• 657 syf.
    Artık eskisi kadar çok fazla uyuyamuyordu kadın. Hoş eskiden de çok uyumuyordu ama uykusunu kaçıran sebepler gün geçtikçe arttıkça uyku saatleri azalmıştı. Saat gecenin kaçı olursa olsun düşünmesi , sürekli geçmişini temizlemesi için yeterli bir saat muhakkak oluyordu . Öyle çok şeyin farkındaydı ki , öylesine korktuğu sandığı anlamsız şeylerin .
    Yine bir gece anlamsız hatta öylesine anlamsız ki hiç önemsemediği, dönüp bakmadığı iki biblonun kendisinde niye olmadığına , neden satın almanın amacında yer almadığına ağladı ve yıllarca ‘’ ne haldesin, yapabileceğim bir şey var mı’’ diye sormak için aramadığı kız kardeşini aradı telefonla.
    Anlattı ona, nasıl bu hale geldim diye sordu. Hangi ara ne istediğini bilmeyen, en son kendisini ne mutlu ettiğini bile hatırlamayan, olaylara karşı tepkisini kaybetmiş, sabah işe giden akşam aynı yolu kullanarak evine gelen ve haftalar geçsin, aylar bitsin diye kendini hayatın akışına bırakan o amaçsız insanlardan oldum ?
    Neydi kadın sahiden?
    Nasıl bir hayat istiyordu, bu muydu gerçekten?
    Sabah ipi kopmuş bir uçurtma oluyorken gecenin kör bir vakti kulelere imrenen bir çukur ..
    Hiç kimsem yok , çok yalnızım dedi ve ağlaması bitmedi.
    Dinledi kız kardeşi yüreğinin tüm içtenliğiyle. Neden yalnız olasın, annen var, baban var, kardeşlerin var hatta çocukların var bak ben de varım demedi. Allah’ın var abla dedi daha kim olsun ki?
    Senden vazgeçmemiş ki ağlayabiliyorsun , ben kimim , neyim diye kendine sorabiliyorsun, daha ne istersin?
    Utandı kadın çok utandı. Gerçek ne güzel de duyurmuştu sesini ona hem de en çok istediği bir anda ama hiç duymayı ummadığı insanla.
    Bir kaç gün sonra bu eser ulaştı eline hani kime ihtiyacın var ki senin , kendinde bulacaksın çarelerini dertlerinin diyen kız kardeşinin yolladığı koliyle.
    Sabah elinde kahvesi , günlük burçlarını okuyup aaa günüm iyi geçecek diye sevinen, kapattığı kahve falında bir yola gideceksin yalanından medet umarak acaba neresi diye çanta hazırlama planları yapan kadın yavaş yavaş başladı sayfaları çevirmeye. Okudukça meraklandı, sayfalar ilerledikçe ne burç kaldı ne kahve falları.
    Bir dönem sadece sabahları okudu, günün önemine binean kendisine ne söylenecek acaba merakıyla, sonrasında ise tüm hayatının yaşanmışlıklarının gittilerini, yaşanacak olanların getireceği anlamları anlamladırmak gayesi aldı yerini.
    Kadın başladı kendisini sorgulamaya; Bütün bu korkularının kaynağı ; içinde görmeye , duymaya , seslendirmeye cesaret edemediği işte tam da burasının adı , “BEN yok , Ferah diye ” diye başlıyor ama aslında bütün probleminin kendisiyle olduğunun haykırışı.
    Neye ihtiyacı var bugün , yarın, tüm hafta hatta gelecek tüm zamanlarda ad veremediği , boğuştuğu kimsenin görmediği yerin, içindeki o tedavi edemediği her an kanayan yaranın? Hep bulmaya çalıştığı o çaresizliğin ?
    Vazgeçilmez olduğunu sanmanın yenilgisi, dünyaya gelme sebebinin ilahi bir sebebi varmışcasına duyduğu ‘’BEN’’ siz olmaz, yapamazlar hesabını sorgularken borçlu çıkmanın acizliği.
    Yunus Emre mütevaziliğinde ‘’ Ben bilmem’’ i öğrenemeyip , bildiklerinin aslında hiç bir şey bilmediğinin gerçekliği.
    Yardım ederken, iyilik yaparken yaptım, verdim kibriyle ‘’BEN’’ in esaretinden kurtulamayıp Allah rızasına teslim olamayışının rezil rüsvan hallerinin çirkinliği.
    Kimi günahlarıyla kazanır, kimi meziyetleri ile kaybeder . Mezarda hırsız polis , ateist dindar , namuslu ahlaksız yan yana yatarlar e be gafil bak göremez bu gerçeğine gözlerinin körlüğü.
    Vücut organlarına adil davranmayı bilmeyip , iki konuşup bir duymanın getirdiği asıl kendine yaptığı ihanetini duymayan kulaklarının sağırlığı.
    Okudukça hiç olduğunu gördü kadın koskocaman bir hiç. Bir sabah elleri morarıyor diye gittiği doktor sonrası siteden onu telefonla arayanlar bilir, en azından konuşabiliyorum şükür dediğinin ertesi günü ağzından tedavi süreci gereği parça alınıp tüm gün boyunca konuşamadığını anlattığını, hatta bir kaç gün sonra olsun buna da şükür gözlerim görüyor deyip , yıllarca ağlamaktan dert yakınıp şimdiyse günlerce bir damla yaşa muhtaç kuruyan gözlerini sulandırmak için kullandığı ilaçları, bandajlı gözlerinin hangisi kapalı ise diğerinin yarım yamalak görmeye çalıştığının trajikomik mücadelesini.
    Hiç oldukça hiçliğin zevkine vardığını hissetti kadın. Malın, paranın kıymetsiz olduğunu , vazgeçilmenin acısını öğrenirken, her şeyden de vazgeçebilmenin özgürlüğünü kazandı.
    Yarına ait plan yapmanın tedbirinde debelenirken, vesveseler ile kendini yiyip bitirirken gördü ki bulunduğu anı yaşayıp, o anlık mutluluk yaşamak yerine daimi huzura kavuşabilmek önemli.
    Tüm fazlalıklarını atma gayretinde şimdi; ‘’NİYE’’ ‘’NEDEN’’ demiyor artık. Kayıplarının aslında kazanç olduğunu , öfkelenmek, üzülmek yerine vardır bir hikmeti elbet diyebilmenin şükründe.
    Kırılmak derken unutmadan eklemek istemiş, kırmaktan vazgeçmeyi öğrenmiş de kırılmaktan , incinmekten arınma yollarını arıyorum telaşım çok dedi.
    Ahh be kadın kitaptan hiç mi bahsetmezsin dedim de beceremedim dedi. Ona göre anlatılması çok zor ama anlaması ve yaşanması çok çok kolay dedi. Ben aracıyım kırılmayın kendisine.
    Hepinize çokça selamı var. Amansız bir vicdan azabı gibi taşıdığınız tüm yüklerinizi atın rahatlayın diyor kendileri. ‘’ Belayı bela gibi görmek en büyük musibet’’ i unutmadan öfkelerinizi, beklentilerinizi, yargılarınızı, sorgulamaya çalıştığınız niyetlerinizi.
    Kibir mutsuz insanların tesellisi, kendi hatalarımızı affedebildiğimiz kadar başkalarının hatalarını da affedebilme hoşgörüsüyle;
    Keyifli anlaşılır okumalarınız olsun efendim.
  • Bu "Tanrı katili"nin artık ne tanrısı ne insanı vardır; kendini kazandığı ölçüde dünyayı kaybeder.
  • Hamza, Hz. Muhammed’in amcalarındandır. Fakat aralarındaki yaş farkı 5-6 yıldan fazla değildir. Kureyş içinde kolay kolay kimsenin karşısına çıkmaya cesaret edemeyeceği bir heybetin, kuvvet ve cesaretin sahibidir, Hamza. Kabadayıdır. İçkiye düşkündür, bir de ava… Avcılık bütün dünyasıdır Hamza’nın. Pek sosyal biri değildir, dünyası Mekke’yi çevreleyen çöllerdir. O çöllerde aslan avlar. Ve Mekke’de de aslan avcısı diye ünlenmiştir. O güne kadar, asosyal kişiliğinin de etkisiyle Mekke’deki din kavgasıyla pek ilgilenmemiş, atalarının dini putperestliğe bağlı kalmakla birlikte, Abdülmuttalib oğullarıyla Kureyş’in geri kalanı arasında yaşanan ve Hz. Muhammed’den kaynaklanan çatışmada da kendi boyunun ve Hz. Muhammed’in yanında yer almıştır. Ağabeyi Ebu Leheb gibi kendi boyuna karşı bir ihanetin içinde olmak aklından bile geçmemiştir Hamza’nın.

    O gün de yaşananlar bir Mekke klasiği olarak tarihe geçebilecek ölçüde alışılmış olaylardır. Yine Safa tepesinde tek başına ibadet etmekte olan Hz. Muhammed, yine Ebu Cehil ve yandaşlarının hakaret ve saldırılarına hedef olmuştur. Gerçi o günküler sadece sözlü saldırılardan ibaret kalmıştır ama uğradığı ağır hakaretler Hz. Muhammed’i fazlasıyla rencide etmiş ve düşmanı daha fazla tahrik etmek istemediği için de hiç cevap vermeksizin bir taşın üzerinde oturarak, Ebu Cehil ve takımının usanıp çekip gitmelerini beklemiştir. Olayın bir de görgü tanığı vardır. Gizli Müslümanlardan bir cariye. Aynı gün avdan dönmekte olan Hamza’nın önünü keser ve:

    “Ebu Umare!” der, “bugün Ebu Cehil’in yeğenin Muhammed’e yaptıklarını bilseydin böyle rahat olamazdın!” Hamza şaşırır ve ne olduğunu sorar. Cariye de her şeyi anlatır. Hamza duydukları karşısında bir öfke selinin bütün vücudunu kapladığını hisseder. Hedefi Kâbe’dir. Ebu Cehil’i orada bulabileceğini düşünür. Yanılmaz da. Önce hiçbir şey belli etmeden yanlarına oturur. O günkü av macerasını anlatmaya koyulur. Yayına dayanmış olarak, ayakta, kendisini merakla dinleyen Kureyş egemenlerine ki aralarında Ebu Cehil’de vardır, “şöyle yaptım, böyle ettim” diye anlatırken aniden yayını kaldırır ve bütün gücüyle Ebu Cehil’in kafasına indirir:

    “Al sana bir yay, bir de kılıç” diyerek. Meclis karışır, Ebu Cehil neye uğradığını şaşırır. Yanındakiler Hamza’nın üstüne yürürler, fakat başından oluk gibi kan akmakta olmasına rağmen Ebu Cehil tarafından engellenirler. O an aklı başına gelmiştir Ebu Cehil’in ve daha ileri gidilirse Hamza’yı de kaybedeceklerini, onun da Müslüman olabileceğini görür ve:

    “Dokunmayın Ebu Umare’ye” der. “O bana bunu yapmakta haklı, çünkü ben de bugün onun yeğenine çok kötü davrandım, hakaret ettim!” Akıllı hareket etmiştir Ebu Cehil ama geç kalmıştır. Öfkesini hala alamamış olan Hamza, bütün hiddetiyle meydan okur:

    “İşte ben de artık O’nun dinindenim bundan sonra gücünüz yetiyorsa bana da aynı şeyleri yapın bakalım!” Ebu Cehil pişmanlık içinde kıvranır. Kendi elleriyle Müslümanların saflarına bir “aslan avcısı” kazandırmıştır. Aslında Hamza’nın Müslümanlığı o an için tepki ürünü bir tercihtir. Ne putların saçmalığı ve ne de ALLAH’ın birliği konusunda her zamankinden farklı bir görüşe sahip değildir. Kızgınlıkla, düşünmeden öylesine ağzından çıkıvermiştir işte. Sonra olup bitenin haberini vermek ve:

    “İntikamın alınmıştır” diyerek gamını dağıtmak için Hz. Muhammed’in yanına, Erkam’ın evine yollanır. Yeğenine:

    “Üzülme!” der, “Ebu Cehil’in sana bugün yaptıklarının intikamını aldım. Kafasını yardım, yüzünü kan içinde bıraktım” Hz. Muhammed’in tepkisi ise başta Hamza, herkesi şaşırtır:

    “Ben böyle şeylere sevinemem!” Hamza, hayretler içinde sorar:

    “Ya neye sevinirsin?” Hz. Muhammed taşı gediğine koyar:

    “Senin Müslüman olmana!” Doğrudur. Bütün yaşamı boyunca Hz. Muhammed kötünün zarar görüp, kaybetmesinden çok iyinin kazanmasına sevinmiştir.

    Hamza, bunun üzerine az önce Kâbe’de kızgınlık eseri söylediği şeyi tekrarlar. Müslüman olduğunu söyler. Herkes sevinir. Fakat bir öfke eseri olan ilk söylemin benzeri bu ikinci söylem de yeğenini sevindirmek için olmuştur. Ve o gece Hamza’yı uyku tutmaz. Sabaha kadar suçluluk duyguları içinde kıvranır. Kendi kendini eleştirir:

    “Durduğum yerde” der, “babalarımın, atalarımın dininden mi çıkıyorum?” Hamza o gece ciddi olarak Müslüman olma yoluna girer. Ve sabahın ilk ışıklarıyla soluğu Kâbe’de alır. Henüz kimsecikler yoktur. Ellerini açar bütün samimiyeti ile ALLAH’a yalvarır:

    “Kalbimden şüpheyi gider ve beni Senin hoşnut olacağın yola ilet!” der. Sonra da yeğeninin yanına gider. İçini O’na da açar. Kendisini İslam’ın gerçek din olduğu konusunda ikna etmesini ister. Bütün ön yargılarından sıyrılmış alabildiğine samimi bir haldedir, Hamza. Ve deyim yerindeyse tam da adamına gitmiştir. Ve yeğeni konuşmaya başlar. Varlığı, evreni, yaşamı, yaşamın amacını anlatır. Anlattıkça da Hamza karşısındaki insanın yeğeni olmaktan çıkıp, önderi, kurtarıcısı, müjdecisi ve tek kelimeyle peygamberi olmaya doğru dönüştüğünü görür. Teslim olur. Yaradılıştan bu yana tüm insan dillerinin söyleyebildiği en güzel cümleyi söyler. Ve o da dönüşür. Hamza olmaktan çıkar ALLAH’ın aslanı Hz. Hamza olur.

    Fakat daha olacakları da vardır.

    Hz. Hamza’nın Müslüman olmasının Mekke’deki yankısı güçlü olur. Kureyş egemenleri eski ataklığını kaybeder. En azından Hz. Muhammed’in kendine olan saldırılarını sınırlamak gereğini duyarlar. Artık Müslümanlar tamamen zayıf ve ezilebilir bir avuç zavallı olmaktan çıkmaya başlamışlardır. Şimdi aralarında yaşamını aslan avlayarak geçiren bir avcı da vardır. Ve kendileri de aslan olabilmekten çok uzaktır.
  • Immanuel Kant: Aydınlanma Nedir?

    Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapere aude! "Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!" sözü şimdi Aydınlanma'nın parolası olmaktadır.

    Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes), tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki, bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler (vasiler, ç.), insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa, onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü birkaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.

    Demek oluyor ki, her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiçbir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle, kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayak bağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o, henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen pek az kişi vardır.

    Oysa, buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de... Çünkü yığının içinde, kamuda —vasiler arasında bile— bağımsız düşünebilen birkaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar, önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da insanın kendindekini akıllıca değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden birkaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; ön yargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu ön yargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar. Bundan dolayı kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimlerle bir baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni ön yargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığma, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar.

    Oysa Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki, her yandan: «Düşünmeyin! Aklınızı kullanmayın!» diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap!», maliyeci: «Düşünme, vergini öde», din adamı: «Düşünme, inan!» diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «İstediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin!» diyor).

    Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı (der Privatgebrauch), genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan (der öffentliche Gebraııch), bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini, yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum.

    Şimdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kamunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir. Fakat, kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi, yalnızca itaat etmektir. Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olarak onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödememezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriler ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir.

    Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş, kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine, karşı gelmiş sayılmaz. Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak o, bu inançları pekâlâ eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: Büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde olabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de olabilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiçbir şey söz konusu olamaz.

    Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır. O, şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati, yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı dinsel kuralların pratik yararlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiçbir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiçbir şey karşı gelmemiştir, gelemez.) Papaz eğer, bunlardan hiçbirini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının, cemaatinin önünde bir eğitimciymiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa, olsun, bir aile toplantısı söz konusudur Ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o, kendisine dışarıdan yüklenen bir görevle bağımlıdır. Buna karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira, halkın ruhani, yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmak yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.

    Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda —Hollandalıların böyle söylediği gibi— görüldüğü üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde, her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim, bu kesinlikle olanaksızdır. Şöyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki, böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bile. Çünkü, hiçbir çağ bir yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez. Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü, sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamıyla haklıdırlar.

    Şimdi bir ulus için bir yasa koyarken hep şu soru bir ölçü olarak benimsenebilir kanısındayım: Acaba aynı ulus karar vermede kendi başına bırakılsaydı bu yasayı kendi kendisine de koyar mıydı? Gerçekten belli bir düzeni getirmek amacıyla ve daha iyi bir yasanın beklentisi içinde kısa ve belirli bir süre için bu yasa mümkün olabilirdi. Fakat bu, ancak yurttaşlardan her birine ve özellikle de din adamına, onun da bir bilgin olması nedeniyle, o anda var olan kurumun zayıflık ve eksikliklerini işaret etmek, bunları yazılar yoluyla kamuoyuna göstermek ve kurulu düzeni savunmayı bir yana bırakmak özgürlüğünün tanınması koşuluyla mümkündür. Bu arada yeni kurulan düzen, yapısına ilişkin araştırma ve inceleme kamu tarafından oldukça derinleştirildiği, ilerletildiği ve kendisini kanıtladığı zamana kadar var olmayı sürdürür; eğer çoğunluğun onayı ile bu durum destek bulamazsa, o zaman tacın ya da tahtın önüne yeni bir tasarı getirile bilinir; bu öyle bir projedir ki, kendi kavramlarına ve anlayışlarına göre din kurumunu değiştirmek için birleşmiş olan ve eskiye sadık kalmayı isteyenleri de karşısına almayan dinsel toplulukları, yani cemaatleri korumayı amaçlar. Fakat kimsenin kamusal bir sorun olarak görmediği ve kuşkulanmak zorunda olmadığı sürekli geçerliliği olan dinsel bir yasa ile birleşmek, birlik olmak, tek bir insan, yaşamında olmuş olsa bile, böyle bir yasa, insanlığın gelişmesindeki kısırlıkları ve engelleri ortadan kaldırmak bir yana, bu gelişmeyi daha sonraları için zararlı bir duruma da sokar.

    İnsan kendi adına ve belli bir süre için bilmesi gereken konularla ilgili olarak kendi aydınlanması için kendisinin göstereceği çabayı erteleyebilir, onu bir müddet için sonraya bırakabilir. Ancak, böyle bir aydınlanmadan bütünüyle vazgeçmek demek, bu kendi adına ya da daha sonraki kuşaklar adına da yapılsa, insanlığın kutsal haklarını ayaklar altına almak ve onu incitmek demektir. Bir ulusun kendi kendisine bile yükleyemeyeceği herhangi bir şeyi, hükümdarı ya da yöneticisi ona haydi haydi yükleyemez; yasa koyma yetkisi olan hükümdara bu yetki yalnızca hükümdarın, ulusun iradesini kendi iradesinde toplamış olması nedeniyle verilmiştir. Yani, halkın ortak iradesini hükümdarın kendisinde toplamış olmasından ötürüdür bu. Hükümdar, sivil toplum düzeniyle uyuşan bütün gerçek ve hayali iyileştirmeleri ve düzenlemeleri kendi işi olmadığı halde halkının ruhunun kurtuluşu için, ulusunun gerekenleri yapması amacıyla, halkını kendi kendisinin önderi olmaya çağırır ve bu yolu açmaya çalışır; fakat onun asıl görevi ve kendisinden sorumluluk isteyen işi, ellerinden geldiğince kendi kurtuluş yollarını belirleyip bunları harekete geçirmek ve geliştirmek için en iyisini yapanlara güç kullanarak engel olanları durdurmaktır. Fakat hükümetin denetimi sırasında din konusundaki düşüncelerini açıklığa kavuşturmak amacıyla halkının bir girişimi olan yazıları söz konusu ederek bu dinsel konulara hükümdarın müdahale etmesi, onun itibarını zedeler. Ama bunun yanında, eğer o, kendi yüceltilmiş ve kutsanmış kanılarına ve oyuna göre davranır —ve bu eyleminde şu takılmalı deyişe göre kendisini ortaya koymayı sürdürürse: «Caesar non est supra Gram- maticos» — ve dahası, eğer o, kendi tebaasına karşıt olarak devletinde birkaç tiranın tinsel, yani manevi baskısını ya da despotizmini desteklemek için kendi yüksek otoritesini alçaltırsa, o zaman o hükümdar, kendi değerinden kaybeder.

    Şimdi, "Acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz?" sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde, bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. Şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece, evrensel aydınlanmaya giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşuyla ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır, ya da Friedrich'in yüzyılıdır.

    Bir prens, din konularında, halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse, hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir. İşte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce, insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanlarıyla ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda ön yargılı davranmaksın ve fazla ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını, düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler, hatta bu tutum yer yer, şurada burada ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bu durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle ki, kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oynayamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile o savaşmak zorunda kalır. Bu gibi hükümetler, en azından ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda nasıl var olabildiğim gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.

    Burada aydınlanmanın, yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odak noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü, bilimler ve sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiçbir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çok parlak bir örnek vardır, hiçbir yönetici, bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. (Büyük Friedrich, ç.)

    Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilmek için bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: «İstediğiniz kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin!» Bu durum ise, insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak çıkar, tıpkı her şeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğünün kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar. Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir. Doğa bir defalığına sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün yumuşaklığıyla onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bu eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına gelmiştir. Bu durum, yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin, yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, ‘makineden fazla bir şey olan insanın’ insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir
  • Şu âyet-i kerime, iktisada katî emir ve israftan nehy-i sarih suretinde gayet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu meselede Yedi Nükte var.

    BİRİNCİ NÜKTE

    Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisat ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır.

    Evet, iktisat hem bir şükr-ü mânevî, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem katî bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan, vahîm neticeleri vardır.

    İKİNCİ NÜKTE

    Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâikayı bir kapıcı, âsâb ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile merkez-i vücuttaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir ki, ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa "Yasaktır" der, dışarı atar. Bazen da, bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.

    İşte, madem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nevinden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın.

    İşte, bu sırra binaen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden hediye kırk para, diğer lokma en âlâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibarıyla farkları yoktur, müsavidirler. Boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler. Belki, Bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.

    Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. "Hâkim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak. "Aman, doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün" dedirmeye mecbur edecek.

    İşte, iktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikîyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

    ÜÇÜNCÜ NÜKTE

    Sabık İkinci Nüktede, "Kuvve-i zâika kapıcıdır" dedik. Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.

    Fakat, hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Sözdeki muvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zâikası rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak, bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte, bu surette kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşru olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir.

    Bu hakikate işaret eden bir hadise ve bir keramet-i Gavsiye: Bir zaman, Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) Şeyh Geylânî'nin terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın birtek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan zaafiyetiyle, validesinin şefkatini celb etmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs'ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş:

    "Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor; sen tavuk yersin!"

    Hazret-i Gavs tavuğa demiş: "Kum biiznillâh!" O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemet ve mevsuk çok zatlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zâtın bir kerameti olarak, mânevî tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: "Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin."

    İşte, Hazret-i Gavs'ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir.

    DÖRDÜNCÜ NÜKTE

    "İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez" meâlindeki Müsned, 1:447; el-Münâvî, Feyzül-Kadîr, 5:454, no: 7939; el-Hindî, Kenzül-Ummâl, 3:36, 6:49, 56, 57. hadis-i şerifi sırrıyla, iktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.

    Evet, iktisat katî bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar katî deliller var ki, had ve hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:

    İktisat vasıtasıyla Bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel benimle beraber Burdur'a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: "Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim." Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan "nâstan istiğnâ" mesleğini bozmadı.

    Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde Bazen haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.

    Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah'tır. (Zâriyat Sûresi: 51:58.) sırrıyla, Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allaha ait olmasın. (Hûd Sûresi: 11:6.) sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.

    Evet, rızık ikidir:

    Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz.

    İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryaki olup, terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başka izzetini feda edip zilleti kabul etmek, Bazen alçak insanların ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik vaziyetine düşmek, Bazen hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât-ı diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.

    Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm, o gayr-ı meşru bir surette kazandığı parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor. Böyle acip bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü sırrıyla, haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez.

    İktisat, sebeb-i izzet ve kemal olduğuna delâlet eden bir vakıa:

    Bir zaman, dünyaca sehâvetle meşhur Hâtem-i Tâî, mühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor. Hâtem ona dedi:

    "Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın."

    O muktesit ihtiyar demiş ki: "Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem-i Tâî'nin minnetini almam."

    Sonra Hâtem-i Tâî'den sormuşlar: "Sen kendinden daha civanmert, aziz kimi bulmuşsun?"

    Demiş: "İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesit ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm."

    BEŞİNCİ NÜKTE

    Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedâya, yani fakire, padişah gibi, lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlıkla yediği en âlâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir.

    Câ-yı hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisatçıları hısset ile itham ediyorlar. Hâşâ! İktisat, izzet ve cömertliktir. Hısset ve zillet, ehl-i israf ve tebzîrin zâhirî merdâne keyfiyetlerinin içyüzüdür. Bu hakikati teyid eden, bu risalenin telifi senesinde Isparta'da hücremde cereyan eden bir vakıa var. Şöyle ki:

    Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bilmecburiye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şâbân-ı Şerif ve Ramazan'da o baldan iktisatla otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek, "Alınız" dedim. Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdendi. Fakat, her ne ise, birbirine ikram etmek ve herbiri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan, bir cihette ulvî bir hasletle iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: "Sizi otuz kırk gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz otuz günü üçe indirdiniz. Afiyet olsun!" dedim. Fakat ben, kendi o bir okka balımı iktisatla sarf ettim. Bütün Şâban ve Ramazan'da hem ben yedim, hem, lillâhilhamd, o kardeşlerimin herbirisine iftar vaktinde birer kaşık Haşiye verip, mühim sevaba medar oldu. Benim halimi görenler, o vaziyetimi belki hısset telâkki etmişlerdir.

    Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir civanmertlik telâkki edebilirler. Fakat, hakikat noktasında, o zâhirî hısset altında ulvî bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevap gizlendiğini gördük. Ve o civanmertlik ve israf altında, eğer vazgeçilmeseydi, bir dilencilik ve gayrın eline tamahkârâne ve muntazırâne bakmak gibi, hıssetten çok aşağı bir hâleti netice verirdi.

    ALTINCI NÜKTE

    İktisat ve hıssetin çok farkı var. Tevazu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlâhiyenin medarlarından olan iktisat ise, sefillik ve bahillik ve tamahkârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız sureten bir benzeyiş var. Bu hakikati teyid eden bir vakıa:

    Sahabenin Abâdile-i Seb'a-i meşhuresinden olan Abdullah ibni Ömer Hazretleri ki, Halife-i Resulullah olan Faruk-u Âzam Hazret-i Ömer'in (r.a.) en mühim ve büyük mahdumu ve Sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zât-ı mübarek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir Sahabe ona bakmış. Rû-yi zeminin halife-i zîşânı olan Hazret-i Ömer'in mahdumunun kırk para için münakaşasını acip bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister.

    Baktı ki, Hazret-i Abdullah hane-i mübarekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti.

    Uzaktan bakan o Sahabe merak etti. Gitti, o fakirlere sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?"

    Herbirisi dedi: "Bana bir altın verdi."

    O Sahabe dedi: "Fesübhânallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden, kemâl-i rıza-yı nefisle versin!" diye düşündü. Gitti, Hazret-i Abdullah ibni Ömer'i gördü, dedi:

    "Ya imam, bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın."

    Ona cevaben dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir, hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."

    İmam-ı Âzam, bu sırra bir işaret olarak demiş. Yani, "Hayırda ve ihsanda-fakat müstehak olanlara-israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur."

    Haşiye: Yani, büyükçe bir çay kaşığı iledir.

    YEDİNCİ NÜKTE

    İsraf, hırsı intaç eder. Hırs üç neticeyi verir:

    BİRİNCİSİ: Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise sa'ye, çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekvâ ettirir, tembelliğe atar. Ve meşru, helâl, az malı Haşiye 1 terk edip, gayr-ı meşru, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda eder.

    HIRSIN İKİNCİ NETİCESİ: Haybet ve hasârettir. Maksudunu kaçırmak ve istiskale mâruz kalıp teshilât ve muavenetten mahrum kalmak, hattâ Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir yani, "Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir" olan darbımesele mâsadak olur.

    Hırs ve kanaatin tesiratı, zîhayat âleminde gayet geniş bir düsturla cereyan ediyor. Ezcümle, rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanaatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi, hayvânâtın hırsla meşakkat ve noksaniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanaatin azîm menfaatini gösterir.

    Hem zayıf umum yavruların lisan-ı halleriyle kanaatleri, süt gibi lâtif bir gıdanın, ummadığı bir yerden onlara akması ve canavarların hırsla noksan ve mülevves rızıklarına saldırması, dâvâmızı parlak bir surette ispat ediyor.

    Hem semiz balıkların vaziyet-i kanaatkârânesi, mükemmel rızıklarına medar olması ve tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırsla rızıkları peşinde dolaşmakla beraber kâfi derecede bulmamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat ve kanaat ne derece medar-ı rahat olduğunu gösterir.

    Hem Yahudi milleti hırs ile, ribâ ile, hile dolabı ile rızıklarını zilletli ve sefaletli, gayr-ı meşru ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahrânişinlerin, yani bedevîlerin, kanaatkârâne vaziyetleri, izzetle yaşaması ve kâfi rızkı bulması, yine mezkûr dâvâmızı katî ispat eder.

    Hem çok âlimlerin Haşiye 2 ve ediplerin Haşiye 3 zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakr-ı hale düşmeleri ve çok aptal ve iktidarsızların, fıtrî kanaatkârâne vaziyetleriyle zenginleşmeleri katî bir surette ispat eder ki, rızk-ı helâl, acz ve iftikara göre gelir, iktidar ve ihtiyar ile değil. Belki o rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Çünkü, çocukların iktidar ve ihtiyarı geldikçe rızkı azalır, uzaklaşır, sakilleşir. Kanaat, tükenmez bir hazinedir.hadisinin sırrıyla, kanaat bir define-i hüsn-ü maişet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir maden-i hasâret ve sefalettir.

    ÜÇÜNCÜ NETİCE: Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler. Çünkü, bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok câ-yı dikkattir.

    Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar, mütemadiyen şekvâ ettirir. Haşiye 4 Hem ihlâsı kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.

    İktisat ise, kanaati intaç eder.

    Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer. hadisin sırrıyla, kanaat, izzeti intaç eder. Hem sa'ye ve çalışmaya teşcî eder. Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır. Çünkü, meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz'î bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.

    Hem iktisattan gelen kanaat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğnâ etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.

    İktisatsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dairede müşahede ettim. Şöyle ki:

    Ben, dokuz sene evvel mübarek bir şehre geldim. Kış münasebetiyle o şehrin menâbi-i servetini göremedim. Allah rahmet etsin, oranın müftüsü birkaç defa bana dedi: "Ahalimiz fakirdir." Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya kadar, daima o şehir ahalisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum müftünün sözü hatırıma geldi. "Fesübhânallah," dedim. "Bu bağların mahsulâtı, şehrin hâcetinin pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir." Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i hakikatle anladım: İktisatsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar menâbi-i servetle beraber, o merhum müftü "Ahalimiz fakirdir" diyordu. Evet, zekât vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmekle zekât vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıat vardır.

    İslâm hükemasının Eflâtun'u ve hekimlerin şeyhi ve filozofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali ibni Sina, yalnız tıp noktasında, Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Arâf Sûresi: 7:31. âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş:

    Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.

    Yani, ilm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir. Haşiye 5

    Evet, zaman, iki sene sonra bu keramet-i iktisadiyeyi, İkinci Harb-i Umumiyede her taraftaki açlık ve tahribat ve israfatla ve nev-i beşer ve herkes iktisada mecbur olmasıyla ispat etti.

    Câ-yı hayret ve medar-ı ibret bir tevafuk: İktisat Risalesini, üçü acemî olarak, beş altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshadan yazıp, birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elif'leri düşünmeyerek yazdıkları herbir nüshanın elif'leri, duasız 51, dua ile beraber 53'te tevafuk etmekle beraber, İktisat Risalesinin tarih-i telif ve istinsahı olan Rûmîce 51 ve Arabî 53 tarihinde tevafuku ise, şüphesiz tesadüf olamaz. iktisattaki bereketin keramet derecesine çıktığına bir işarettir. Ve bu seneye "Sene-i İktisat" tesmiyesi lâyıktır.

    "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin." (Bakara Sûresi: 2:32.)

    Haşiye 1: İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükümet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san'at, ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de tedennî edip sukut eder, fakir düşer.

    Haşiye 2: İran'ın âdil padişahlarından Nuşirevân-ı Âdil'in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzünrcmehr'den (Büzürg-Mihr) sormuşlar: "Neden ulema, ümera kapısında görünüyor da, ümera ulema kapısında görünmüyor? Halbuki, ilim emâretin fevkindedir." Cevaben demiş ki: "Ulemanın ilminden, ümeranın cehlindendir." Yani, ümera, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, ulemanın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ulema ise, marifetlerinden, mallarının kıymetini dahi bildikleri için, ümera kapısında arıyorlar. İşte Büzürcmehr, ulemanın arasında fakr ve zilletlerine sebep olan zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek nâzikâne cevap vermiştir.

    Hüsrev

    Haşiye 3: Bunu teyid eden bir hadise: Fransa'da ediplere, iyi dilencilik yaptıkları için dilencilik vesikası veriliyor.

    Haşiye 4: Evet, hangi müsrifle görüşsen, şekvâlar işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şekvâ edecektir. En fakir, fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen, şükür işiteceksin.

    Haşiye 5: Yani, vücuda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden yemek yemek, veyahut telezzüz için mütenev-vi yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.

    Bediüzzaman Said Nursi
    Risale Nur Kulliyatı
  • 704 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Suç ve Ceza. Edebiyat tarihinin yapıtaşlarından ve dönüm noktalarından biri olan roman.

    En son hasta eşinin yatağı başında yeraltında bıraktığımız Dosto, Yeraltından Notlar'dan kısa bir süre sonra eşini kaybeder. Karısının acısını atlatmaya çalışırken, üç ay sonra büyük bir kayıp daha yaşayacaktır. Ömrü boyunca en büyük destekçisi olan kardeşi Mişel'i de kaybetmiştir. Kardeşi ile birlikte kurdukları ve ismi önceleri Vakit olan, sonradan Çağ olarak değiştirdikleri dergi ise borç içindedir. Mişel'in bıraktığı 300 rublelik miras ancak cenaze masraflarını karşılarken, müdürü olduğu dergiden dolayı Mişel'in 25000 ruble borcu vardır. Öte yandan yine derginin abonelerine verilmiş 6 sayılık bir söz vardır. Dostoyevski bu borçlardan sorumlu değildi, abonelerin parasını da dergiyi kapatarak ve derginin demirbaşlarını satarak geri ödeyebilirdi. Dosto ise bunu kardeşinin anısına bir hakaret olarak gördü, tüm borçların yanı sıra kardeşinin ailesinin tüm bakımlarını üstlendi ve dergiyi tek başına çıkarmaya devam etti. Bir yandan tüm bu sorunlarla ve borçlarla boğuşan Dosto, dergiyi çıkarmak için yeni borçlar almaya devam etti. Zaten dönmeyen çark bir süre sonra tamamen kırıldı. Tüm mali sorunların üstüne Sansür de derginin çıkmasını geciktirmeye başlayınca, abonelerden sert mektuplar almaya başlayan Dosto, bütün bu sorunlar karşısında arkadaşına yazdığı bir mektupta, bütün borçlarını ödeyebilmesi karşılığında 4 yıl kürek cezasını seve seve tekrar çekebileceğini bile söylemiştir. Daha sonra vadesi gelen bir borç yüzünden haciz ve hapis cezası tehlikesiyle karşı karşıya kalan Dosto, bu borçtan, Kumarbaz'ın yazılmasına neden olan ünlü anlaşmanın altına imza atarak kurtulur. Bu anlaşmadan kendisine kalan para ise sadece 175 ruble olur. Hem tüm sorunlardan uzaklaşıp söz verdiği romanı yazabilmek, hem de Polin'i tekrar görebilmek amacıyla bu parayı yurtdışına çıkmak için kullanır. Yurtdışına çıkar çıkmaz 175 rublenin hepsini kumar masasında kaybeder. Turgenyev'den aldığı borcu da tükettikten sonra kaldığı otele para ödeyemediği için, otel müdürü, Dosto'ya yemek verilmesini ya da geceleri yazabilmesi için gerekli olan mumun verilmesini bile yasaklar ve sadece çay verilmesini söyler. Aç bir şekilde günlerini geçiren ve bir şeyler yazmaya uğraşan Dosto, çeşitli arkadaşlarına mektuplar yazıp borç istese bile herhangi bir geri dönüş alamaz. Çeşitli dergi yayımcılarına yine roman vadetmesine rağmen hepsinden ret cevabı alır. Bir dergiye vadettiği ve yine ret cevabı aldığı romanın konusu ise şudur:

    “Küçük burjuva asıllı, üniversiteden kovulmuş, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir öğrenci, bu sıkıntılı durumdan bir anda kurtulmaya karar verdi… Tefeci, yaşlı bir kadını öldürmeye karar verdi...”

    Dostoyevski, Suç ve Ceza'nın temellerini küçük, sefil bir odada, açlık, yoksulluk içinde, herkesten uzak ve bir başına kalmış şekilde attı. Raskolnikov'un ilk başlardaki hayatına benzer bir şekilde. Daha sonra borç alarak Rusya'ya dönen Dostoyevski, yeni romanına hız verse bile ortaya çıkan işten memnun kalmayarak tüm çalışmasını yaktı ve en baştan başladı. Daha önce kafasında Zavallı Sarhoşlar olarak adlandırdığı ve Marmelodov'u anlattığı bir konu vardı. Marmeladov ve Katerina karakterleri ise yine kendi hayatından bir kesit. Katerina, ölen eşi Mari'nin ta kendisidir. Marmeladov karakteriyse Mari'nin ilk kocasıdır. Dostoyevski bu aileyle ilk tanıştığında Mari veremin kucağında, ama coşkulu bir kadındır. Katerina gibi şal dansında yeteneklidir ve babası bir soyludur. Kocası ise tıpkı Marmeladov karakteri gibi alkoliktir. Bir öğretmendir ve sürekli alkol ortamlarına akarak memurluktan kovulur. Dostoyevski, Zavallı Sarhoşlar adını verdiği konu ile dergiye bahsettiği üniversite öğrencisinin hikayesini birleştirir. Raskolnikov'u günlük şeklinde anlatmayı tasarlarken romana çevirir. Edebiyat tarihinin en önemli romanlarından biri işte böyle bir dönemden ve aşamalardan geçerek ortaya çıkar.

    Raskolnikov, üniversiteyi yarım bırakmış eski bir hukuk öğrencisidir. İçinde bulunduğu durumlar ve zihnini sürekli kurcalayan bir teori eşliğinde, tefecilik yapan yaşlı bir kadını ve bu kadının üvey kız kardeşini bir baltayla öldürür. Buraya kadarı kitabı henüz okumamış kişilerin bile malumu.

    Raskonikov'un teorisi şudur: İnsanlar, olağanüstüler ve sıradan insanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Napolyonlar ve bitler. Olağanüstü insanlar yasa koyuculardır. Kendi düşüncelerini kabul ettirmek için mevcut düşünceleri ve düzenleri ortadan kaldırırlar. Bu düzen yıkıcılar bunu doğal olarak kan dökerek yaparlar. Raskolnikov'a göre bu yasa koyucular zaten büyük bir kan dökücü olmak zorundadır. Amaçları için kan dökmekten asla çekinmezler. Bu doğalarında vardır. Bu kan dökmeye eğilimli doğaları gereği az ya da çok oranda birer suçludurlar. Sıradan insanların görevi ise kendileri gibi bitlerin çoğalmasını sağlamak, olağanüstülere itaat etmek, olağanüstülerin amaçları uğruna ya kan dökmek ya da kendi kanlarını akıtmaktır. Kitleler yani bitler ancak bugüne ait olabilir. Kendilerini feda etmeleri ancak kendilerini seven eş, dost ve çevreleriyle doğru orantılı olarak etkilidir. Yarınlara asla taşınamazlar. Olağanüstüler ise kendi zamanlarına hükmederken yarının efendileri olmayı da garanti altına alırlar. Mesela Napolyon'un adını bugün dâhi bilirken, ölümüne sebep olduğu yüzbinlerce sıradan insandan bir tanesinin adını bile biliyor muyuz? Raskolnikov'a göre iktidar ancak eğilip yerden onu almaya cesaret edebilenlerin hakkıdır.

    Raskolnikov, bu teorisi nedeniyle kalkıp tefeci cinayetini işler. Amacı üniversiteye rahat devam edebilmek için bu kadını öldürüp, parasını almak değildir. Çünkü amacını paraya indirgemek bu karakteri sıradan bir karaktere çevirir. Amacının para olmadığını, kendisinin diğerleri gibi bir böcek mi yoksa bir insan mı olduğunu öğrenmek amacıyla bu cinayeti işlediğini kendine ettiği itiraflarda görürüz. Raskolnikov, ilk başlarda kendini olağanüstü insanlardan saymaktadır. Sıradan olduğunu aklına bile getirmez. Tefeci kadını öldürmek, onun için tek bir yaşama karşılık, tasarıları ve gelecek planları açısından binlerce hayatın yararınadır. Tefeci kadını öldürmek, Napolyon olmaya başlayabilmesi için aşması gereken bir eşik, bir ilk adımdır. Eğilip yerden iktidarı alma cesareti göstermesidir. Ona göre tüm bu düşüncelerin, tasarıların yanında kötü bir kadının yaşamının hiçbir önemi yoktur. Ama kazın ayağı kurduğu teorideki gibi olmaz. Daha doğrusu kendisi kurduğu teorideki olağanüstü insanlardan biri değildir. Daha cinayeti işlediği ilk andan itibaren kendi zihninde kurduğu, önceden sadece tefeci kadını yargıladığı mahkemede kendisini de yargılamaya başlar. Zaman zaman bir bit olduğuna ya da bir bit olmasa bile Napolyon gibi biri olmadığına kanaat getirdiği düşünceleri, işlediği cinayeti sorgulamasına neden olur. Her şeye ve romanın finaline rağmen, Dostoyevski, Raskolnikov'un suçundan pişman olmadığını söyler.

    Peki insanları ikiye ayırıp, birine kan dökme hakkı veren, büyük bir çoğunluğa ise sıradan yaftası yapıştırarak, hayatlarına hatta canlarına hükmedilmesi gerektiğini düşünen ve bunun için cinayet işleyen bir karakter neden bu kadar çok sevildi? Okurlar neden Raskolnikov'a pis bir katil gözüyle bakamıyor? Neden bu karakterin ünü çoğu yazarı bile gölgede bıraktı? Neden bir sendroma adı verildi? Neden dünyanın farklı ülkelerindeki üniversitelerinde işlenen psikoloji derslerinde hâlâ bu karakter masaya yatırılıyor? Neden üstüne tezler, makaleler yazılıyor? Geçen burada tesadüfen Raskol'un Baltası diye bir yayınevi olduğunu öğrendim. Üstlerde de anlattım. Dostoyevski, kendi ülkesine dönmek için Rusya'daki bir yayınevine bu romanı teklif edip, ret cevabı yerken, 1.5 asır sonra bu karakter başka bir ülkedeki yayınevinin ismine ilham oluyor. Kaç yazara ve o yazarın karakterine nasip olur bu? Peki neden?

    Aslında romanda Newton açısından bakılan bir kısım olsa bile Raskolnikov'un teorisi genelde fatihler yani fethedenler üzerine kuruludur. Ben biraz farklı şekilde Newton üzerinden yürümeye başlayayım. Bir bilim insanısınız. Bir virüs keşfettiniz. Ve bundan 10 yıl sonra bu virüsün geçirdiği evrimlerle bir milyar insanı acılar içinde öldüreceğini biliyorsunuz. Muhtemelen sevdikleriniz de bu virüsle tanışacak, hatta olayı biraz dramatikleştireyim çocuğunuzun gözünüzün önünde can çekişeceğinden eminsiniz. Bu virüsün tedavisini bulmak için yüz bin insan üzerinde deney yapmanız ve tümünü bu tedaviyi bulmak için feda etmeniz gerekiyor. Bu tedaviyi bulur musunuz? Yoksa bu kararın kendinize düşmeyeceğini söylerek kenara mı çekilirsiniz? Biraz daha zorlaştırayım. Bu karar size bırakılıyor. Siz bu deneyleri hiç görmeyeceksiniz. Kendinizin ve sevdiklerinizin yakalanacağı bu hastalık için hiç görmeyeceğiniz yüz bin kişinin feda edilmesi hususunda ne karar verirsiniz?

    Yine farklı bir açıdan sorayım. Ünlü bir fıkra vardır. Adamın biri falcıya gider. Falcı bu adamın milyonlarca kişiyi öldüreceğini söyler. Korkuya kapılarak falcıdan çıkan adam tren raylarına bağlanmış bir çocuk görür. Tren son hızla yaklaşmaktadır. Hemen kendi hayatını riske atarak son anda çocuğu kurtarır. Falcının söylediklerine rağmen bir hayatı çıkar çıkmaz kurtarmıştır ve mutlu bir şekilde çocuğa adını sorar. Çocuk ise şu cevabı verir: "Adolf Hitler."

    Gelecekte milyonlarca kişiyi öldüreceğini bildiğiniz birini, hiçbir şekilde ceza almayacağınızı bilseniz öldürebilir misiniz? Ya da basitleştireyim soruyu bu sefer. Tren raylarındaki çocuğun gelecekte herhangi bir kişiyi öldüreceğini bilseniz yine de kurtarır mısınız?

    Bunlar karşı karşıya kalınmayacak durumlar olduğu için birçok insan her yaşamın değerli olduğunu ve bunlara kendisinin karar veremeyeceğini söyleyecektir. Ama hepimiz kendimizin ya da sevdiklerimizin acı çekmesi ya da ölmesi yerine başkalarının acı çekmesini ve ölmesini yeğleriz. Uzun ve mutlu bir hayat, ideallere ve amaçlara ulaşma şeklinde bir seçenek sunulsa ve sadece biriniz bunu sahip olacaksınız diyerek bu karar bize bırakılsa hepimizin seçeceği şık bellidir. Diğerinin tam tersine maruz kalacağı bir an vicdan sızlatsa bile kimsenin umrunda olmaz. Hayatımızı biriyle birleştirmek için bir yüzük aldığımızda, o yüzüğün üstündeki elmasın bize ulaşması için dökülen kanları düşünmeyiz. O görünmez kanlarla, Raskolnikov'un baltası üzerindeki kanın pratikte olmasa bile teoride pek bir farkı yoktur. Raskolnikov, tüm insanların çok derinlerde verdiği bir kararı hayatına yansıtan ve bu kararı haykıran bir karakterdir. Raskolnikov neden bu kadar çok sevildi?

    Çünkü her insan bir parça baltasız birer Raskolnikov'dur.
  • İnsan yakın çevresindeki insanları duymalı, ama sonuçta yine kendisi için doğru olarak gördüğünü yapmalı. Başkalarının söylediklerinden etkilenmeden. Çünkü herkes kendi hayatını yaşar. Eğer başkalarının dediklerini uygulamaya kalkarsa, insan kendi özgün kişiliğini kaybeder ve hayatında da hiçbir şeyi başaramaz, gerçekleştiremez.

    “Nasrettin Hoca oğlunu okulundan alırken eşekle gelmiş. Oğluyla eşeğin üzerinde evin yolunu tutmuşlar. Aradan zaman geçmiş. Bir grup insan önlerine çıkmış. İçlerinden biri;

    “Hoca ayıp değil mi, eşek o kadar yükü nasıl taşısın?”

    Hoca da oğlunu eşekten indirip yoluna devam etmiş. Aradan zaman geçmiş bir insan;

    “Ayıp Hoca ayıp! Küçücük çocuk yürütülür mü?”

    Hoca çocuğu eşeğe oturtmuş. Kendi yoluna devam etmiş. Aradan yine zaman geçmiş birisi;

    “Bu zamane çocukları böyle işte, ihtiyar babaları yürür kendileri eşeğe biner.”

    Bu söz çocuğun ağrına gider ve eşekten iner ikisi de yayan giderler. Oradan gevezenin birisi:

    “Enayilere bakın, eşek önde gidiyor bunlar yayan.”

    Bunun üzerine Nasrettin Hoca:

    “Görüyorsun ya oğlum, elalemin ağzı torba değil ki büzesin.”

    Onun için kim ne derse desin, birey tüm bunlara kulak tıkayıp kendi seçtiği yolda ilerlemelidir. Çünkü insanın özü desteklemek için değil de, özellikle bizim gibi toplumlarda kösteklemek için çalışmaktadır.

    İnsan yakın çevresindeki insanları duymalı, ama sonuçta yine kendisi için doğru olarak gördüğünü yapmalı. Başkalarının söylediklerinden etkilenmeden. Çünkü herkes kendi hayatını yaşar. Eğer başkalarının dediklerini uygulamaya kalkarsa, insan kendi özgün kişiliğini kaybeder ve hayatında da hiçbir şeyi başaramaz, gerçekleştiremez.

    Çünkü herkes kendi yolunu yürür.
    Tabi ki bir yolu varsa ve kendi yolunu bulmak için çaba harcarsa…

    Erol Anar