• Yazar: Şimâl
    Hikaye Adı : Aşktır Aşk... Yani Üç Nokta...
    Link: #30225713

    Ah minel aşk…
    Ya da bir ihtimal daha var…
    O da ölmek mi dersin…
    Yook öyle değil… ölmek kolay…
    Ben senin için yaşamayı göze almışım cancağızım…
    De ki fare deliğinin önünde günlerce gözünü kırpmadan bekleyen kedi…
    Ya da daha yükseğe zıplamaktan başka kurtuluş çaresi olmayan şişedeki pire…
    Süleyman Aleyhisselam’ın insafına kaldığı için bir buğday tanesinin tamamını yediği halde o yıl yarısını yiyen kavanozdaki gariban karınca…
    Yok yook…
    Hiçbiri değil…
    Olsa olsa tekkeyi bekleyen çorbacı derviş olmalı…
    O çorba içilecek aga…
    Madem o kadar beklendi…
    Çorba…
    Nedir ki çorba, yersin biter…
    Dilin damağın bir anlık keyfi, midenin birkaç saati idare ettim rahatlığı…
    Mevzu çorba değil aga…
    Mevzu derin…
    ‘’Beklediğime değdi’’ nin o muazzam halet-i ruhiyesi…
    Umudun nirvanası yani bir nevi…
    İşte bu yüzden…
    Tam da bu yüzden… o çorba içilir…
    İçmek için beklenir…
    Beklendikçe keyfi katlanır…
    Katlandıkça kalbin büyür…
    Büyüdükçe yeşerir…
    Yeşerdikçe çiçek açar..
    Açaar… açaar… açaar..
    Biteviye..
    Solar… yeniden açar…

    Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere bu bir aşk masalı a dostlar… Aşk bu, gerekirse kırk yıl ormandan eğri odun getirmemektir Tapduk dergahına bir ‘’ Bizim!! Yunus ‘’ lafına… Başka şeyhler bulurum diye Şam’a kadar gittikten sonra boynunu sıkan manevi zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmektir rüyada… Şems istedi diye Agop’un meyhanesine şarap almaya gitmektir bakmadan elalama…

    ‘’ İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer…’’

    Aşk olur da rüya olmaz mı…
    Olur elbet…
    Ya Yusuf ?…
    En güzelinden…
    Züleyha??...
    İlla…

    O halde başlasın masalların en güzeli…
    Ya da aşkların mı deseydik…

    Bir varmış… Bir yokmuş…
    Günlerden bir gün, şehirlerden iki şehirde herkes için her şey olağan seyrinde devam ederken iki kişi varmış birbirinden habersiz , birbirinden huzursuz… Ben diyeyim biri holdingte siz diyin biri de kıytırık bir şirkette çalışıyorlarmış… Anlayacağınız kuyulardan birer kuyu beğenmişler de haberleri yokmuş… Beğenmek de değil ya işte siz anlayın canım hiç okumadınız mı Yusuf kıssasını, insanın üzerine üzerine gelen ağır yüklerinden, insanların, vefasızlığından, sahte sevgilerinden, aşkın parayla menfaatle güzellikle ölçüldüğü tensel heveslerinden ruhlarının kurtulma çabasıyla balıklama atladıkları kuyular işte…
    Züleyha’nın kuyusu biraz derme çatmaymış… az miktada suyu olan bu kuyuyu yapanlar çok da özenmemişler taşları dizerken… ‘’ Bu daha başlangıç, bu kuyuda geçiciyiz, biz daha güzel kuyular yapacağız, büyüyeceğiz, havuz olacağız’’ derlermiş hep yanındakiler… Züleyha onlarla çok da ilgilenmez, onlarla çok da konuşmaz sadece bir gün bir kervanın gelip bu kuyudan çıkacağını ‘’ bir kuyu varsa ve ben bu kuyudaysam beni bu kuyuya bir sebepten dolayı atan, bir sebepten dolayı bir müddet burda tutan ve zamanı gelincede burdan çıkaran olacaktır’’ diye düşünürmüş…

    Yusuf’un kuyusu biraz daha gösterişli ve daha konforluymuş ama Züleyha’nın kuyusuna nazaran daha daha derinmiş… Çook çok da uzaklardaymış… Ben diyeyim kuş uçmaz kervan geçmez çöller, siz diyin çöl ortasındaki minik bir vaha… Kuyu derin olmasına derinmiş ama suyu da çokmuş… Duvarlarında da mor menekşeler açarmış hep… Yusuf çok da şikayet etmezmiş çünkü kuyudakiler onu çok severlermiş… Tek sıkıntısı gönül tellerine dokunabilen, sohbetli muhabbetli bir yaren, yarenlikten terfi ederse de bir yâri olmasıymış… Günlerden bir gün bu umutla bir mektup yazmış ve her zaman onun yanında olan beyaz güvercinin ayaklarına sıkıştırmış… Kuyudan uçurmadan önce de kulağına ‘’ haber getirirsin inşallah’’ diye fısıldamış… Beyaz güvercin uçmuş uçmuş uçmuş, yorulunca hem biraz soluklanayım hem de biraz su içeyim diye bir kuyunun ağzına konmuş… sonra yavaşça süzülerek kuyuya inmiş… Arife tarif gerekmez a dostlar o kuyu Züleyha'nın kuyusuymuş işte… Beyaz güvercin bir damlacık suyunu içtikten sonra bakmış ki köşede sessiz sedasız oturan bembeyaz bir kızcağız… Usulca yaklaşmış ve ayaklarındaki mektubu onun avuçlarına bırakıvermiş… Züleyha daha bu nedir diye anlamaya çalışadursun beyaz güvercin de bir köşede dinleniyormuş canım… eğer mektubu yırtıp atarsa hemencecik kuyudan uçup Yusuf’un yanına gidecekmiş… ayakları boş dönünce zaten Yusuf anlar ve yeni bir mektup yazar o da onu başka bir yere götürürmüş… Velhasılı kelam Züleyha mektubu açmış, okumuş… Okumuş amma bir anlam verememiş… Hem çok şaşkınmış, hem de bu neyin nesi diye tam da anlayamamış… Mektubu yırtıp atmayınca güvercin de gitmemiş tabii… Güvercinin gitmediğini gören Züleyha ben de bir mektup yazsam mı acep diye düşünüp iki satır da olsa birkaç şey yazmış ve güvercinin yanına bırakmış… Güvercin mektubu kaptığı gibi hemen havalanmış… Büyük bir sevinçle uça uça soluksuz Yusuf’un kuyuya varmış… Yusuf güvercinin geldiğini hem de ayağında mektupla geldiğini görünce çok sevinmiş… Çünkü uzun zamandır güvercinle gönderdiği mektuplara karşılık mektup gelmiyormuş… Hemen açıp okumuş… Ve cevap yazmış Züleyha’nın sorduğu şeylere… Ve o da sormuş Züleyha’ya başka sorular… günler günleri kovalamış, önceleri tek tük iken bizim güvercinin mesaisi artmış…Muhabbet koyulaştıkça da Yusuf Züleyha’yı, Züleyha da Yusuf'u iyice merak eder olmuş… Birbirlerine can yoldaşları olmuşlar… Kalpleri pır pır atarken gözleri kuyunun tavanında güvercin bekler olmuşlar… Kelimelerin büyüsü mü desek, ruhlara mesafe olmaz o yüzden çok yakın hissettiler mi desek, kuyudaki çaresizliklerine karşı biribirlerine umut oldular mı desek, kader mi desek, aşk mı desek varın siz düşünün…

    Günlerden bir gün Yusuf, kuyusunda bir yandan işlerini yaparken, bir yandan da göndereceği mektubu yazıyormuş… Bir de bakmış ki ne görsün… Mavi gözlü, sarı tüylü, ahu gibi bir kuş ayağında bir mektupla kuyudan içeri süzülmüş Yusuf’un eline konmuş… Yusuf o kadar heyecanlanmış ki kuyunun içinde bir o yana bir bu yana koşmaya, sevinçten zıp zıp zıplamaya başlamış… Beyaz güvercin daha ne olup bittiğini bile anlayamadan bir de bakmış ki Yusuf’un masasında gözleri ahu, sarı tüylü bir kuş… Yusuf’un niye bu kadar sevindiğini ancak o zaman anlamış… Mahzun Mahzun Züleyha’nın yanına gitmiş… ‘’Bir o kuşa bak bir de bana bak’’ demiş kendi kendine… Mahzun, gözleri süzgün, kanatları yorgun ve ayağında mektup olmadan geri dönen güvercini gören Züleyha önce çok şaşırmış… Hemen bir mektup daha yazmış ve Yusuf’a göndermiş… Fakat artık çok da uzun yazmamaya başlayan Yusuf, mektubu da önceleri üç beş gün, sonraları da dokuz on gün sonra göndermeye başlamış… Züleyha Yusuf’un artık onu çok da önemsemediğini anlamasına anlamış da elinden bir şey gelmiyormuş… Yusuf artık beyaz güvercinden gelen mektuplara değil de ahu gözlü kuşun mektuplarına cevap yazıyormuş… Çünkü o ahu gözlü kuştan daha önce de mektup geliyormuş ona… Leyla’nın mektubu ve Leyla’nın kuşuymuş o da… Leyla da aynı kuşu gibi endamlı, ahu gözlü, sarı tüylü, asil mi asil bir kızmış… Tek kusuru varmış onu da çok konuşmayarak sezdirmez, ona bakanların gördüğü güzellikten sarhoş olduklarından sıra zaten konuşmasına gelmezmiş… ama ne demişler a dostlar ‘’ Dil mi güzel, dilber mi?’’ ‘’ Dilber’’ diyen ayran budalaları kırk günde dilberden bıkarken ‘’ Dil güzel’’ diyenler de bin bir gece geçmiş de halen doyamamışlar o lal ü güherden ab-ı hayat gibi kalpten dile dökülen sözleri dinlemeye…

    Leyla son mektubunda bir bilet göndermiş Yusuf’a… ‘’ Gel ‘’ demiş… Zaten ayakları yere basmayan Yusuf uçarak Leyla’nın yanına gitmiş… Bu bilet aynı zamanda kuyudan çıkışının da biletiymiş… Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…

    Peki Züleyha ne mi olmuş??

    Züleyha kim ki??

    ‘’Kalsın o kalsın kuyuda az daha…’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Aylaar aylar sonra Züleyha Yusuf’tan son bir mektup daha almış… ‘’ Ben evlendim, bir daha yazma’’ diyormuş… Züleyha beyaz güvercinini bir daha göndermemiş tabii… Zaten mahzun güvercinin kalbi de buna çok dayanamamış… Sessiz sedasız birkaç damla gözyaşıyla güvercinini yanı başına gömen Züleyha kuyunun içinde tam da kendi etrafına bir kuyu daha örmüş… Artık ne etrafındaki haşerat tipler yanına yaklaşabiliyormuş ne de başka bir şey… Anlam veremediği tek şey ara ara rüyasında Yusuf’u görmesiymiş… rüya bu üç vakte kadar da yedi vakte kadar da kırk vakte kadar da çıkarmış… ama kuyu içindeki kuyuya kim ulaşabilirmiş ki artık…

    Yusuf’a ne olmuş peki a dostlar merak edeniniz var mı ?? Gökten üç hurma düşmüş de muradına ermiş mi yoksa o hurmalar kafasını mı yarmış bilinmez ama gün geçtikçe hani Leyla’nın o ufak kusuru var ya hani uzaktan konuşmayarak kamufle olan işte yakına gelince Yusuf’un canına tak etmiş… Sevinçler paylaştıkça artar, hüzünler paylaştıkça azalır ya işte bir müddet sonra Leyla hayatım düzene girdi diye kendini otomatik pilota alıp yaşayıp giderken hiçbir şey paylaşmadığını anlayan Yusuf, Leyla’nın da bundan hiç rahatsız olmadığını gördükçe iyiden iyiye yalnızlaşmış… Anlayacağınız kuyudan çıktım zannederken başka bir kuyuya girmiş de haberi yokmuş… Ama artık bir Züleyhası da yokmuş tabii…

    Yine günlerden bir gün Züleyha Yusuf’u görmüş rüyasında… Ve rahmetli güvercini Yusuf’tan bir mektup getiriyormuş ona yeniden… Hayırdır inşallah diye uyandıktan sonra bir de bakmış ki kendi etrafına ördüğü kuyunun dışarıyla tek irtibatı olan penceresi kapanmamış mı!!! Nefes almak için çaresiz yıkmış o duvarların bir kısmını… Yıkmış yıkmasına da bir de ne görsün rahmetli güvercininin tıpkısının aynısı bir güvercin tam da başucunda durmuyor muymuş… Hem de ayağında bir mektupla… Mektubu açmış bakmış ki Yusuf ‘’ Merhaba Züleyha.. ben Yusuf.. Aynı Yusuf…’’ diyormuş… Sanki ‘’ senin eski Yusufun’’ der gibi… Peki geçen zaman içinde ikisi de aynı kalmış olabilir mi a dostlar… Kalamamışlar tabii… Çilelerle, yalnızlıkla yoğrulduktan sonra Yusuf daha yumuşak başlı, anlayışlı, olgun olurken, Züleyha tam aksine huysuuz, aksii, naleet birine dönüşmüş meğerse… Kuyu içinde kuyular ördüğü kalbi günden güne iyice üşümüş de ondan… Çok üşüdüğünden artık donmak üzere olduğu kalbi ölmesin diye kor ateş olan Yusuf tekrar mı çıkmış karşısına bilinmez güvercin yine mesaisine tam gaz devam etmeye başlamış… Züleyha, yüreğindeki kor ateşi sönmeye yüz tutup kül olmaya ramak kalan Yusuf’un ateşine azar azar çalı çırpı atmış, çalı çırpı atıldıkça aşk ateşi yanmaya devam eden Yusuf’un sıcaklığında Züleyha ısınmış donmaktan kurtulmuş lakin aslında büyük bir mesele olan Leyla’nın varlığı gün gün Züleyha ve Yusuf’un huzursuzluğunu içten içe artırmış… Çünkü Züleyha ısındıkça ısınmış, Yusuf ise korken aleve dönüşmeye başlamamış mı!!!

    Sonra…

    ‘’ Bu kadar da fazla oldu’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Gün gün Züleyha içinden ‘’ Sen ne yapıyorsun Leyla varken’’ diyip kendini kınamış sorguya çekmiş, kalpten kalbe giden yolda Yusuf da bu hesaplaşmayı duymuşçasına mesafe koymuş Züleyhaya… Aksii, naleet olmayı çok iyi öğrenen Züleyha ise Yusuf’u kendinden soğutmaktan başka çaresi olmadığını düşünüp tek tük gönderdiği mektuplarda Yusuf’un damarına basmış da basmış… Önceleri biraz kırılan, bi kaç gün küsen sonraları da tek tük ters cevaplar vermeye başlayan Yusuf’un da sabrının sınırları varmış tabii… Bu arada Yusuf’un yüreğinde alevlenen aşk ateşinden tek ısınan Züleyha değilmiş… Bir de şirin mi şirin, mahcup mu mahcup bir küçümen Şirincik yok muymuş!!! Üstelik Züleyha hala kuyuda, Şirin ise Yusuf’un dibindeymiş… Artık Şirin çok şirinmiş ondan mı, Leyla çok ilgisiz leyla gibiymiş ondan mı yoksa Yusuf Züleyhaya çok kızmış ‘’ bundan bi nane olmaz’’ demiş ondan mı bilinmez birden Şirinle şirin şirin konuşurlarken bulmuş kendini…

    Masalı bir umut buraya kadar okuyup ‘’ haydaaa bi de Şirin çıktı başımıza’’ diyenler sözüm size…
    Aşk bu…
    Her an her şey mümkünattan..
    Sonsuz mümkünattan bir ihtimal..
    O da ölmek mi dersiniz???
    Yook yok cancağızlarım…
    Başta söyledik ama…
    Biz yaşamayı göze alanlardanız…

    Onlar şirin şirin konuşadursunlar…
    Gökten üç elma düşmüş…
    Bilmem ki kimlerin kafasına…
    Onlar ermişler muradına biz çıkalım kerevetine diyip masalı sonlandırmak isterdim lakin bilmem ki

    Takdir-i İlahi

    ne der???

    Ne derse illaki güzel der…

    Herkes kendi masalına diyip Leyla'ya bir Mecnun , Şirin’e de bir Kerem ihsan eder de Yusuf’a yine Züleyha mı düşer, yoksa Yusuf’a Mısır azizliği daha mı tatlı gelir,

    Allah u alem…

    Vesselam…
  • Ah minel aşk…
    Ya da bir ihtimal daha var…
    O da ölmek mi dersin…
    Yook öyle değil… ölmek kolay…
    Ben senin için yaşamayı göze almışım cancağızım…
    De ki fare deliğinin önünde günlerce gözünü kırpmadan bekleyen kedi…
    Ya da daha yükseğe zıplamaktan başka kurtuluş çaresi olmayan şişedeki pire…
    Süleyman Aleyhisselam’ın insafına kaldığı için bir buğday tanesinin tamamını yediği halde o yıl yarısını yiyen kavanozdaki gariban karınca…
    Yok yook…
    Hiçbiri değil…
    Olsa olsa tekkeyi bekleyen çorbacı derviş olmalı…
    O çorba içilecek aga…
    Madem o kadar beklendi…
    Çorba…
    Nedir ki çorba, yersin biter…
    Dilin damağın bir anlık keyfi, midenin birkaç saati idare ettim rahatlığı…
    Mevzu çorba değil aga…
    Mevzu derin…
    ‘’Beklediğime değdi’’ nin o muazzam halet-i ruhiyesi…
    Umudun nirvanası yani bir nevi…
    İşte bu yüzden…
    Tam da bu yüzden… o çorba içilir…
    İçmek için beklenir…
    Beklendikçe keyfi katlanır…
    Katlandıkça kalbin büyür…
    Büyüdükçe yeşerir…
    Yeşerdikçe çiçek açar..
    Açaar… açaar… açaar..
    Biteviye..
    Solar… yeniden açar…

    Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere bu bir aşk masalı a dostlar… Aşk bu, gerekirse kırk yıl ormandan eğri odun getirmemektir Tapduk dergahına bir ‘’ Bizim!! Yunus ‘’ lafına… Başka şeyhler bulurum diye Şam’a kadar gittikten sonra boynunu sıkan manevi zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmektir rüyada… Şems istedi diye Agop’un meyhanesine şarap almaya gitmektir bakmadan elalama…

    ‘’ İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer…’’

    Aşk olur da rüya olmaz mı…
    Olur elbet…
    Ya Yusuf ?…
    En güzelinden…
    Züleyha??...
    İlla…

    O halde başlasın masalların en güzeli…
    Ya da aşkların mı deseydik…

    Bir varmış… Bir yokmuş…
    Günlerden bir gün, şehirlerden iki şehirde herkes için her şey olağan seyrinde devam ederken iki kişi varmış birbirinden habersiz , birbirinden huzursuz… Ben diyeyim biri holdingte siz diyin biri de kıytırık bir şirkette çalışıyorlarmış… Anlayacağınız kuyulardan birer kuyu beğenmişler de haberleri yokmuş… Beğenmek de değil ya işte siz anlayın canım hiç okumadınız mı Yusuf kıssasını, insanın üzerine üzerine gelen ağır yüklerinden, insanların, vefasızlığından, sahte sevgilerinden, aşkın parayla menfaatle güzellikle ölçüldüğü tensel heveslerinden ruhlarının kurtulma çabasıyla balıklama atladıkları kuyular işte…
    Züleyha’nın kuyusu biraz derme çatmaymış… az miktada suyu olan bu kuyuyu yapanlar çok da özenmemişler taşları dizerken… ‘’ Bu daha başlangıç, bu kuyuda geçiciyiz, biz daha güzel kuyular yapacağız, büyüyeceğiz, havuz olacağız’’ derlermiş hep yanındakiler… Züleyha onlarla çok da ilgilenmez, onlarla çok da konuşmaz sadece bir gün bir kervanın gelip bu kuyudan çıkacağını ‘’ bir kuyu varsa ve ben bu kuyudaysam beni bu kuyuya bir sebepten dolayı atan, bir sebepten dolayı bir müddet burda tutan ve zamanı gelincede burdan çıkaran olacaktır’’ diye düşünürmüş…

    Yusuf’un kuyusu biraz daha gösterişli ve daha konforluymuş ama Züleyha’nın kuyusuna nazaran daha daha derinmiş… Çook çok da uzaklardaymış… Ben diyeyim kuş uçmaz kervan geçmez çöller, siz diyin çöl ortasındaki minik bir vaha… Kuyu derin olmasına derinmiş ama suyu da çokmuş… Duvarlarında da mor menekşeler açarmış hep… Yusuf çok da şikayet etmezmiş çünkü kuyudakiler onu çok severlermiş… Tek sıkıntısı gönül tellerine dokunabilen, sohbetli muhabbetli bir yaren, yarenlikten terfi ederse de bir yâri olmasıymış… Günlerden bir gün bu umutla bir mektup yazmış ve her zaman onun yanında olan beyaz güvercinin ayaklarına sıkıştırmış… Kuyudan uçurmadan önce de kulağına ‘’ haber getirirsin inşallah’’ diye fısıldamış… Beyaz güvercin uçmuş uçmuş uçmuş, yorulunca hem biraz soluklanayım hem de biraz su içeyim diye bir kuyunun ağzına konmuş… sonra yavaşça süzülerek kuyuya inmiş… Arife tarif gerekmez a dostlar o kuyu Züleyha'nın kuyusuymuş işte… Beyaz güvercin bir damlacık suyunu içtikten sonra bakmış ki köşede sessiz sedasız oturan bembeyaz bir kızcağız… Usulca yaklaşmış ve ayaklarındaki mektubu onun avuçlarına bırakıvermiş… Züleyha daha bu nedir diye anlamaya çalışadursun beyaz güvercin de bir köşede dinleniyormuş canım… eğer mektubu yırtıp atarsa hemencecik kuyudan uçup Yusuf’un yanına gidecekmiş… ayakları boş dönünce zaten Yusuf anlar ve yeni bir mektup yazar o da onu başka bir yere götürürmüş… Velhasılı kelam Züleyha mektubu açmış, okumuş… Okumuş amma bir anlam verememiş… Hem çok şaşkınmış, hem de bu neyin nesi diye tam da anlayamamış… Mektubu yırtıp atmayınca güvercin de gitmemiş tabii… Güvercinin gitmediğini gören Züleyha ben de bir mektup yazsam mı acep diye düşünüp iki satır da olsa birkaç şey yazmış ve güvercinin yanına bırakmış… Güvercin mektubu kaptığı gibi hemen havalanmış… Büyük bir sevinçle uça uça soluksuz Yusuf’un kuyuya varmış… Yusuf güvercinin geldiğini hem de ayağında mektupla geldiğini görünce çok sevinmiş… Çünkü uzun zamandır güvercinle gönderdiği mektuplara karşılık mektup gelmiyormuş… Hemen açıp okumuş… Ve cevap yazmış Züleyha’nın sorduğu şeylere… Ve o da sormuş Züleyha’ya başka sorular… günler günleri kovalamış, önceleri tek tük iken bizim güvercinin mesaisi artmış…Muhabbet koyulaştıkça da Yusuf Züleyha’yı, Züleyha da Yusuf'u iyice merak eder olmuş… Birbirlerine can yoldaşları olmuşlar… Kalpleri pır pır atarken gözleri kuyunun tavanında güvercin bekler olmuşlar… Kelimelerin büyüsü mü desek, ruhlara mesafe olmaz o yüzden çok yakın hissettiler mi desek, kuyudaki çaresizliklerine karşı biribirlerine umut oldular mı desek, kader mi desek, aşk mı desek varın siz düşünün…

    Günlerden bir gün Yusuf, kuyusunda bir yandan işlerini yaparken, bir yandan da göndereceği mektubu yazıyormuş… Bir de bakmış ki ne görsün… Mavi gözlü, sarı tüylü, ahu gibi bir kuş ayağında bir mektupla kuyudan içeri süzülmüş Yusuf’un eline konmuş… Yusuf o kadar heyecanlanmış ki kuyunun içinde bir o yana bir bu yana koşmaya, sevinçten zıp zıp zıplamaya başlamış… Beyaz güvercin daha ne olup bittiğini bile anlayamadan bir de bakmış ki Yusuf’un masasında gözleri ahu, sarı tüylü bir kuş… Yusuf’un niye bu kadar sevindiğini ancak o zaman anlamış… Mahzun Mahzun Züleyha’nın yanına gitmiş… ‘’Bir o kuşa bak bir de bana bak’’ demiş kendi kendine… Mahzun, gözleri süzgün, kanatları yorgun ve ayağında mektup olmadan geri dönen güvercini gören Züleyha önce çok şaşırmış… Hemen bir mektup daha yazmış ve Yusuf’a göndermiş… Fakat artık çok da uzun yazmamaya başlayan Yusuf, mektubu da önceleri üç beş gün, sonraları da dokuz on gün sonra göndermeye başlamış… Züleyha Yusuf’un artık onu çok da önemsemediğini anlamasına anlamış da elinden bir şey gelmiyormuş… Yusuf artık beyaz güvercinden gelen mektuplara değil de ahu gözlü kuşun mektuplarına cevap yazıyormuş… Çünkü o ahu gözlü kuştan daha önce de mektup geliyormuş ona… Leyla’nın mektubu ve Leyla’nın kuşuymuş o da… Leyla da aynı kuşu gibi endamlı, ahu gözlü, sarı tüylü, asil mi asil bir kızmış… Tek kusuru varmış onu da çok konuşmayarak sezdirmez, ona bakanların gördüğü güzellikten sarhoş olduklarından sıra zaten konuşmasına gelmezmiş… ama ne demişler a dostlar ‘’ Dil mi güzel, dilber mi?’’ ‘’ Dilber’’ diyen ayran budalaları kırk günde dilberden bıkarken ‘’ Dil güzel’’ diyenler de bin bir gece geçmiş de halen doyamamışlar o lal ü güherden ab-ı hayat gibi kalpten dile dökülen sözleri dinlemeye…

    Leyla son mektubunda bir bilet göndermiş Yusuf’a… ‘’ Gel ‘’ demiş… Zaten ayakları yere basmayan Yusuf uçarak Leyla’nın yanına gitmiş… Bu bilet aynı zamanda kuyudan çıkışının da biletiymiş… Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…

    Peki Züleyha ne mi olmuş??

    Züleyha kim ki??

    ‘’Kalsın o kalsın kuyuda az daha…’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Aylaar aylar sonra Züleyha Yusuf’tan son bir mektup daha almış… ‘’ Ben evlendim, bir daha yazma’’ diyormuş… Züleyha beyaz güvercinini bir daha göndermemiş tabii… Zaten mahzun güvercinin kalbi de buna çok dayanamamış… Sessiz sedasız birkaç damla gözyaşıyla güvercinini yanı başına gömen Züleyha kuyunun içinde tam da kendi etrafına bir kuyu daha örmüş… Artık ne etrafındaki haşerat tipler yanına yaklaşabiliyormuş ne de başka bir şey… Anlam veremediği tek şey ara ara rüyasında Yusuf’u görmesiymiş… rüya bu üç vakte kadar da yedi vakte kadar da kırk vakte kadar da çıkarmış… ama kuyu içindeki kuyuya kim ulaşabilirmiş ki artık…

    Yusuf’a ne olmuş peki a dostlar merak edeniniz var mı ?? Gökten üç hurma düşmüş de muradına ermiş mi yoksa o hurmalar kafasını mı yarmış bilinmez ama gün geçtikçe hani Leyla’nın o ufak kusuru var ya hani uzaktan konuşmayarak kamufle olan işte yakına gelince Yusuf’un canına tak etmiş… Sevinçler paylaştıkça artar, hüzünler paylaştıkça azalır ya işte bir müddet sonra Leyla hayatım düzene girdi diye kendini otomatik pilota alıp yaşayıp giderken hiçbir şey paylaşmadığını anlayan Yusuf, Leyla’nın da bundan hiç rahatsız olmadığını gördükçe iyiden iyiye yalnızlaşmış… Anlayacağınız kuyudan çıktım zannederken başka bir kuyuya girmiş de haberi yokmuş… Ama artık bir Züleyhası da yokmuş tabii…

    Yine günlerden bir gün Züleyha Yusuf’u görmüş rüyasında… Ve rahmetli güvercini Yusuf’tan bir mektup getiriyormuş ona yeniden… Hayırdır inşallah diye uyandıktan sonra bir de bakmış ki kendi etrafına ördüğü kuyunun dışarıyla tek irtibatı olan penceresi kapanmamış mı!!! Nefes almak için çaresiz yıkmış o duvarların bir kısmını… Yıkmış yıkmasına da bir de ne görsün rahmetli güvercininin tıpkısının aynısı bir güvercin tam da başucunda durmuyor muymuş… Hem de ayağında bir mektupla… Mektubu açmış bakmış ki Yusuf ‘’ Merhaba Züleyha.. ben Yusuf.. Aynı Yusuf…’’ diyormuş… Sanki ‘’ senin eski Yusufun’’ der gibi… Peki geçen zaman içinde ikisi de aynı kalmış olabilir mi a dostlar… Kalamamışlar tabii… Çilelerle, yalnızlıkla yoğrulduktan sonra Yusuf daha yumuşak başlı, anlayışlı, olgun olurken, Züleyha tam aksine huysuuz, aksii, naleet birine dönüşmüş meğerse… Kuyu içinde kuyular ördüğü kalbi günden güne iyice üşümüş de ondan… Çok üşüdüğünden artık donmak üzere olduğu kalbi ölmesin diye kor ateş olan Yusuf tekrar mı çıkmış karşısına bilinmez güvercin yine mesaisine tam gaz devam etmeye başlamış… Züleyha, yüreğindeki kor ateşi sönmeye yüz tutup kül olmaya ramak kalan Yusuf’un ateşine azar azar çalı çırpı atmış, çalı çırpı atıldıkça aşk ateşi yanmaya devam eden Yusuf’un sıcaklığında Züleyha ısınmış donmaktan kurtulmuş lakin aslında büyük bir mesele olan Leyla’nın varlığı gün gün Züleyha ve Yusuf’un huzursuzluğunu içten içe artırmış… Çünkü Züleyha ısındıkça ısınmış, Yusuf ise korken aleve dönüşmeye başlamamış mı!!!

    Sonra…

    ‘’ Bu kadar da fazla oldu’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Gün gün Züleyha içinden ‘’ Sen ne yapıyorsun Leyla varken’’ diyip kendini kınamış sorguya çekmiş, kalpten kalbe giden yolda Yusuf da bu hesaplaşmayı duymuşçasına mesafe koymuş Züleyhaya… Aksii, naleet olmayı çok iyi öğrenen Züleyha ise Yusuf’u kendinden soğutmaktan başka çaresi olmadığını düşünüp tek tük gönderdiği mektuplarda Yusuf’un damarına basmış da basmış… Önceleri biraz kırılan, bi kaç gün küsen sonraları da tek tük ters cevaplar vermeye başlayan Yusuf’un da sabrının sınırları varmış tabii… Bu arada Yusuf’un yüreğinde alevlenen aşk ateşinden tek ısınan Züleyha değilmiş… Bir de şirin mi şirin, mahcup mu mahcup bir küçümen Şirincik yok muymuş!!! Üstelik Züleyha hala kuyuda, Şirin ise Yusuf’un dibindeymiş… Artık Şirin çok şirinmiş ondan mı, Leyla çok ilgisiz leyla gibiymiş ondan mı yoksa Yusuf Züleyhaya çok kızmış ‘’ bundan bi nane olmaz’’ demiş ondan mı bilinmez birden Şirinle şirin şirin konuşurlarken bulmuş kendini…

    Masalı bir umut buraya kadar okuyup ‘’ haydaaa bi de Şirin çıktı başımıza’’ diyenler sözüm size…
    Aşk bu…
    Her an her şey mümkünattan..
    Sonsuz mümkünattan bir ihtimal..
    O da ölmek mi dersiniz???
    Yook yok cancağızlarım…
    Başta söyledik ama…
    Biz yaşamayı göze alanlardanız…

    Onlar şirin şirin konuşadursunlar…
    Gökten üç elma düşmüş…
    Bilmem ki kimlerin kafasına…
    Onlar ermişler muradına biz çıkalım kerevetine diyip masalı sonlandırmak isterdim lakin bilmem ki

    Takdir-i İlahi

    ne der???

    Ne derse illaki güzel der…

    Herkes kendi masalına diyip Leyla'ya bir Mecnun , Şirin’e de bir Ferhat ihsan eder de Yusuf’a yine Züleyha mı düşer, yoksa Yusuf’a Mısır azizliği daha mı tatlı gelir,

    Allah u alem…

    Vesselam…

    Her aşkın bir şarkısı olur ya hani bu şarkı da bunu okuyan çorbacı dervişlere bizden armağan…

    https://youtu.be/S9DmksTV83c
  • -İnsanlık Aranıyor Ölü ya da Diri-

    Kelimelerin yaşadığı, hissettiği ve hissettirdiği bir dergi diyelim. Kalbimiz yine izdihamlandı:) Her bir sayfasını merakla karıştırıyorum, ilk önce okumadan göz atıyorum. Özellikle yazılarını merak ettiklerim var, ufaktan heyecanlanıyorum. :) Karşıma Izdiham Maarif Takvimi çıkıyor. 30 Temmuz 2016 için *Bende bir hâl olduğunu en son yakınımdakiler anladı.* diyor M.Kaynar

    Mustafa Kutlu'nun masasına misafir oluyoruz. Bir çay içmeden bırakmam diye ısrar edince kıramıyoruz. Sohbetine de pek hevesliyiz zaten. :) Hayvan Sevgisi diyor. Çocukların makine içinde büyümesinden dert yanıyor. *Balkon çocukları horozu da tanımıyor. Tavuk diye marketlerde soyulmuş, ayıklanmış sarı-pembe gövdeleri biliyor. Kümesteki arkadaşın yumurtalar üzerinde bir uzun zaman kuluçkaya yatmasını, sonra bir gün, cıvıltılar saçarak arkasına bir sürü civciv katarak çayırda kurum satarak yürümesini görmediler ki. Bir anaç tavuğun civcivler üzerine yönelecek herhangi bir tehlike anında nasıl çırpındığını izlemediler ki. Civcivler makinalardan çıkıyor artık. Bir otomobilin yedek parçaları gibi tornadan veya presten pıtır pıtır dökülüyorlar. Bir yabani ot ile, bir çocukla, bir köpekle, tatlı tatlı eşinecek bir çöplükle, bir küçük solucan, bir mısır tanesi, avlanacak bir böcekle karşılaşmadan büyüyorlar.* Bir balkon çocuğu olarak katılıyorum Kutlu'ya. Yine de yaşam şartları böyle gerektirmiş deyip başka birinin sohbetine dahil oluyoruz. Iki ay sonra görüşmek üzere sevgili Kutlu diyoruz. :)

    Gökhan Özcan'ın kapısını tıklatmadan misafir olmayı tercih ediyoruz. Zira onun kendi içindeki dünyası başka birini daha kabul etmez. Sessiz sessiz söylediklerini dinliyor, yazdıklarını okuyoruz. Bir Sözcük Anlamını Arıyor! diyor. Bunun yanında söylediği iki cümle çalıyor kalbimizi;
    *Benim için hayat, kurmayı hep unuttuğum bir saat!* Acaba bu yüzden mi sözcüklerin anlamlarını kaçırıyoruz. Her yerdeki ana tema mantığı, geç kalınmış, arkada bırakılmış kişiler ve hayatlar. Hayat koşup gitsin, biz geride kalanlar ordusunu oluşturuyoruz.
    *Kulağım çınladığında söyle düşünürüm bazen: Belki de eski bir hayat tam şu anda beni anıyor.*
    Hazır hayatta bizi gerilerde bırakmışken, aklımızın geçmişe dönüşünü merakla izlemek gerekir. Geçmişten kopup geleceğe dönemeyişimiz bu yüzden midir peki, arafta kalışlar... Bizi düşündüren Gökhan Özcan'dan sonra sessizce gitmeye hazırlanıyoruz. Ardımızdan sesleniyor; *Bütün gücümüzle avuçlarımızı kapalı tutmaya çalışıyoruz.* Ne kadar sessiz sakin olursanız olun gönülden gönüle coşkun nehirler akar, gidişler dönüşler gürültülü olur. Sesimiz duyulmuş meğer deyip uzaklaşıyoruz. Sahi, Özcan ne demek istedi bize? Heybemize katıp ilerleyelim.

    Ülke gündemindeki seçim muhabbetlerine, İzdiham da fikirlerini beyan etmiş. Bizim Cumhurbaşkanı Adayımız deyip noktalı virgül koymuş. Tebessümle okuduk. Bir kaç yerine değinelim, fikir birliği güçlensin.
    *Şiir okusun ama yazmasın.
    *Ülkeyi ideoloji ile değil merhametle yönetsin.
    *En az bir kere aşık olmuş ve en az bir kere terk edilmiş olsun.
    *Gülünce güzel gülsün.
    *Şaka yapmasın.
    *Cumhurbaşkanı olduktan sonra çocukluk arkadaşına "siz" diye hitap etmesin.
    *Biz bu seçimde ve her seçimde Hz.Ömer'i destekliyoruz. Makam kötü bir şey çünkü.
    Not: Anlaşırsak biz yokuz.
    Gündemden yakışır şekilde uzak kalmayan İzdiham'a katılıyor ve ziyaretlerin kısası makbuldür deyip devam ediyoruz. (En çok bu kısmi beğendik desek yeridir.)

    Bir Oğuz Atay röportajı ile karşılaşıyoruz, uğramadan geçmiyoruz. Yalnızlık, sevmek, korku hakkındaki düşünceleri sorulmuş kendisine. *Hassas insanlar sadece kalplerinden yara almaktan korkarlar. Bundan korkanlar en çok kalplerinden yara alırlar. Bunu bilenler ise en çok kalpleri yaralarlar. Işte kalbi olana zordur yaşamak.* demiş. Okumanın verdiği keyif bir yana da, röportajın yapıldığı zamana denk düşseydik, belki bir kaç soru da biz sorardık.

    Yolumuz Emine Şimşek'in beklenen, gidilen, gidilmek istenilen yolları, kalışları iyi yansıttığı dünyalara düşüyor. O dünyanın sokakları, bilinen ama hep kaybolunan yollarına çıkıyor. Belki de bu yüzden iyi hissettirdiğini ve yansıttığını düşünüyoruzdur. *Anlatacak çok şeyi olduğunda susarak başlar konuşmaya insan.* diyor, bizi görür görmez. Evet, anlatılacak çok şeyimiz vardı ama bunu nasıl anladığını da anlamadık. Bu dergide herkes gönül gözü ile görmeyi öğrenmiş anlaşılan. Bizde okuyarak öğreneceğiz diye umut ediyoruz. Sohbet, bekleyişler üzerine... Bunu bir yaşam parçası haline getirmekten. Unutmanın aslında hafızaya kazıyıştan başka bir şey olmadığından... İçimizi bir hüzün kaplıyor, bu hüzünlenişte yaşamımızın bir parçası. Bildiğimizden ötürü yine de mutluyuz.

    Birçok kişinin daha yanına uğradık lakin bu kadarını bahsetmeye yetti kelimelerimiz. Izdiham'a edecek kocaman bir teşekkürümüz var. Belki bizi hayattan uzaklaştırdığı için. Uzaklaştırırken bile hayatı öğretmeyi sevdiği için. Güldürürken üzdüğü, üzerken bizi kendimize getirdiği için. Biz Izdiham'ı seviyoruz. Izdiham da bizi seviyor olacak ki; çok şeye katlanıyor.
    *Izdiham çıksın diye derginin iç mizanpajını siyah/beyaz yaptırdım. Yoksa yine sıkıntı olacaktı. Dolar ve Euro artışı yüzünden. Bu sayıyı da böyle hallettim. Dayanmak, bir şair mesleğidir.*

    Teşekkürler İzdiham. Dayanmak kelimesini yüzlerce okurun gönlüne sığdırarak, şiirlerle ve yazılarla yine içimizi kıyım kıyım ettiğin için! Ve bana kazandırdığın güzel dostluklar için... ;)
  • ~~Süpriz bozmayan ipucu içerir~~~

    Nazan Bekiroğlu ile 3.karşılaşmamız.

    Yeni bir yolculuk yapmaya azıcık zorlanmış olsam da halimden memnun bir şekilde başladım okumaya. Kitabın ilk sayfaları attığım bir adımla ansızın çukura düşmüşüm gibi hissettirdi. Nerdeyim, ne anlatılıyor ,hangi dili konuşuyor anlayana kadar biraz ilerlemiş, çeşitli  çiçek kokularını özenle hazırlayan bir dükkanın önüne varmıştım. Burada kendisi küçük bir şişe içinde bir koku uzattı.
    "Filbahri kokusu. Ezelden izler taşıyan bir kokudur. Kokla bunu, ancak bu sekilde yolculuğa çıkabiliriz."

    Önceden tecrübem var tabii Yol Hali'nden. Onla yolculuk yapmanın şartlarını az buçuk biliyorum. Kendisi önce tarihi bir mekana uğrar, gerçek yolculuk mekanda değil zamanda yapılır der, dokunduğu her noktanın hikayesini düşünerek , aynı havayı solumuş medeniyetlerin aynı toprağa basmış insanlarını, aynı noktaya değmiş bakışları ve bunların kalplerinde yansımalarını hissederek hayal etmeye çalışır. "Geçmiş, şimdiki zamanda yaşanan bir an " a dönüşür; canlı cansız farketmez,  onun ilgi alanına giren her varlığının ruhu kendi kalbiyle birleşip , vicdanında işlenir. Ortaya yepyeni bir bakış açısı sunar. Biraz yorucudur ama bu onun üslubundan alınan lezzete engel değildir.

    Velhasıl kabul ettim ve kokladım. Zamanda yolculuğumuz başladı.

    Kanuni' nin son dönemleri. Devlet düzeninin yavaş yavaş bozulmaya başladığı, hile ve yolsuzlukların arttığı ,makamlara ehil olmayanların getirildiği ,çürümenin başladığı zamanlar. Yeniçeri Ocağı'nda, devşirme gence yeni bir isim vererek Esame defterine kaydeden bir Yeniçeri Katibi' nin basucunda bulduk kendimizi ve hikayemiz başladı.

    Yeniçerilerin kalplerini yokladık.
    Huzursuzdular.
    "Hünkarımız savaş meydanında bizimki kadar hiçe sayılmış bir hayat olmayı göze alınca, biz de o zaman onun ki kadar kıymetli bir hayat olurduk " inancındaydılar.

    Zamanında 150 yılda 7 padişahın hüküm sürdüğü tahtta, sonrasında dört yılda sırasıyla geçen 6  padişaha uğradık. Kimilerinin şehzadeyken kendilerini  ölüm mü taht mı beklediğini bilmeden Kafes'lerde  yönetme istidatlarını kaybettiklerini gördük, kiminin rahata düşkünlüğünden kiminin ise gücünü yitirmiş bir ordunun hükümdarı olarak esir düşmekten korktukları için ordusunun başında savaşa gitmekten çekindiğini farkettik. Karşılıklıydı sorunlar, tek bir taraf suçlanamazdı ama iletişimleri yoktu.

    Sonrası ise...

    "Anlatmayı seven yazıcılar için dahi anlatılası değildi. Susulası geçilesiydi. Bazı çilenin yazılması yoktu."
    Ve bu acı sadece insanların değil turnaların da hayatlarına bedeldi.

    Dayanamadık...Geri döndük. Nazan Hoca' nın "Adaletten çok merhamete meyletmiştir. Kadındır. İyi ki padişah değildir! Şefkatle de tarih olmuyor ki" sözü ikimiz içindi.

    Filbahri kokusunun etkisi geçerken o naif insanı kürsüde cesur bir şekilde tarih dersi verirken gördüm.Tarihçiler tarafından Vakai Hayriye olarak kayıtlara geçen olayı anlatıyordu ve ekliyordu:
    "Tarihle geçmiş aynı şey degildir"(bir kısmı için bakınız: #28177669)

    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    Nazan Bekiroğlu'na göre "İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet kelimenin kalbine inmiştir."
    Yine " Her hissettiğimi kelamla görünür kılma alışkanlığında olsam da şair değilim ben" diyor. Bunları öğrenince kendisinin neden hissedebildiği tüm duyguları, kokuları ve renkleri dahi kelimelerle tanımlamaya çalıştığını anlayabiliyoruz. Bir fizikçinin tabiatın dilini anlayabilmek için matematikle haşır neşir olması gibi, o da kendi doğasındaki işlemleri çözmek için kelimelerle uğraşıyor sürekli. İsimlendirebildiği nisbette hislerine tahammül edebiliyor, mantığına yatırabiliyor. Yoksa o isimlerin tanımlanamadığında ateşe dönüşüp varlığıyla kalpleri yakacak  mahiyete sahip olduğunun farkında. Buna en güzel örneği ise her fırsatta işlediği Aşk konusu.
    Yazarın ilk üçünde Tolstoy'un Anna Karenina'sını görmek pek de şaşırtmıyor artık. Çünkü kendisi dokunduğu her karakteri adeta Anna gibi işleyip, yargılamayı vicdanımıza bırakıyor. Belki de bu kitabı tarihi bir romandan öte yapan özelliği budur.

    Bu romanı ve diğer romanlarındaki üslubun özelliğini ise en güzel  Mustafa Kutlu  özetlemiş:

    "Şarka mahsus sanatın temeli olan hikmet ve ahengin izdivacıdır bu."

    Kitapta ilk defa karşılaştığım ve çok ilginç bulduğum kelimeler var , onları da paylaşmak isterim.

    SEMENDER: Ateşte yanmayan masal yaratığı.Yeniçeriler, padişahı korumak için kendilerini herşeye siper ettiklerinden bir diğer isimleri de buymuş.

    KAZAN KALDIRMA: Yeniçeri Ocağı'nın isyan etme, meydan okuma, otoritenin zayıf olduğu vakitlerde ise daha da kişisel isteklerini kabul ettirmek için yaptıkları eylem.

    ABDULLAH: Devşirmeler ailelerinden alınıp, tüm geçmişleri silinerek isimleri Esame defterine farklı bir isimle kaydedilirken baba adı kısmına Abdullah ( Allah'ın kulu) yazılırmış. Hatta bütün bir Osmanlı tarihinde babasının adı Abdullah olanlarda bir yabancılık ihtimali bu yüzden aranırmış.

    Üsluba uyum sağlayabildiğimizde farklı diyarlara götürebilecek ve kelimelerin büyüsüyle tanıştıracak olan bu romanı tavsiye ediyor ve keyifli okumalar diliyorum. :)
  • Her kelime, başkalarının kalbini harekete geçirmek, birlik ve beraberlik içinde fedakarlık yoluna iletmek için etkili olmaz..

    Evet , kan damlayan kelimeler; insanların kalpleri üzerinde etkili olur, fedakarlık alanında üstün başarılar hasıl edebilir ve kalplerin arasını birleştirebilir. Bu kanlı kelimeler ; ölü bir kalbe damlatildiginda onu diriltir ve o insanın kalbinde bir daha ölmemek üzere sonsuz olarak yaşarlar..

    Fakat sadece ağızdan doğan ve dille ifade edilen sözler ise , ölüdürler. Hiç kimse böyle kelimelere sahip çıkmaz ve onları manevî evlat olarak bağrında besleyip büyütmez.
    ...
    Hiç şüphesiz ilahi kaynaktan doğmayan, kalpte iman ve samimiyetle beslenmeyen kelimeler ölüdürler.
    ..
    NE ZAMAN SÖYLEDİĞİMİZ BU KELİMELERİN UĞRUNDA ŞEHİD OLUR VE ONLARA SAHİDLİK KANIMIZDAN VERİRSEK, İSTE O ZAMAN CANLANIR VE BİR DAHA ÖLMEMEK ÜZERE YAŞARLAR..
    Seyyid Kutub
    Sayfa 38 - Beka yayıncılık
  • Kelimelerin insanları kırdığı söylenirdi.Bazen bir ok,bazen tabancadan çıkan bir kurşun,kimi zaman keskin bıçak olurlardı kalbe saplanan.Peki ya kelimelerin kalpleri?
    Yumuşak bir sözden ziyade kâğıt kesiğine dönüşmek onları da kırmıyor mudur?

    -Madamdalya-