• İnsana sunulan en büyük ayrıcalıklardan biri ‘lisan‘. Lisanın doğal uzantısı ise ‘yazmak‘. Dolayısıyla ‘okumak‘. Bilgiye çevrilen tecrübeleri yaymak için eşsiz, benzersiz ve gayet pratik bir yöntem.

    Matbaanın icadına dek bilgiye sahip olmak, okuyabilmek, bilgi edinmek sadece küçük bir azınlığa tanınmış bir haktı. Kitaplar hattat denen uzman yazıcılar tarafından elle ve epey uzun süren, zahmetli bir çabayla yazıldığı için hem sayıca az hem de bedeli açısından sıradanlar için hayli ulaşılmazdı (Matbaanın mucidi Johannes Gutenberg’in bastığı ilk eserlerden birinin İncil olması boşuna değildi. Zira o dönemde Hristiyanların çoğu okuyamadığı bir kitabın buyruklarına iman ediyor; bu da ‘kitabı elinde tutan’ ruhban sınıfına ‘doğal’ bir üstünlük sunuyordu).

    Zamanda hızla bir yolculuk yapıp günümüze geldiğimizde mevcut şartları o günle mukayese etmek neredeyse imkansız. Bilgi bugün kitaptan dergiye, internet sitesinden elektronik yayınlara kadar birçok formda mevcut, ulaşılabilir, bol ve tarihte hiç olmadığı kadar ucuz; hatta kimi zaman ücretsiz.

    Fakat bu bolluğun karşısında bugün çok daha güçlü iki engel var: ilgi (dikkat) ve zaman. rili – ufaklı ekranlarda sosyal medyadan akanları hipnotize olmuşçasına takip etmeye çalışan insanlardan her şeyi bir kenara bırakıp, bir koltuğa çakılıp, saatler boyu bir şeyler okumasını beklemek kolay değil. Ama bilginin güç olduğunun her fırsatta yüzümüze çarpıldığı bu devirde, güce sahip olmak isteyenler için ne yazık ki başka da bir seçenek yok.


    Kimi zaman kulağımıza çalınan ‘kapanan kitapçılar’ haberleri bu güce inanmadığımızı mı gösteriyor peki? Bence, hayır. O çok daha karmaşık bir kapitalist denklemin doğal sonucu bence. Dahası, Türkiye’nin yarısı kitap okumadığını söylerken, ihtiyaç listesinde kitap 235. sırada yer alırken kitapçıların ‘Yeni Çıkanlar’ raflarında ömür boyu okuyamayacağımız kadar çok kitabın yer almasını nasıl açıklayabiliriz? Demek ki (küçük de olsa) bir grup bu okuma işini başarıyor.

    İşte bu yazıda bu küçük azınlığa dahil olmak isteyen çekimserler için fikir ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Alışkanlıklara hükmetmek
    Öncelikle kitap, dergi, makale, web sitesi farkı gözetmeksizin okuma denen eylemin bir sonuç (ya da en hafifinden bir araç) olduğunu anlamak gerekiyor. Yani okumak denen şey bir arayışın sonucu. Kökeni ise merak. Bilmeye yönelik istek.

    Bu bağlamda en çok belirli bir ilgi alanı olanlara imreniyorum. Epey gayret ettiysem de ben öyle olamadım. (Sebebini bilemediğim, infomanya derecesinde arsız, hudutsuz bir merakım var. Gergedanların boynuzu da cep telefonumun işlemcisinin ayrıntıları da neredeyse eşit oranda ilgimi çekiyor. Bir konuda uzmanlaşmanın kıymetini anlıyor fakat kendime uyarlayamıyorum. Belki de ilgimi en çok neyin çektiğini arıyorumdur; kimbilir?) Çeşitli sebeplerle okuma ile ilgili sorunlar, zorluklar yaşayanlardansanız işe öncelikle meraklarınız konusunda kendinize sorular sorarak başlamalısınız.

    Neye merak duyuyorsunuz? Neyi bilmek hayatınızı değiştirirdi? Zamanında neyden haberdar olsaydınız hayatınız farklı olurdu? Geçmişte yaptığınız hataları önleyecek bilgi neydi? Hayalini kurduğunuz hayat için neyi öğrenmeniz gerekecek?

    Bu soruların cevapları öğrenme açlığınızı tetikleyip, iştahınızı körüklemeye başlayacaktır. Daha fazla detaya girip uzatmak istemiyorum ama bu safhanın neden önemli olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır.

    Cevaplara ulaştıktan sonra işiniz kolay. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde elinizde belirecek reçetedeki ilaçları satan eczane sayısı bu kadar bol değildi.

    Mesele kitap okumak değil, ‘okumak’ (öğrenmek)
    En sık karşılaştığım hata kitap okumayı (yeni akımdaki karşılığıyla) pilates yapmayla karıştırmak. Derdimiz bir kitabı elimize alıp okumak değil, bir bilgiye erişmek. Dolayısıyla en başta bunun geleneksel, basılı bir formda olması şart değil. Şahsen cep telefonu, tablet ve bilgisayarımın ekranlarından okuduğum metinler, kitap ve dergilerden okuduğumdan misliyle fazla. Demek ki sorun teknolojik cihaz ve internet ile olan ilişkimizde değil, onlarla ne yaptığımızda gizli.

    Bilgi fazlalığıyla başa çıkmanın yöntemlerini paylaşmaya çalıştığım bir başka yazımda değindiğim gibi ‘İşinize yaramayan, vakit öldüren sosyal ağları hayatınızdan çıkarın. Vaktinizi çalmaktan gayrı bir işe yaramaz.‘

    Twitter’daki goygoy, Instagram’daki sahte mutluluklar, Facebook’taki Yılmaz Özdil yazıları, komik kedi videoları ve halanızın korkunç kadrajlı altın günü fotoğrafları varsın eksik kalsın. Bir süre sonra sosyal medyada karşınıza çıkan çoğu şeyin (bu yazıda anlatmaya çalıştığım anlamda) bilmenizde fayda olmayan, kamu malı olmuş (ve çoğunlukla havanda su döven) gündelik telaşlar olduğunu fark edeceksiniz. Oysa biz kendi ‘biricik’ hayatımızın anahtarını arıyoruz.

    “Dil bir hapishanedir”
    Dil, zihninizin sınırlarını belirler. Neyi düşünebileceğinize dağarcığınızdaki kelimeler karar verir. Ünlü Filozof Ludwig Wittgenstein‘ın sevdiğim sözüyle özetlersek: “dünyamızın sınırlarını dilimizin sınırları belirler”.

    Dolayısıyla okumadan lezzet alabilmenin dil hakimiyetiyle doğrudan bir ilişkisi var. Bu yetenek aynen bir spor branşında sivrilme adına yapılan antrenman gibi okuyarak (biraz da yazarak) gelişen bir meziyet. Gündelik hayatı birkaç yüz kelime ile yaşadığımızı pek çok vesileyle duymuşsunuzdur. Bu yüzden ilk işimiz anadilimizi öğrenmek olmalı. Okuyunca garip gelmiş olabilir ancak (sadece) yüzde 14’ü yabancı kökenli olmak üzere 570 bin Türkçe kelime olduğunu hatırlatırsam söylediklerim biraz daha anlam kazanacaktır (TDK ve Nişanyan Sözlük benim en çok kullandıklarım arasında).

    Dilin derinliklerine daldıkça inceliklere kapılıp gideceksiniz. Örneğin namus ve (çok az dilde karşılığı olan) iffet kelimelerinin dahi aynı olmadığını görüp yaşamın dili, dilin de zihni nasıl programladığını kavrayacaksınız. ‘Öğleden sonra metresle yapılan hızlı sevişme’ eylemi için ‘Cinq a sept‘ diye bir kelime belirlemek Fransızlardan başka kime layıktır mesela?

    Buyrun bir merak konusu daha!

    Dil, avlusunu ve duvarlarının yüksekliğini kendimizin belirlediği bir mapushane. Fakat bu kendi dilimizle de sınırlı değil.

    Lanet mi yoksa nimet mi bilmiyorum ama pek çok bahaneyle karşınıza İngilizce diye bir lisan da çıkmıştır eminim. Üstelik bugün bu dil sadece İngiliz ya da Amerikalılara ait değil. Aksine neredeyse evrensel bir Esperanto. Dünyanın yeni ortak lisanı. Pakistan’da garsona sipariş verirken, Hollanda’da mantar peşinde koşarken, Japonya’da taksiciye dert anlatırken aklınıza gelen ilk ortak payda.

    Dahası bu kolektif kullanım sonucunda İngilizce kendi içinde de görülmedik bir dönüşüm içinde. Dilbilimcilere göre 25 yıl içinde Amerikan İngilizcesiyle Britanya İngilizcesi arasındaki fark dahi İtalyanca ve Fransızca kadar açılmış olacak (Çingilizce ve İngrizce lehçelerine hiç girmeyeyim).

    Meraka yönelik açlığınızı tabldot tepsiler yerine uçsuz – bucaksız bir açık büfeden gidermek istiyorsanız İngilizce -mutlaka değil ama- neredeyse şart (Ben yine insaflıyım; Bedri Rahmi Eyüboğlu en azından üç dilde ana avrat dümdüz gitmeyi şart koşuyor).

    Peki nasıl öğreneceksiniz? Onun da ilacı internette var; üstelik bedava! Siz yeter ki niyet edin. Türkçe arayüzlü Duolingo hiç fena bir başlangıç sayılmaz mesela. Film izleterek İngilizce öğreten çok daha eğlenceli ve ilginç bir (Türk girişimi) seçenek de var: Voscreen. Peki ne okuyacağız?
    Buraya kadar geldiğimize göre neden okumamız gerektiğini az-çok anladık. Kişisel meraklarımızı da keşfettik. Şimdi harekete geçme zamanı. Bu safha aynı zamanda benim en zorlandığım alan. Pek çok şeyde olduğu gibi kitaplar konusunda da tavsiyelerin yöntem olarak hatalı olduğuna inanıyorum. Bu, birisine “mutlaka pamuklu yeşil tişört giymelisin, çok yakışır” demekten farksız.

    Ama mutlaka bir öneri isterseniz ‘Çok Satanlar’ yazılı raflardan uzak durmanızı söylerdim. Çünkü o gruptaki kitaplar çoğunlukla yayınevi ve kitap zincirlerinin ‘akçeli ilişkileriyle‘ şekillenir. Çok satmazlar ama çok satmaları istenir. Bu yüzden gözümüze sokulur. İnsanların çoğu da bu yönlendirmeye her zaman uyar. Tercih sizin elbette.

    Bu yüzden bu kısımda topu taca atıp, neyi nerden alabileceğiniz ve nasıl okuyabileceğiniz konusuna geçmeyi tercih ediyorum.

    Kitap alışverişi için birkaç tüyo ve alternatif kaynak
    “Kitaplar çok pahalı” cümlesini sık duyuyorum. Bazıları cidden öyle. Fakat ben kitaba başka bir açıdan bakıyorum. Örneğin Bill Gates adlı bir Amerikalı küçük yaşından itibaren eline (altın tepside) geçen birçok fırsatı akıllıca kullanarak hem dünyayı dönüştürmeyi hem de gezegenin en başarılı ve zengin insanı olmayı başarmış. Sonra ömrü boyunca biriktirdiği her önemli bilgiyi kitaplaştırmış. 30 Liraya satıyor. 30 LİRA! Sizce bu, sunulan değer için yüksek bir bedel mi?

    Kitaplar size bir ömürde birden fazla hayat yaşama fırsatı sunar. Yüzlerce yıl geçmişe ya da geleceğe taşır. Hayatınız boyu tecrübe edemeyeceğiniz şeyler yaşatır. Zamanı hızlandırır. Sizi Dünya vatandaşı yapar. Liste böyle uzar, gider. Bundan sonraki önerileri maddeler halinde sıralayacağım:

    Büyük şehirlerde yaşayan ‘çoğunluklardan’ iseniz büyük zincir kitapçıların çoğunda kitapları almadan önce rahat koltuklara kurulup dilediğiniz süre boyu inceleme, kurcalama, okuma (hatta vaktiniz varsa baştan sona okuma) imkanınız var. Bu ayrıcalığı kullanın.
    Kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak için (bulunduğunuz şehirde varsa) kitapçılar harika bir seçenek. Ama kitap satın almak için akıllıca bir tercih oldukları söylenemez. Baktığınız kitapları kitap zincirlerinin kendi web sitelerinde dahi ortalama yüzde 20 – 30 ucuza almak mümkün. Bu az – buz bir indirim değil. Tek sorun hemen sahip olamama, hemen ele alıp okuyamama sıkıntısı. Kargo ulaşıncaya kadar başka şeyler okursunuz artık
    Yukarıdaki tavsiye için tek istisnam mahalle kitapçıları. Yaşadığınız yerde büyük zincirlere bağlı olmayan küçük bir kitapçınız varsa 3-5 Lirayı helal edin. O da hayatta kalsın.
    Kitap, internetten daha ucuz. Fakat elektronik seçenekler arasında da farklar olabiliyor. Ben her alışveriş öncesi Kitapmetre sitesine bakıyorum. Fiyat farkları düşündürücü aralıklarda seyredebiliyor.
    Kitapları e-kitap okuyucularda da okuyabilirsiniz (e-kitap okuyucu ile tabletler arasında tül perde ile panjur kadar fark olduğunu hatırlatmak isterim). Ben yaklaşık 5 senedir gayet memnun bir şekilde Kindle Paperwhite kullanıyorum (şimdi baktım da 139 Dolar’a aldığım cihaz yenileri çıkınca 45 Dolar’a inmiş).
    Kindle normalde (haliyle) sadece Amazon’un e-kitaplarıyla uyumlu ancak elinizdeki mevcut arşivi Calibre ve benzeri hizmetlerle dönüştürüp aktarmanız mümkün.
    Türkiye’de yasal olarak yayımlanan (son derece kısıtlı) e-kitapları çevirmeyle uğraşmadan okumak isterseniz Calibro (resmi sitesi), ve Kobo gibi seçenekler olduğunu da hatırlatırım.
    Denk gelirsem; en hoşuma giden (‘okuma’ desem olmayacak) tüketim şekillerinden biri de sesli kitap formatı. Genellikle bir seslendirme sanatçısının ağzından (hatta becerebiliyorsa bazen bizzat yazarının ağzından) kitabı dinlemek müthiş bir konfor. Kulaklığını tak ve yepyeni bir dünyanın içine dal. Yaklaşık 5-6 saatte bir kitabı bitirmenin keyfi bir başka oluyor. (İngilizce) sesli kitaplar için Audible kullanıyorum; Türkçe kitaplar için de Seslenen Kitap seçeneğini hatırlatmış olayım.
    “Kitabın tamamını sesli bile dinlemeye vaktim, dikkatim yok. Ben çok meşgul bir insanım. Tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli işlerim, uğraşlarım var” diyorsanız (giderek artan sıklıkla kullandığım) tembel işi, (yani ‘çağdaş’) bir çözüm var: Blinkist. Almanya merkezli bu hizmet ücretli ve ücretsiz üyelik modellerine sahip. Ücretsiz üyelikte her gün sizin için seçilen 1 kitabın, yıllık 50 Dolar verirseniz ise (sürekli büyüyen) arşivindeki tüm kitapların ÖZETİNİ okuyorsunuz (yıllık 80 Dolar verince sesli olarak dinlemek de mümkün). Aslını okumuş kadar oluyor mu? ELBETTE HAYIR! Ama fikir veriyor. Hiç yoktan iyidir.
    Bazen anlaşılmaz fiyat etiketlerine sahne olsa da Türkiye’deki neredeyse bütün sahafları birleştiren Nadir Kitap sitesi de ikinci el ya da baskısı bitmiş kitap ve dergiler için harika bir kaynak.
    En hoşuma giden, mucize kabilinden hizmeti ise en sona sakladım: Better World Books. 2002 yılında aynı üniversitede okuyan 3 arkadaş tarafından kurulan ABD merkezli bu site ülkedeki neredeyse bütün sahafları ve 2 bin 300’ü aşkın üniversitenin 3 binden fazla kütüphanesini bünyesinde barındırıyor. Kütüphanelerden (çeşitli sebeplerle) imha edilmesine karar verilen kitapları toplayıp neredeyse kağıt maliyetine satıyor. Şu ana kadar sattığı kitap sayısı 250 milyon adedi geçmiş durumda! Kazancının büyük bölümünü eğitim kurumlarına aktarıyor. Yoksul ülkelerdeki kütüphanelere bağışladığı kitap sayısı 21 milyonu geçmiş. Ama hala en güzel ayrıntısını söylemedim: KARGO BEDAVA! Kütüphanemdeki İngilizce kitapların hatırı sayılır bir bölümünü bu siteden aldım. Amazon’dan alacağım bir (basılı) kitabın nakliye bedeline buradan 10 kitap almak mümkün. Mucize desem bile tarif etmeye yetmiyor. Kitap okutayım derken kitap kadar yazı yazmışım. Burada noktalayalım. Aklıma gelenler olursa döner, güncellerim.

    Kapatırken (daha önce başka bir vesileyle paylaştığım) hatırlatmayı tekrarlayayım: Kitap okumak istiyorsanız yanınızda kitap taşıyın. Okumak için asla uygun bir zaman, yer, vesile, fırsat olmayacak. Ama cebinizde, çantanızda, tuvaletinizde, başucunuzda, çekmecenizde, arabanızda; kısacası elinizin altında kitap olursa okumaya ne kadar çok vaktiniz olduğunu göreceksiniz.

    Merakınızın asla sönmemesi dileğimle.
  • Kitabi yorumlamadan önce yazarına biraz değinmek istiyorum. İngiliz yazar Anthony Burgess beyninde tümör olup 1yıldan az ömrünün kaldığını öğrenince birçok kitabını bu dönemde yazar. Otomatik Portakal da bu hastalık sürecinde ortaya konulur ve dolayısıyla farklı bir psikolojik ruh haliyle yazılır. Alex karakterinin nefreti, kötülüğü bu ruh halinden kaynaklanmaktadır. Fakat şunu da belirtmeliyim ki daha sonrasında yazarla ilgili yanlış tanı ortaya çıkmıştır. .
    O dönemde gazetelerde, radyolarda gencliğin kötüye gittigi ve düzelmesi gerektigine dair mesajların olduğunu görüyoruz. Alex ise tam bu bahsedilen gençliğin parçası bir suç makinesidir ve adam öldürmeden tutun soyguna, tecavüze kadar aklınıza gelen bütün kötülükleri çetesiyle birlikte gerçekleştirmekten büyük bir haz duymaktadır. Bütün bu yaptığı kötülüklerin sonucunda bir gün hapishaneye düşer. Verilen cezalar sonuç vermeyince Alex iyiliğe yönlendirilmesi icin devletin üzerinde çalıştığı bir deneyde denek olur ve beyin yıkama yoluyla kişiliği sıfırlanır. Bundan sonrasında otomatik bir makine halini alır, kendi duygu ve düşüncelerinin bir önemi kalmamıştır, seçim yapması mümkün değildir.
    Devlet, hastane, aile,devlet karşıtı bireyler herkes onun adına kararlar alır, onu adeta bir kukla gibi kullanırlar. Bir süre sonra Alex itiraz ederek bütün bu düzene karşı ‘Otomatik Portakal mıyım ben?’ der ve sorgulamaya başlar.
    Kitabın diline gelince konusuna uygun bir şekilde argo içerikler çok var. Suç makinesi Alex’in ağzından anlatıldığı için bu kaçınılmaz olacaktır. Çoğu kişiyi rahatsız etse de argo kelimeler konuya çok iyi yedirilmiş. Olaya dikkat kesiliyorsun, geçen kelimeler çok da dikkatimi dağıtmadı açıkçası. Ben kitabi beğendim, farklı tarz arayanlar için tavsiye edilir türden. Ha bu arada unutmadan kitabın bir de filmi var Stanley Kübrick in yönetmenliğini yaptığı, bilginize🤗
  • Ahhh Mevlana!....

    Beşeri aşkları utandıran ilahi aşka kavuşmada ön safta duran aşkı güzelleştiren Mevlana.

    Hangi kelimeler yeter seni anlatmaya?
    Hangi kitaba konu olmadın ki?
    Hangi aşkın sözlerine tercüman olmadın ki ?
    Hangi kitap seni tam anlatır?

    Benliği yok olmuş aşkların dilidir Mevlana
    Şemsin gönlündeki en sadık Allah dostudur Mevlana

    Kimsesizlerin Hakkı arayanlarındır onun dergâhı
    Şemsiz Mevlana Mevlanasız Şems olmazsa Mevlanasız da aşk olur mu?

    Bir çok kitap yazılmış bu şeffaf pak aşk insanına
    elimdeki Gül Bahçesi kitabı da sadece bir tanesi
    kısa hikayelerle düşündüren her insanın hayatına koyması gereken öğütlerle yazılmış bir kitap

    Gönül isterdi ki bir İskender Pala kitabıyla etkinliğe katılmak fakat bu kitap bir dostumdan hediye geldi ve etkinlige uyumlu diye okudum.

    Etkinliği düzenleyen Susmuş arkadaşım başta olmak üzere diğer bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum.

    Ben kimim.
    Beni söylediklerimde arama.
    Ben söylemediklerimde gizliyim, görmediğin koskoca derya gönlümdür.
    Gördüğün sahil ise dilim.
    Kıyılarıma vuran dalgalarıma şaşma.
    Onlar Aşk’tan gel-git’im.
    Beni mecnundan Leyla’dan sorma.
    Ben yalnız Mevla’dan bir izim.
  • Bu kitabı alırken içeriği hakkında hiçbir bilgim yoktu yani gideyimde alayım dememiştim. Kitapçımda gördüm ve arka kapak yazısını okuyunca almazsam olmaz diyip aldığım bir kitap. İsmi aslında beni kandırdı içeriğini farklı bekliyordum açıkçası ters köşe oldum. Kitap sekiz bölümden oluşuyor ve bazen iki bölüm bazen de bir bölümde farklı insanların hayatları ele alınıyor. Şimdi hikayelerden kısa kısa bashetmek istiyorum genel olarak hepsi benim yüreğime dokundu. Zeynep'in hikayesi resmen beni başka diyarlara götürdü. Onun yaşadığı trajik olay ve Aysel teyzesinin ona sahip çıkması. Zeynep'i ilk okurken sonra doktor Cenk'ten okurken gözlerim şaşı olacaktı ben bambaşka şeyler kurmuştum resmen çuvalladım okurken. Ama bitişi de beni bitirdi. Yaşar'ın hikayesine geleyim. Yaşar İnci... Kan bağının gereksiz olduğunu bir kez daha gösterdi yazar bana. Sevmek için insan olmak gerekir. En sevdiğim sahneler Yaşar'a Cemal amcasının akide şekeri alması. Ve korktuğu Turgut'un öpme bölümü çok duygusaldı. Yaşar'ın oğlu Ali... Ali'de yüreğime dokunan bir karakter. Cenk ve Tuğba... Bol bol 'Ah be'ler dediğim hikayeydi onların ki. Ne güzel sevdiler. 'Damat' seni unutmayacağım. Nuray... Doğru insanlar seçmek öneylimiş dedim bol bol Nuray'ı okurken. Ali İnci ile bitti onun güzel düşünceleri. Aslında kitabım tarzı bana çok hitap etmiyor ama kurgusu itibari ile beni etkiledi. Kitaptan çıkardığım bazı sonuçlar; aile olmak, güzel dostluklar... Hayatta olabilecek hayatları anlatmış yazar. Bu kadar şey söyledikten sonra söyleyebileceğim son şey beni okurken rahatsız eden sadece 'Devrik cümleler, yanlış kelimeler bu kelimeler basım hatasında olduğunu düşünüyorum ve noktalama işaretleri keşke editör bunlara daha fazla dikkat etsetmiş çünkü okurlarü çokça rahatsız ediyor bu tarz yanlışlar,' bunun haricinde kitabı beğendim bolca gözlerimi doldurdu.
  • Bir Tarık Tufan kitabının daha sonuna geldim ve kelimeler yine anahtarı olmayan bir hüzün kutusuna kilitlenmiş vaziyette. Ne yazsam noksan kalır, ne söylesem yetersiz... Her yazar insanı anlatarak acılarımızı, sevinçlerimizi, mutluluklarimizi, pişmanlıklarımızı yazdığı karakterlerle bize sunar ve başka hayatları kendi küçük dünyalarımıza misafir eder fakat insan olmanın tüm meşakkatini, acziyetini Tarık Tufan kadar gerçekçi ve sarsıcı anlatan çok az yazar okudum. (bunu söylerken kendi okuduğum kitapları dikkate alıyorum.) Bu kitabı da yine beni şaşırtmadı, aklımdan geçirdiklerim sürekli satırlarda karşıma çıktı ve ben yine bir kitap bu kadar mı insanı anlatır dedim. Düşerken sayesinde farkettim ki dünyadan hiç dikkat çekmeden, hiç yaprak kıpırdatmadan, çıtımız bile çıkmadan İshak gibi geçip gidiyoruz belki de, yani buna olan inancım günden güne artıyor. Kitabı kapatir kapatmaz düşüncelerin ister istemez zihnimize üşüştüğü bir kitapti ve kesinlikle tavsiye ederim. Tarık Tufan kitaplarıyla henüz tanışmadıysanız mutlaka bir şans verin kim bilir belki siz de seversiniz, şimdiden keyifli okumalar.:)
  • Kitabına;
    “ Yürek dağlar engellilerin durumları; hep acınarak bakılır.
    Bir işe yaramaz sanılır. Kitabımı aldınız ve şu anda okuyorsunuz.
    Kararı siz verin. İşe yarıyorlar mı yoksa yaramıyorlar mı?” diye başlıyor 37 yaşında, %99 bedensel engelli olan kardeşimiz, yazarımız, örnek insanımız Rukiye Türeyen.

    Sol elinin işaret parmağıyla bize 128 sayfalık bir dünya sunmuş. Okuma-yazmayı kendi çabalarıyla öğrenmiş, 2016 yılında yazarlığa başlamış. Kitabı okuduğunuzda sizler de göreceksiniz ki mükemmel bir gözleme sahip yazarımız. Konuları ele alışı, sunuşu, kullandığı kelimeler... Beklediğimin çok daha üstünde. Bundan sonra o yazsın biz okuyalım. Okuyalım ki hiçbir engelimiz yokken bile incir çekirdeğini doldurmayacak dertlere, sebeplere takılıp tökezlediğimizi hatırlayalım.

    Yazar son cümlesinde şunu soruyor bize: “Ben engelimle mutluyum. Ya siz, sizler sağlığınızla mutlu musunuz?”
    Evet dönüp kendimize soralım hakikaten bizler sağlığımızla ne kadar mutluyuz?
    Ne kadar işe yarıyoruz, ne kadar mutlu olabiliyoruz; zorluklara karşı mücadele etme gayretimiz ne kadar? Peki bizi bulduğunu düşündüğümüz musibetlere karşı isyana düşmeden ne kadar sabırlı gösterebiliyoruz?

    Sen büyük bir şükür sebebisin Rukiye Türeyen..
    Hatırlattıkların, farkına vardırdığın şeyler için kendi adıma minnettarım. Sen gördüğüm en güçlü, en örnek alınası insanlardansın...
    Yolun ve bahtın açık olsun.
    Kitabı alın almakla kalmayın eşinize dostunuza da hediye edin. Edin ki hem onun dünyasına hem de annesine ev alma hayaline sizler de ortak olun.

    Ve son olarak asla unutmayalım ki Rukiye Türeyen’in de dediği gibi hepimiz birer engelli adayıyız.
  • Tesadüf veya mucize eseri kelimeler uçup gitseydi, tahammül edilmez bir bunaltı ve bir sersemlik içine düşerdik. Bu âni sessizlik bizi en zalim azaplara maruz bırakırdı...