdin, yaşam sahasını muhtelif bahane ve çok kere lüzumsuz, şahsî gerekçelerle daraltmasına işaret eder. Nefsi bilmede yegane şiar: "Nefsini bilen, Rabbini bilir." hadisi. Girizgâh için kâfi.


    "Biz 5 yıl mı kaldık, 5 yıl 5 yıl mıydı hakikaten? Sanki orada hiç yaşamamışız gibi." dedim. Bu telaffuzun üstünden bir gün dahi geçmeden, dünde kalan ama mânâsını nöbette istikrarı tercihe müstenid bu cümle, az sonra iktibas edeceğim sözle hakikat oklarını daha yakına, gözlerimle sapladı zihnime:

    "Bir vehim veya hayal, onu tahayyül edenin yok olmasıyla yok olur. Halbuki, kar, buz, vs. su bu şekillerde kalmaya devam ettiği sürece bekası vardır ve dışarıda mevcuttur. Mutasavvıflarca bunların mevcudiyeti duyularımıza nisbetledir. Akıl da duyulara tabidir. Şu halde âlem duyulara göre hakiki, basiret nazarına göre hayalidir." (syf. 105) Asgari bir faidedir bu, inkâr yok. Fakat ilave midir? El-hak. Elde var bir. İzafî varlık.

    Bağlantılandı: Hastalığa maruz kalıp terbiye edilmesi gerekenin ruh değil fakat nefs olduğu malumatı, terbiye meselesinde kafa yormayı da düşündürsün ki tefekkür yerine erişmekte içtenliğini konuştursun. Terbiyenin insana yüklediği ve yüklenmenin tabii bir neticesi olan o mesuliyet, o kâmil nitemi ne denli ciddi bir vakar gerektiriyormuş meğer. Gereğince terbiyeli olmadığıma dair gram şüphe bırakmadı bende bu öğretiler. İtaat kimeyse terbiye ondan. Bu işin otoritesinde sadakatin bağışlayacağı öz(ü) gürlüğe akıldan yürüneceğine, buna karşın sürecin getirisiyle aklın da amiyâne tabirle delireceğine kâniyim. Metotsuz bir otorite, varlığı hükümsüz bırakır.

    Sade yaşam vurgusunun, müşterek duyguların, zihnî ifade biçimleriyle tanımlanması elbette mutasavvıfların birbirlerinden başkalaştığı yanlarını, aslında inanç noktasındaki kabiliyet bolluğunu da ima ederek sunar bize. Kendi seviyesindekilerle samimi ilişkileri daha çok, sevginin ve muhabbetin esasları bakımından dikkatime odak oldu.

    Mutasavvıfları temsil eden, hayatlarına hakim olan biricik mefhum olan çilenin müddetinin onlara pay edilen ömrün tamamına dağıtılması, birkaç sene evvelinde belki yüreğimi sızlatan bir unsurken şimdilerde şeref nişanesi nazarımda.

    Çile... Sarayda görevli iken semâlara gönül veren, musîkisever Mevlânâ'nın ailesi hakkında çıkarılan dedikodular, çevrilen dalavereler sonunda ailesiyle Bağdat'a sürülmesi... Vücudu parçalara taksim edilen Hallac-ı Mansur, Cüneyd-i Bağdadî, Erzurumlu İbrahim Hakkı, İbn Ata gibi pek çok ilim insanının fikriyatına ve bu fikirlerin yaşamda akislerine seyirci olabileceğiniz bu kitapta hapis hayatının hür kuşu, inancını tatbik şekliyle yaklaşık 3 yıl hapis hayatı yaşayan İmam-ı Rabbâni, çilesinin bir bölümünü Mektûbat'ında şu surette dillendirmiş:

    "... Sultan (Cihangir) tarafından vaki olan engele gelince, bu durumu aziz ve şan sahibi Mevlâ'nın rızasına açılan bir pencere olarak görüyorum." (syf.107)

    Çile üstüne çile ve kalbin dokusu üzerine: "İbrahim Hakkı'ya göre Allah bilgisi (marifet-i Mevlâ) ve Allah sevgisinin (muhabbet-i Mevlâ) yeri, bütün hareketlerin kendinden çıktığı veya emir ve komuta edildiği insan varlığının hayat merkezi kalptir." (syf. 116)

    Mevla'nın muhabbeti nerededir? Kalptedir, kalptedir. Kalbi yıkan Allah'a karşı gelmiş midir? Gelmiştir, gelmiştir. Gayba giden tarîk, kalpten ayrı düşebilir mi? Kendini bilmek Allah'ı bilmekse kalbi unutana, unutturana, yok sayana itimat edilir mi?

    Rabbi tanımanın kendini tanımak/okumak (düşünmek) ve kâinatı (diğer ilimleri) bilmek/okumak ile müsâvi oluşu, insanın varlığından gayeyi, tüm alemin insana hizmet bakımından değersizliğini, eşyayı, geçiçiliği, gölgeliği ve esbabın cümlesinin yani vasıtaların kıymetten uzaklıkta direncini kanıtlamakta. Öyle görünüyor ki en büyük yanılgımız yüzeysellikte huzur arayışındayken huzurun ne olduğuna yönelik cahilliğimizden bihaber kalmamız. Öylece kalakalmamız. Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmanın incelik ve derinlikte kalpte hürmetine şahitlik etmektense imtinaya sarılmamız.

    Oysa: "Aşk korkağı cesur, katıyı hoşgörülü, cimriyi cömert vb. yapar."

    Oysa Peygamber'e zimmetlenen: "Kibir, riya, şöhret ve dünya çıkarlarından uzak sevgi ve şefkat üzerine kurulmuş davranışlar topluluğu..." (syf.121) Sahi dünya çıkarları ne demek? Dünya ve çıkarları...

    "Huzur: Gelmek, hazır olmak, vâsıl olmak, bulunmak, şehirde oturmak getirmek, gibi mânâları vardır. Istılahta huzur, kişinin Hak ile hâzır olmasıdır. Yani halktan uzaklaşmak, Hakk'ı anmak ve kalbin bu anma ile dolmasıdır. Kişi halktan uzak kaldığı nispette Hakk'ın huzurunda bulunur. Gaybet halinden sonra ortaya çıkan bu durum insan zihninin her an Allah'ın huzurunda olduğunun idraki içinde bulunmasıdır." (syf. 126-127)

    Yıllardır gönlümle birlikte dilimdedir ve yanılgılardan esirgenmekte özenliliğimdir: kavram karmaşası. Muharebe içimizde. Kusur, yumak haline getirdiğimiz nefsimizde; lâl olmasının icabına mugayir susturamadığımız dilimizde. Dile uzananda, zihnimizde, fikirlerimizde.

    Uzun yoldan geldim. Kısa bir mühlet ahirinde veda edeceğim. Fakat ideal düşüncelerinde ne pahasına olursa olsun bizi buluşturmakta ısrarına vesile sayılabilecek bir gayretin sarfa değerse oldukça iştiyaklı, yanmak pahasına kabul ederim. Kendime rağmen... Muhabbetin koyuluğuna ezelî açlık, fıtratın noksanlığından muştu salan takdirlerle tescillenmiştir. Mühürlü gönlü pür-i pak edecek bir kapıdan büyük kapı mevcut değildir yeryüzünde. Bir büyüktür her şeyden. Eşhedü!
  • Herkese merhaba.
    Bizim için küçük yapan için çok büyük bir sorundan bahsetmek istiyorum. Okunan kitapların sağdan soldan kopyalanarak alınan incelemelerinden. Bu şekildeki okurların neyi ıspat etmek istediklerini anlamış değilim ve inanın sadece kendilerini kandırmaktan öte bir şey yaptıklarını sanmıyorum.

    İki gündür iki farklı kadın arkadaşın çok güzel incelemesine rastladım. Huyum değildir art niyet aramak lakin incelemede bir alıntıya yer verilmişti ve internet üzerinden bakmak istedim. BirK ile aynı görevi üstlenmiş bir sitede alıntıyı ve incelemenin tamamını gördüm. Arkadaşa Özel Mesaj olarak yazdım ve 28 tane incelemesini sildi.

    Bugün de yine aynı sorun güzel bir inceleme ile oldu. https://1000kitap.com/hicran145k adlı arkadaşın profiline girdim ve bir tanesi kendisine ait olmak üzere yirmi altı incelemesi tamamen farklı sitelerden alıntı yapılarak sisteme yüklenmiştir.

    Kimse inceleme yazmak zorunda değildir sistem üzerinde, öyle bir şart ve koşul yoktur. Ancak başka kişilerin emeğini, fikrini ve düşüncesini çalmak ise başkaca bir şeydir. Bu hususta herkesten istirhamım şudur ki “İNCELEME YAZMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ” bunu bilmeleridir.

    Umarım bu hususta herkes daha duyarlı olur ve temiz bir çatı altında devamlılığımızı sürdürürüz.

    Arkadaşa ait inceleme “Çalıkuşu” romanına ait. #31163169

    “Kitap gerçekten zevk alarak okuduğum ve bi daha bi daha okumak istediğim bir kitaptır.Yazarın yazdığı kitaplardan en beğendiğim bu diyebilirim.Gerçekten kitabı okurken içindekileri yaşıyomuş gibi hissediyor insan.En önemlisi de bu ya;kitapları hayal kurarak okumak bambaşka birşey,ve benimde hayal kurarak okuduğum kitaplar arasından en güzeli bu kitaptı....”

    Ve diğer sitelerden aldığı incelemelerden birkaç örnek.

    Yeraltından Notlar #38611452

    “"CANLI HAYAT"
    Bu incelemeyi yazmak ve burada paylaşmak çok ama çok riskli aslında o kadar çok kişi okumuş o kadar çok inceleme ve alıntı var ki. Yine de bir de benden okuyun istedim:

    “İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik, genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep. Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz. Yakında bir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri olarak dünyaya geleceğiz.”

    Varoluşun her sorgulanışı yeni bir pencere açmak çabasının bir parçası. Dünya ve tarih değiştikçe bu kavramlar değişiyor. Her zaman diliminde başka başka kavramlar ile sınanıyoruz aslında. Mutluluk, huzur, güven, iyilik ve kötülük kavramsal olarak belli bir kesinliği olacağını düşündüğümüz tanımlar. Oysa hiç birinin asla bir kesinliği olmadı. Kültürel ve coğrafik bir bileşeni olduğu gibi sosyo-ekonomik bir paydası da daima var oldu.
    Bir birikimin yani kültürel ve sosyolojik birikimin üzerine doğan bizler için iyi genelde normal ve çok olan içinde sunuldu. İsteklerimizin bir cetvel ile ölçmek veya bir metot oluşturmak mümkün olsaydı bunu bilim ve teknolojik gelişme ışığında yapardık eminim. Oysa mümkün değil ama toplumsal yaşam bir norm dayatıyor daima bize. İsteklerimiz bu norm içinde kalınca yasal ahlaklı ve kabul edilebilir oluyor. Ama biz dualist bir çelişkinin içinde varlığımızı sürdürüyoruz:

    “...zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız. Hatta yaşamdan öylesine kopuğuz ki, gerçek “canlı hayata” karşı adeta tiksinti duyuyor, bize hatırlatılmasına dahi katlanamıyoruz. Öyle bir hale gelmişiz ki, gerçek “canlı hayat” bize adeta bir iş bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz. Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir? Bunu kendimiz de bilmeyiz. Kaprislerimiz, isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı çıkarız. Biraz daha fazla serbestlik vermeyi, ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar vesayet altına girmeye can atarız.”

    Elbette bu çıkarımları yaparken yaşadığımız şartlardan bize kalanlarla yaparız. Gözlem yaparız hayatı herkes ve her şeyi. Gözlemler sonucu çıkan her bilgi kırıntısını yaşamımız ve kültürel birikimimizle harmanlarız. Öfke ile sevinç ve ya hayal kırıklığı ile yoğrulmuş bir sürü cümle çıkar ağzımızdan. Bu cümleler bir çok insan için gerçek bir sürüsü için abartı bir o kadarı içinse safsata olabilir. Acıyla harmanlanmış gerçek hayat, tutunmak için sağlam bir zemin olmaktan çok bir zemindir eni kökü. Baktığımızda gördüğümüz her şeyi yere yakın yerden uzakta görürüz bu zemin bağlamında.
    Yazıldığı dönemin üzerinde bir gözlem sonucu ortaya çıkan bir eser kitap. Bir anti kahraman söylemleri gibi algınlanma ve bu nedenle çok anlaşılmama ihtimali olan bir kitap. Ve nitekim öyle de olmuş döneminde çok eleştiri alan bu kitabı Nietzsche bir vahiy olarak nitelendirmiş. Kendi döneminin çok üzerinde gerçekten bu kitap. Bir popüler ikon bile olsa okumaya değer bir sürü niteliği var bu kitabın. Olaylara bakışı ve insan kavramını doğasını kökünden ele alıp incelemiş. Sanılanın ve kabul edilenin aksine insan doğasının kötü işe yaramaz yanlarını da insanın bir parçası olarak nitelendirmiş. İsteklerimizin ve yaptığımız eylemlerin daima bizim çıkarımız doğrultusunda olduğunu iddia etmek ne kadar doğrudur sorusuna bu doğanın yapısı ile açıklıyor yazar. Bir de şu soruyu soruyor; bugüne kadar yaptığımız eylemler bazında biz daima kendi çıkarımıza uygun mu davrandık?
    Keyifli okumalar!”
    İncelemenin alındığı site https://www.neokur.com/...meleri&inc=78089

    Aynı Yıldız Altında adlı kitaba yazdığı inceleme #35823813
    “Hayatımda okuduğum en overrated kitap kendisi....

    Şuna açıklık getireyim, John Green bayıldığım yazarlardan biri. Adam ne yazsa okurum. Gerçekten çok başarılı kitapları var ama iş AYA’ya gelince biraz soğuyorum diyebilirim.

    Çoğunuz kitabı okumakla kalmamış, filmi de izlemiştir diye düşünüyorum. Linç yeme olasılığımın yüksek olduğunu da biliyorum fakat bu kitapla ilgili çok güzel yorumlar yapamayacağım. Tamam arkadaşım anlarım seversin, beğenirsin ama böyle basit bir kitabı neden göklere çıkartırsın ki? Dram istiyorsan ben sana çok daha güzel kitaplar önerebilirim. Hem en azından daha gerçekçi (Burçak Çerezcioğlu || Mavi Saçlı Kız) bir kitap okumuş olursun. Kitaba dair hatırladığım en net şey Tamam zımbırtısıydı. Ayrıca okuduğum en basit dile sahip kitaplardan birisiydi.

    Anlayacağınız, aldığı yorumları hak etmediğini düşündüğüm bir kitap. İlla okuyacağım diyorsanız pdf falan okuyun, para vermeyin.”

    Yayımlandığı orijinal site https://lauraningunlugu.wordpress.com/...abartilmis-kitaplar/

    Gerisini siz duyarlı okurlara bırakıyorum.
    Sevgi ile kalın.