• Kitabı dün bitirmiş olmama rağmen etkisi altında öyle kaldım ki bir şeyler söyleyecek,değerlendirecek kafaya yeni eriştim diyebilirim.

    Kitabın sıfatı kesinlikle ''SARSICI'' ..

    Okuduğum ilk Coelho kitabı . Uzun zamandır okumak istediğim ve beklentiyi çok yüksek tuttuğum bir kitaptı ve beklentim kitabın yanında solda sıfır kaldı.

    Muhteşem,inanılmaz gibi klasik ifadelerle yorumlamak istemediğim özel , etkileyici , sarsıcı bir kitap .

    Kitabın giriş cümlesiyle girdiğim o karanlık tünel ; her satırla beni daha da karanlığa sürükledi. Coelho öyle cesurca , öyle sert ve gerçekçi bir dil kullanmış ki çoğumuzun düşünmeye bile korkacağı şeyleri beynimize kolayca ve korkusuzca yerleştiriyor. Altını çizmeye kalktım ve nerdeyse her yerini çizdim.

    Kitabı olgun , düşünceye açık bir kafayla okursanız ; Tanrı ile ilgili sorgularına,ifadelerine,çeşitli suçlamalarına çok da takılmazsınız ki zaten öyle de okumalısınız. Kelimeler aracılığıyla tanrıyla dans ettiği satırlarda büyülendim , ''acaba'' dememek elde değildi .

    Deliliğin ayrıcalığını tattım , her satırı yanıbaşımdaki Veronika ile birlikte okudum.

    Umarım bir gün Ljubljana'daki o ünlü heykeli de görürüm :)

    Teşekkürler Coelho . Sırada Simyacı var ...
  • "Etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında "ölürüz". .
    Konuşanların "sırrı" yoktur ..
    Ve hepimiz konuşuruz ..
    Kendimize "ihanet"eder ,kalbimizi "teşhir" ederiz ..
  • Bu kadar hassas değildim sizden önce Feyza hanım, inceliklerinizle ne yaptınız bana böyle?

    Bazı arkadaşlar hatırlayacaktır, birkaç hafta önce Türk öykücülüğü için "Neler kaçırıyormuşum ben?" dedirten bir yazarla tanıştığımdan bahsetmiştim, sayın Yalçın TOSUN. Yazarın kitabını, hikayelerini, üslubunu o kadar övmüştüm ki, bazı arkadaşlarım şaşırmıştı bu halime. Şaşkın arkadaşlarım, daha fazla şaşırtacağım sizi, çünkü bu kadın, bu kitap, bu öyküler bir harika!

    Feyza HEPÇİLİNGİRLER hanımefendi Türk dili konusunda bir uzman. Temelden yetişmiş ve bu alanda ülkemizin en iyi üniversitelerinden İstanbul Üniversitesinde eğitim almış. Hem eğitmen, hem öğretmen, hem yazar. Kısaca Türk diline sevdalı bir isim. Bu sevdası o kadar büyük ki, çocuklar, öğrenciler, gençler, yetişkinler, kısaca her bir kesimi Türkçe ile tanıştırmayı, Türkçeyi sevdirmeyi kendisine görev bilmiş. Bu yazma işini ne kadar ciddiye alarak ve ne kadar severek yaptığını öykü, oyun, roman gibi birçok türde eser vermesinden anlayabiliyorum. Zaten bu şekilde düşünen sadece ben olmasam gerek birçok kitabı ödüllü. Okuduğum Eski Bir Balerin isimli öykü kitabı da Sait Faik Hikaye Armağanı'na layık görülmüş, iyi ki de görülmüş.

    Bu kitaba sahafta, "kelepir kitaplar" bölümünde rast geldim. Kitap o kadar ucuzdu ve benim o kadar çok para harcayasım vardı ki kıydım 1 lirama ve aldım:) Ahhh ne büyük şans, iyi ki almışım!

    Yazarı, kitabı, üslubu anlatmaya nereden başlasam, hislerime hangi kelimeleri tercüman etsem bilemiyorum.. İçimde, varlığından haberdar olmadığım hislerimin üstünde dolaşan, onların içinde kıvranan minik bir solucan var sanki. Konaklayacağı yeri tespit edince peri masallarındaki gibi bir anda şekil değiştirip fil oluveriyor, ağırlığıyla organlarımı sıkıştırıp kalbimi eziyor. Nedeniyse basit sanırım: Bu hikayelerin hepimizin hikayeleri, ya da şöylesi daha doğru olur “hepimizin görünmeyen hikayeleri” olması. Hani bazen büyük bir acı yoktur ortada, hatta belki acı bile yoktur ama anlatılan o hikaye, o hayat parçası, o anı içinize hüznü çörekleniverdirir ya, hah işte tam da öyle bu hikayeler. Boğazınız düğümlenir, gözleriniz dolar, dolu dolu değil ama süzülerek gözyaşları yanaklardan dudaklara iner. İsteyerek olmuyordur belki, hatta farkına dahi varılmamıştır ancak karşınızda olmayan, hayatınızda yer almayan birisinin enerjisi, iyisiyle kötüsüyle içinize bir nehir gibi akıverir.

    Sonra bir bakmışsınız..

    Akvaryumda ölen balığa bakarak kendi ölümünü düşünen eski bir balerin olmuşsunuz,

    Otuz yıllık evliliğinde güçlü erkek kolların kendisine sarılmasına hasret kalan elli yaşında bir genç kadın olmuşsunuz,

    Daryerlerin sıkıntısını bilen yeni özgür bir mahpus olmuşsunuz,

    Darbe zamanlarında evladının eve gelmeyeceğini yabancılardan öğrenen ana baba olmuşsunuz,

    Kitabı satmayan bir yazar olmuşsunuz ya da,

    İstemediği birisiyle evlendirilen ama her an, her dakika “o”nu bekleyen bir al yanaklı gelin olmuşsunuz,

    Yollara özlem duyan, otobüs dinlenme yeri k-arsonu, orta boylu, çakır gözlü Ahmet olmuşsunuz,

    Ürkü kuşları içindeyken ameliyata girerek uzmanlığını ispatlayacak bir doktor olmuşsunuz,

    Analığı yemyeşil bir dal, bereketli bir ağaç gibi yaşayan anne olmuşsunuz,

    Düzen eleştirisini anlatan bir masalın leylakları olmuşsunuz,

    Yollarını gözlediğimiz askerlerimizden biri, bir kınalı kuzu olmuşsunuz.

    Kısacası öykülerdeki ayrıntılarda gizlenmiş “incelikler” tarafından ele geçirilerek yerle bir olmuşsunuz.

    Bunların hepsi sayesinde yaşama ile ölmeyi, sevda ile nefreti, beklenti ile hayal kırıklığını, tanıdık acılar ile tanımadık hüzünleri içinize davet edebilirsiniz. Artıdan, öyküleri okudukça belki de yazarımızın güzel ve üretken ve bir o kadar da saf Türkçesi heybenize yeni kelimeler eklersiniz.

    Kadınlar iyi ki var ve iyi ki yazıyorlar. İyi ki bu kadar hassaslar ve bizi hırpalayan incelikleri bu kadar iyi biliyorlar. Ve ne kadar şanslıyım-belki de şanslıyız-ki bu kadınlardan bir tanesi de benim ülkemde, benim dilimde yazıyor.

    Yazarı ve kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. İncelikleriniz bol olsun efendim. Keyifli okumalar.
  • Allah’ın muhafazasını isteyen…
    عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رضى الله عنه كُنْتُ خَلْفَ النَّبِىِّ صلى الله عليه و سلم يَوْمًا فَقَالَ يَا غُلاَمُ اِنِّى اُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ اِحْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ اِحْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ اِذَا سَاَلْتَ فَاسْاَلِ اللَّهَ وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ وَاعْلَمْ اَنَّ اْلاُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى اَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَىْءٍ لَمْ يَنْفَعُوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ وَ اِنِ اجْتَمَعُو عَلَى اَنْ يَضُرُّوكَ بِشَىْءٍ لَمْ يَضُرُّوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ رُفِعَتِ اْلاَقْلاَمُ وَ جَفَّتِ الصُّحُفُ

    Hz. İbn-i Abbas (r.a) diyor ki: Ben bir gün Nebi (sav)’in terekesinde idim. Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey evlatçığım! Sana bazı kelimeler öğreteceğim. Allah-u Teâlâ’yı muhafaza et ki, Allah da seni muhafaza etsin. Allah-u Teâlâ’yı muhafaza et ki, O’nu sana yönelmiş bulasın. İstediğin zaman yalnız Allah’tan iste. Yardım dileyeceğin zaman da yalnız Allah’tan yardım dile.

    Bil ki! Eğer bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa, Allah’ın senin için yazdığından başka sana fayda veremez. Ve eğer bütün ümmet sana zarar vermek için toplansa, Allah’ın senin için yazdığından başka sana zarar veremez. Kalemler kaldırıldı ve sayfalar kurudu.

    Sevgili kardeşim, kim Allah’ın muhafazasını ister ve Allah’ın hıfzının gölgesi altına girmeyi murad ederse bu hadise dikkat etmelidir. Zira bu hadis, Allah’ın muhafazası altına girmenin yolunu göstermektedir.

    Hadisimizi İbn-i Abbas (r.a.) Hazretleri nakletmektedir. İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki:

    كُنْتُ خَلْفَ النَّبِىِّ صلى الله عليه و سلم يَوْمًا “Ben bir gün Nebi (s.a.v.)’in terekesinde idim.” فَقَالَ “Dedi ki: ” يَا غُلاَمُ “Ey evlatçığım!” اِنِّى اُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ “Ben sana bazı kelimeler öğreteceğim.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu kelimeleri İbn-i Abbas Hazretlerinin zatında aynı zamanda bizlere de öğretmektedir. Bu sebeple, Efendimiz’in öğreteceği bu kelimelere son derece dikkat kesilelim.

    اِحْفَظِ اللَّهَ “Allah’ı muhafaza et!” Elbette Allah’ın zatı muhafazadan müstağnidir. Burada kastedilen muhafaza: Allah’ın dinini muhafaza, Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı muhafaza, Allah’ın Resulü’nün sünnetini muhafaza ve Allah’ın isminin şerefini ve izzetini muhafaza gibi manalardır.

    Evet, “Allah’ı muhafaza et!” Peki, biz Allah’ı muhafaza ettiğimizde, Allah bize nasıl muamele edecek? İşte hadisin devamı: يَحْفَظْكَ “Allah da seni muhafaza etsin.” Demek kim Allah’ın muhafazasını isterse, ilk önce Allah’ı muhafaza etmelidir. Yani Allah’ın dini için, kitabı için, Resulü’nün sünneti için fedakârlık yapmalı ve onların muhafazası için çalışmalıdır.

    Hadisin devamında Efendimiz (s.a.v.) yine aynı emri tekrar ediyor: اِحْفَظِ اللَّهَ “Allah’ı muhafaza et!” تَجِدْهُ تُجَاهَكَ “Allah’ı sana rahmetiyle, ihsanıyla, keremiyle yönelmiş bulasın.” O hâlde kim Allah’ın kendisine cemalî isimleriyle muamele etmesini isterse, ilk önce kendisi Allah’ı muhafaza etmelidir.

    Demek hadisin bu bölümüne kadar iki şey öğrendik:

    1- Allah’ı muhafaza edeni Allah da muhafaza eder.

    2- Allah’ı muhafaza edene Allah rahmet ve keremiyle muamele eder.

    Hadis-i şerifin devamında Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

    وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ “İstediğin zaman yalnız Allah’tan iste!” وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ “Yardım dileyeceğin zaman da yalnız Allah’tan yardım dile!”

    Evet, Allah’tır her sesi işitip cevap veren. Ve yine Allah’tır her istenilen şeye kâfi gelen. Allah’tan başka kim var ki sesimizi işitsin, bize merhametiyle muamele edip istediğimizi bize ihsan etsin? İşte bu sırdandır ki, Efendimiz (s.a.v.) sadece Allah’tan istemeyi ve ancak Allah’a sığınmayı bizlere emretmiştir.

    Efendimiz (s.a.v.) hadislerine şöyle devam ediyor:

    وَاعْلَمْ “Bil ki!” اَنَّ اْلاُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى اَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَىْءٍ “Eğer bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa” لَمْ يَنْفَعُوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ “Allah’ın senin için yazdığı ve ezelde takdir ettiği menfaatten başkasını sana ulaştıramaz.”

    Yani bütün hayırlar, bütün menfaatler ve bütün iyilikler ancak Allah’ın elindedir ve O’nun takdiriyledir. O istemese, bütün insanlar ve cinler hatta bütün mahlukat toplansa, en ufak bir menfaati bizim için yaratamaz. Bir damla suyu, bir tek başağı, bir nefesi bize ihsan edemez. Bu sebeple, hangi hayır olursa olsun, hangi elden ve sebepten gelirse gelsin, o hayrın asıl sahibi Allah’tır ve O’nun izni ile bize ulaşmıştır. Şükür ve hamda ancak O layıktır.

    وَ اِنِ اجْتَمَعُو عَلَى اَنْ يَضُرُّوكَ بِشَىْءٍ “Eğer bütün ümmet sana zarar vermek için bir araya gelse” لَمْ يَضُرُّوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ “Allah’ın senin için yazdığı ve sana takdir ettiği şeyden başka sana hiçbir zarar veremez.”

    Yani menfaat Allah’ın elinde olduğu gibi zarar da Allah’ın elindedir. Zararı da ancak O yaratır. Eğer bütün insanlar ve cinler bir araya gelse ve bize zarar vermek ve bizi helak etmek istese, ancak Allah’ın ezelde yazdığını bize ulaştırır. İşte bu sırdandır ki, Cenab-ı Hak Tevbe suresinde Peygamberimiz’e şöyle emrediyor: “De ki! Allah’ın yazdığından başkası bize isabet etmez. O da bizim Mevlamız’dır.” Yani bizim hakkımızda hangi hükmü verirse versin, bizim sahibimizdir, bizim dostumuzdur. Bize düşen, O’nun bizim hakkımızdaki hükmüne razı olmaktır.

    رُفِعَتِ اْلاَقْلاَمُ “Kalemler kaldırıldı.” Yani kader defterlerini yazan kalemler kaldırıldı. Artık menfaat ve zarar, takdir-i hüda ile ezelde tespit edildi. وَجَفَّتِ الصُّحُفُ “Sayfalar da kurudu.” Yani kader kalemi kaldırıldığı gibi, ilahî takdirin yazılı olduğu sayfalar da kurudu. Artık hiçbir hüküm değişmez.

    Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Eğer kader kalemleri kaldırılmış ve sayfalar kurumuş ise, biz kaderin mahkûmu olmuyor muyuz?” Bu sorunun cevabını Marmara Eğitim olarak hazırladığımız “Kadere İman” setine havale ediyoruz. Dilerseniz http://www.ilmedavet.com sitemizden “Kadere İman” eserini ücretsiz indirebilirsiniz. Sorunun cevabı mezkûr eserde verildiğinden biz şu anda bu kapıyı açmıyoruz.

    Şimdi hadis-i şerifte anlatılan noktaları şöylece maddeleyelim:

    1- Allah’ı muhafaza edeni Allah da muhafaza eder.

    2- Allah’ı muhafaza edene Allah rahmet ve keremiyle yönelir.

    3- İstediğimiz zaman Allah’tan istemeli ve sebeplerle gelen nimetleri Allah’tan bilmeliyiz.

    4- Yardım dileyeceğimiz zaman da yalnız Allah’tan yardım dilemeli ve sebeplerle gelen yardımı yine ondan bilmeliyiz.

    5- Ve bilmeliyiz ki, bütün ümmet menfaatimiz veya zararımız için toplansa, ancak Allah’ın bizim için takdir ettiğini bize ulaştırabilirler. Bundan başka bize ne faydaları olur, ne de zararları. Zira kader defterini yazan kalemler kaldırılmış ve sayfalar kurumuştur.

    Dilerseniz hadisimizi şöyle bir dua ile toplayalım. Ya Rab! Bizleri dinini, kitabını, Habib’inin sünnetini ve ismini muhafaza edenlerden eyle! Ve bu muhafazaya mukabil sen de bizi muhafaza et ve rahmetinle bize yönel! Ancak senden istemeyi ve ancak sana sığınmayı bizlere nasip et! Ve bize öyle bir iman ver ki, menfaat ve zararın ancak senin elinde olduğunu bilelim ve sadece senin dergâhında zelil olup nimeti senden isteyelim, zarardan dolayı da sana sığınalım. Âmin! (Tirmizi)
  • Devasızlığa bir isim kadrosu bulmaya meraklıyızdır ve isimler icat ederek,felaketlerimizin üzerinde asılı aydınlıklarda bir hafifleme ararız.Kelimeler merhametlidirler:Narin gerçekleri bizi kandırır ve teselli eder.
  • Yazarın deneme türünde okuduğum ilk eseri Yoksulluk Kitabı; Mustafa Kutlu'nun 1996-2003 yılları arasında gazetede yazdığı yazıları toplayarak oluşturmuştur. Kitapçıda elime aldığımda kitabı, açtığım ilk sayfada karşıma çıkan ilk şu cümlesi almama sebebiyet verdi.
    "Yolda yalnız yürürken kendi kendine konuşan insanların sayısı artıyor. Adam herhalde içinden çıkılmaz hesaplar içinde ki; bir yandan anlaşılmaz kelimeler mırıldanıyor, bir yandan eliyle, parmaklarıyla sayı işaretleri yapıyor...." diye devam eden söz dizisi. Çevremize baktığımızda yazarın dediği gibi yürürken bile birçok insan bir hesap bir kitap derdinde. .
    Köşe yazılarında sürekli yoksulluğa vurgu yapan Mustafa Kutlu bizi izbe harabelerde, naylon çadırlarda, barakalar ve dahi yaşanılması insan sağlığı açısından sakıncalı olan yerlerde yaşam mücadelesi verenlerin penceresine bakmamızı istiyor..
    Diyor ki; "Bir niyet bir haber bir adım. Bir gülüş, bir kucak, baş yaslayıp ağlanacak bir omuz, bir gölge, bir nefes, bir sığınak" olalım istiyor.
    Bizi bekliyorlar.
    Onlara kanat olmak ümidiyle.. Hayırlı günler..
  • "O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı."

    Bir şeyler anlatmaya sanırım bu cümle ile başlamak en güzeli, çünkü yazarla ilgili kitaptan sonra düşüneceğiniz tek şey bu oluyor. Öncelikle şunu söyleyeyim Orhan Pamuk’tan çok güzel kitaplar okudum, gerek arayış olsun, gerek aşk olsun ama ben Orhan Pamuk'u tam anlamıyla Kar'da tanıdım. Görüşünden tutun, kaleminin inceliklerini daha net anladım. Bu kitaptan sonra sonuna kadar iddia ederim ki, hümanist ve tarafsız birini mi okumak istiyorsunuz, alın size Orhan Pamuk alın size Kar.

    Orhan Pamuk un belki de okuduğum en ağır romanı diyebilirim, bunu söyleme amacım, boş kurgu ya da laf kalabalıkları olmasından değil, bilgi birikimi olaylar arası bağlantılarının kuvvetli olmasından dolayı. Bir satırın bile ince ince okunması gerektiği için bu ağırlık. Bir sayfa okuyup üç saat araştırma modunda hissediyor insan sürekli.
    Açıkçası kitaba başlamadan önce bu derece sonuna kadar heyecan, araştırma ve merak içerisinde okuyacağımı düşünmemiştim. Kar ile beni tanıştırdığı, özellikle de Orhan Pamuk ile tanıştırdığı için sevgili mithrandir21 | Uğur a teşekkürü borç bilirim.

    Ne deniz var ne dalga, Kars’ın donduran soğuğunda hayatın gerçeklerini kar taneleri ile yüzünüze vuran çarpıcı, kışkırtıcı bir roman var.
    Kısaca romanın nasıl başladığından bahsedecek olursam, Gazetede köşe yazarlığı yapan ve sürgünden sonra Frankfurt’a giden kahramanımız Kerim Alakuşoğlu namıdiğer Ka, yıllar sonra Türkiye’ye dönmeye karar verir. Bu sefer değineceği konulardan biri Kars’ta meydana gelen kadın intiharlarına farkındalık yaratmak, sebeplerini tüm objektifliği ile göz önüne sermektir. Karşılaşacağımız kişiler de, din siyaset ve devlet istismarcıları oluyor. Ka’nın soluğu Kars’ta alıp, daha önceden aşık olduğu kadının aile oteline yerleşerek şehrin ileri gelenlerinden tutun emniyetine kadar bilgiler toparlamaya başlaması ile Kars turumuz başlıyor.

    O kadar çok ele alınacak noktalar var ki, ‘’Ermeni, ülkeyi sattığı için Nobel ödülü aldı, bu adamı okuyan, savunan bu toprakları terk etsin’’ denilen adam ‘’demokrasi’' kelimesini, çoğu insanın gösteriş malzemesi olarak kullanmasının yanında, yazdıkları ile demokrasi ve eşitliğin hakkını verebilen bir yazar. Sayfalarca, türbanlı oldukları için üniversiteden yaka paça çıkartılan öğrencilerin savunulmasından tutun, başörtüsünü siyasi simge haline getirip insanların manevi olarak taktığı örtünün, taraf belirtmek için kullanılmasına kadar, bu ülke topraklarında Türk olsun Ermeni olsun, Yunan olsun Kürt olsun, İnançlı olsun inançsız olsun tüm öldürülen insanların yaşadıkları zulümlerine, kandırılmalarına kadar, taraf gözetmeksizin objektif olarak anlatıldığı satırlar var. Bir sayfada insanların Allah’a inanmamasının ardındaki sebepler ile ateizm ele alınırken, diğer sayfada Allah inancının kuvvetini, bir sayfada dindarların mücadele sebebini okurken, diğer sayfada ‘’İslamcı’’ görünen kişilerin siyasi güdülerini okuyorsunuz.
    Bizler- onlar gibi ötekileştirilmiş kelimeler yerine, kendiniz o kişilerin yerine geçip objektif bakabiliyorsunuz.

    Orhan Pamuk, bu kitabı ile ilgili ‘’benim tek siyasi kitabım’’ demiş. Bence bir kitap siyasi olacaksa Kar gibi olmalı. Ne muhalif olup iktidarı yerden yere vurmuş ne iktidar olup muhalefeti yerden yere vurmuş. Herkes olup herkes gibi bakabilmiş. Siyasi kitaplar, insanların kişisel dürtülerini göz dağı vererek satırlara dökmesi için değil, topluma, devlete, insanlığa eşit bakılabilmesi için yazılmalı, ki Orhan Pamuk bunu mükemmel bir şekilde başarmış.

    Bir röportajında ;
    - ‘’Bu bir politik roman mı?’’ Diye sorduklarında
    ‘’Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım’’ demiş, aynen de söylediği gibi yapmış.

    İncelememi Orhan Pamuk'un Kar kitabı için söylediği cümlelerle bitirmek istiyorum.

    ‘’Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim.’’

    Sen hep yaz Orhan Pamuk !