• vaktiyle bağdat'ın eşrafından hali vakti yerinde, zengin müslümanlardan oluşan bir kafile, hacca gitmek niyetiyle yol hazırlıklarına başlamışlar. yine o civarda oturan fakir, son derece saf, çok temiz, salih bir zat yaşamaktaymış. ve hacca gitmek üzere hazırlık yapan bu kafileyi haber alır alınca kendi kendine:

    “madem hacca giden bir kafile var, ben de onlarla birlikte gideyim” diye düşünmüş. böylece o da hac yolculuğu için hazırlıklara başlayıp, kendine göre gerekli ihtiyaçlarını temin etmiş ve vakti gelince de bu hacı kafilesine katılarak yola çıkmış.

    tabi kafilede bulunan kendini beğenmiş zenginlerden bazıları, bu fakir adamın da kafileye katılmasından pek memnun olmamışlar. haftalarca sürecek bu hac yolculuğunda, onu yanlarında pek istememişler, fakat yinede kimse kalkıp ona “sen gelme” dememiş. öyle ya kim, kimi allah'ın evini ziyaret etmekten men edebilir ki? fakat yinede bu hazımsızlıklarını başka türlü izhar etmişler. her fırsatta onu küçümseyerek, onun saflığından istifadeyle onunla eğlenmişler ve dalga geçmişler.

    uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra, mukaddes topraklara ulaşmışlar. mekke-i mükerreme'ye varıp, kâbe-i muazzama'yı tavaf etmişler. arafat'ta vakfeye durup, müzdelifeye inmişler, daha sonrada şeytanı taşlamışlar. kurbanlarını kesip traşlarını olmuşlar. böylece şartlarına riayet ederek, görevlerini ve ziyaretlerini yapmışlar. artık herkes hacı olmuştur.

    memleketlerine dönmek için hazırlıklara başladıkları sırada, akıllarına bir muziplik gelmiş. şeytan ve nefis atına binen durur mu? zaten başından beri işleri gır gır şamata olan, benlik hastalığından kurtulamayan bazı kimseler, kendileriyle beraber hacca gelen saf ve temiz, fakat ihlaslı olan o fakir hacı arkadaşlarına bir oyun oynamaya karar vermişler. o yanlarında değilken kendi aralarında anlaşmışlar ve “şöyle diyelim, böyle edelim” diye bir plan kurmuşlar.

    böylece yaptıkları plan doğrultusunda hareket etmeye başlamışlar. o temiz ve ihlaslı fakir hacı bunların yanına gelince, bakmış ki hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar. merak etmiş tabi. ve yanlarına sokulmuş. zaten öbürlerinin de istediği onun merakını celbederek, sohbete katılmasını sağlamak. içlerinden uyanık geçinen kendini beğenmiş biri, başından beri küçümsediği o fakir müslümana sormuş:

    -eee komşu! bu kadar yol geldin, bari hac görevlerini hakkıyla yerine getirebildin mi?

    gönlünde en ufak bir fesat taşımayan ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen saf, katıksız, temiz müslüman hemen cevap vermiş:

    —elhamdülillah! rabbime hamdü senalar olsun ki, benim gibi fakir ve aciz bir kuluna, hac ziyareti gibi en mühim bir ibadeti yapmayı nasip etti, demiş. tabi diğer adamın derdi alay edip eğlenmek olduğu için tekrar sormuş

    —madem hac menasikini ifa ettin, öyleyse sen de beratini almışsındır sanırım? tabi adam şaşırmış “bu nasıl bir berat?” diye merakla ve üzüntüyle sormuş. alaycı adam:

    —ne berati olacak, buraya gelip hacc menasikini hakkıyla yapanlara, hacc'ın kabul olduğuna ve cehennemden azad olduğuna dair bir belge veriliyor, işte bunu soruyorum. bizler bu belgeyi aldık da, aramızda bunu konuşuyorduk. ne o, yoksa sen almadın mı?

    tabi o da, biraz saf olduğu ve böyle şeylere hemen inandığı için, son derece üzülmüş, mahzun olmuş ve:

    -ben zaten nakıs bir adam olduğumu biliyordum. elbette böyle bir belge almaya layık değilim. rabbimin zatına yakışır bir hacc yapmak benim gibilerin haddine mi? ama madem hacc'a geldim ve böyle bir belge de veriliyor, allah'a yemin ederim ki, bu belgeyi almadan memleketime dönmeyeceğim, diyerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamış.

    arkadaşlarının son derece müteessir olduğunu gören diğerleri, şakanın dozunu biraz fazla kaçırdıklarını anlamışlar ve oynadıkları oyuna artık son vermeleri gerektiğini düşünerek demişler ki:

    -hakkını helal et. biz bir oyun yapalım dedik, fakat seni bu kadar üzeceğimizi tahmin etmemiştik. gönlünü ferah tut, böyle bir belge verildiği falan yok.” demişler. fakat bu sefer onu, doğruya inandıramamışlar.

    -hayır, demiş. esas şimdi oyun yapıyorsunuz. ben üzülmeyeyim diye böyle bir belge filan yok diyorsunuz. az önce aldık demiyor muydunuz?”... hadi bakalım şimdi gel de çık işin içinden. böyle bir olay olmadığına, onu nasıl inandıracaklarını şaşırmışlar.

    -böyle bir şey yok, istersen gel çantalarımıza tek tek bak. böyle bir belgeyi kim almış ki biz de alalım, demişler, ama nafile.

    -bu mübarek beldede allah'a yemin ettim, o belgeyi almadan dönmem. ya burada ölürüm, ya da o belgeyi alırım, diyerek beytullaha geri dönmüş. diğer uyanıklar. “eyvah biz ne yaptık, dertsiz başımızı derde soktuk, zira bu adam gelmeden kafile gitmez. berat almadan da bu adam dönmez. berat ise kesinlikle gelmez, dolayısıyla burada kaldık” diye ne yapacaklarını şaşırmışlar.

    o ise onlardan ayrılınca doğru kâbe'ye gidip, mültezem'e yapışmış. yalvarmış yakarmış, ağlayıp sızlamış. orada saatlerce dua etmiş, yorulup takati kesilmesine rağmen oradan ayrılmamış. dizleri üstüne çöküp, başı önünde içi yana kavrula sessiz sessiz ağlayarak yalvarmaya devam etmiş. bir ara dalmış, kendisine hafif bir geçkinlik hali geldiği esnada, kucağına bir kağıt parçası düştüğünü hissetmiş. birden irkilip bakmış ki, gerçekten de üzerinde bazı yazılar olan bir kağıt parçası... ama öylesine parlıyor ki göz kamaştırıyor. onu alıp sevinçle yerinden fırlayarak arkadaşlarının yanına koşmuş “hele bir bakın bakalım, benimki de size verilenden mi acaba?!” diye sevinçle haykırmış. arkadaşları bu işe çok şaşırmışlar. merakla o kağıdı alıp bakmışlar ki, ne görsünler. aman ya rabbi!!! ne kağıt dünya kağıdına benziyor, ne de yazı dünya kalemiyle yazılmış yazıya benziyor. hepsi hayrete düşmüşler. o kağıdı alıp, bu neyin nesidir diye büyük bir alime göstermişler. ilim ehli olan zat, hürmetle o kağıdı alıp bakmış ve onu öperek yüzüne gözüne sürmüş. onlara demiş ki:

    “bu yazı mevlâ tarafından kudret kalemiyle yazılmış olup, cehennemden kurtuluş beratıdır. bunun sahibini getirin de o mübareğin ayağının altını öpeyim.” bunun üzerine uyanık geçinenler tutuşmuşlar. fakir diye küçük ve hakir gördükleri, saf diyerek dalga geçtikleri, adam samimiyeti ve ihlası sebebiyle ilahi belgeyi alanlardan olmuş.

    harâbat ehlini hor görme şakir,defineye malik viraneler var...
  • 5 DAKİKANIZI AYIRIP LÜTFEN
    OKURMUSUNUZ Kesinlikle okumalısınız !

    Fransa'da peçe'li bacımız süper markette
    Alış- verişini ücretini ödemek için
    Sırada bekler...
    Birkaç dakika sonra sıranın kendisine gelmesiyle
    Kasiyere doğru ilerler...
    Kasadaki bayan tesettürsüz bir müslümandır..
    Bu bayan çarşafli peçeli bayanın eşyalarını
    Birer birer kasadan geçirmeye başlar,
    Bir müddet sonra müşterisine kendini beğenmiş
    Bir uslubla,,
    “Bizim bu ülkede birçok problemimiz var ve
    Senin Peçen de bunlardan biri...
    Biz gurbetçiler ticaret için burdayız,
    Dinimizi veya tarihimizi göstermek için değil..
    Eğer dinini yaşamak ve çarşafını giymek ve
    Peçeni takmak istiyorsan,
    Arap ülkene geri dön,
    Orada ne yapmak istiyorsan yap.. Peçeli
    Kardeşimiz elindeki poşetleri yere koyarak
    Yüzündeki örtüyü kaldırdı...
    Kasiyer bayan tamamen şok halindeydi,
    Sarışın ve mavi gözlüydü ve şunları söyledi
    “Ben bir Fransızım, Arap değilim, hele bir göçmen
    Hiç değilim..
    Bu benim ülkem ve İSLÂM BENİM DİNİM
    Siz müslüman doğumlular, dinlerinizi bize sattınız
    Ve bizde onları sizlerden satın aldık...

    Alıntı: Bir yudum hikaye
  • 163 syf.
    ·2 günde·3/10
    Son zamanların en popüler kitabı, instagram, kahve ve kitap üçlemesinin vazgeçilmezi olan Kürk Mantolu Madonna'yı yoğun ısrarlar üzerine okudum. Kuyucaklı Yusuf yüzünden Sabahattin Ali hiç okumak istememiştim, bir de sosyal medyada patlayınca aşırı soğumuştum ve bitirince ne kadar haklı olduğumu görmüş oldum. Lütfen oku, ne olur oku, yalvarırım oku, ölümü gör oku diyen arkadaşların çabaları anlamını yitirdi artık. Ölümünden sonra değeri anlaşılan bir yazarın kitabını herkes sevecek diye bir kaide kesinlikle olamaz. Adamın görüşünü, yaşamını, çektiği acıları ve hangi koşullarda kitabı yazdığını biliyorum, fakat bunlar bir okurun tatmin olması için yeterli değildir. Kürk Mantolu Madonna nasıl bir kitap biliyor musunuz: Pizzayı fırına atarsınız, bazen belli yerlerinde şişmeler olur ve patlatılması gerekir onların. Müdahale edilmeyince şişkinlikler büyür malzemesi kaymış, kuru ve boş tabakalar oluşturur. Sanki büyümüş bir pizza gibi görünür ancak şişlikleri ısırınca ne kadar bozuk olduğunu anlarsınız, böyle tatsız, tuzsuz kırıntılar gelir ağzınıza. Kısacası hayal kırıklığı benim için. Okuyanlara sorduğumda eli ayağı titreyerek anlattılar, böyle olduğu yere boşalacak zannettim dedim neymiş bu kitap. Kimileri var ki; babası ölse o kadar üzülmeyecek kişiler gözleri şişene kadar ağladığını söylüyor. Raif Efendi'ye kimisi o kadar üzülmüş ki günlerce kendine gelememiş falan. Ne yapıyorsunuz siz ya kitap alt tarafı, gerçek değil bunlar kurgu. Fakat ben bütün bunları bir kenara bırakıp, dışarıdan bağımsız bir biçimde okudum kitabı. İyi olan tarafları var elbette onlardan bahsedeceğim. Kolayca okunuyor kitap, ağır bir anlatım yok. Bazı yerlerde merak ettiriyor ve sürükleyici anlar mevcut. Betimlemeler oldukça başarısız bence, uzun uzun anlatacağım diye konudan sapıyor. Kuyucaklı Yusuf'tan da bunun için nedret etmiştim zaten. Sabahattin Ali fazlasıyla Dostoyevski'ye, Stefan Zweig'a özenmiş olacak ki uzun cümleler oluşturmaya çalışmış ancak fazladan kullandığı sözcüklerle cümleyi öldürmüş. Sanki bir edebiyat üstadı değil de amatör deneme yazıları yazan birini okuduğumu zannettim. Genel olarak sıkıcı kitap, yarısına kadar ana konuya gir(e)miyor. Hikaye aslında kısa ama adam kitap uzun olsun diye uzatmış da uzatmış. Bazı şeyleri dramatize edeyim demiş onu da yüzüne gözüne bulaştırmış bence. Hikayesi klasik bir Türk filmi gibi ama onlara göre daha iyi bir senaryo diyebilirim. Farklı ülkelerden kavuşamayan kişilerin aşkı gibi özetlenebilir. Tam olarak aşk hikayesi değil aslında, biraz denk gelememe durumu. Raif Efendi diye bir memurun not defterine yazdıklarını okuyoruz biz. Fakat o not defterine kadar 40 sayfa falan geçti. Kitap zaten 170 küsür sayfa ne kaldı geriye. Hadi 600 sayfalık kitap yazarsın da 100 küsür sayfa giriş yaparsın ama bu nedir şimdi. Neyse bu Raif Efendi son derece utangaç, pısırık, korkak bir karakterdir. Zengin olan babası tarafından sabunculuk öğrenmesi için Berlin'e gönderilir. Fakat bu arkadaş baba parasının etkisi ve rahatlığıyla esas amacını unutur ve Almanya sokaklarında fink atmaya başlar. Bir gün bir galeride kürk giyen bir kadın tablosu görüp çok etkilenir ve buna aşık olur. Kadının isminin Maria Puder olduğunu öğrenince onu aramaya başlar her yerde, artık takıntı olmuştur. Tesadüfi bir biçimde Maria Puder'i bulur ve kadın çok başka bir kişiliktir. Raif Efend'nin aksine Maria Puder son derece geveze, kendini beğenmiş, yüzsüz ve eğlence düşkünüdür. Bildiğimiz kezo bir karakterdir aslında. Evlenilecek değil, eğlenilecek kadındır fakat Raif Efendi o güne kadar doğru düzgün kadınla birlikte olmadığından seçme ve tanıma şansı olmamıştır. Bu ikisi yakın arkadaş olurlar ve Berlin'i birlikte gezerler her gün. Raif Efendi bir türlü aşık olduğunu söyleyemez kendisine için içini yeyip durur. Zaten söylemeye çekindiği için de başına gelen talihsizlikler yüzünden ona kavuşamaz hiç. Kürk Mantolu Madonna da Kürk Mantolu Madonna diye dünyayı ayağa kaldıranların hasta olduğu bu basit aşk hikayesidir işte. Sergen Yalçın deyimiyle 'aman aman' bir kitap değildir. İşte bu nedenle milletin gazladığı kitaplardan uzak duruyorum. Şimdi bunu beğenmedim diye İçimizdeki Şeytan'ı diyecekler ama o kadar da değil. Nesini bu kadar çok sevdi millet anlayamadım. Herhalde dramatik sahnelerden fazla etkilendiler, halkımız duygusaldır ama bana sökmez. Sanahattin Ali'yi birçok ünlü yazar sevip örnek alabilir, bu kitaba tapabilir onların kendi zevkidir. Ancak beğendiğim biri bir şeyi seviyor diye ben de onu sevmek zorunda değilim. Charles Bukowksi okurlarının alkol delisi olmaması gibi. Kürk Mantolu Madonna'yı insanlar çok sevdiği için beğenmemezlik yapmıyorum, tarz ve hikaye beni çekmedi olay bundan ibaret. Olumsuz görüşlerimizi açıklayacağız elbette, hepimizin sevmeme hakkı var. Sabahattin Ali sevmek kimseyi edebiyat ustası yapmayacağı gibi, sevmemek de edebiyat cahili yapmaz. Yakında kitabın filmi çekilecek telifi de düştü o zaman göreceğiz şamatayı hep birlikte. Raif Efendi sen gerçekten salaksın ayrıca, evlat olsan eldivenle sevilirsin en fazla. Popçu değilim ama Madonna şarkıları iyidir, severim.
  • 485 syf.
    Böyle bir kitap yeniden yazılır mı? Yazılır. Ama kendini bir kurucu nesille ilişkilendiren onun parçası olan birileri lazım. Yani bir kuşağın sorumluluğunu omuzlarında taşıyabilmek gerekiyor. Şu an böyle bir durum yok. Ama cumhuriyetin ilk yetiştirdiği kuşak için böyle bir durum vardı dolayısıyla bu romanı ayrıksı yapan özelliklerden biri bu.

    Cumhuriyetin ilk dönem sloganları vs üzerinden yapılan bazı iğnelemelerden hareketle kitapta bir kurucu felsefe eleştirisi olduğu söylenebilir. Ki Adalet Ağaoğlu'nun kendi yaşamına ve vardığı politik sefaletine bakarsak bu kesinlikle doğru da olabilir ama ben metin temelli yaklaştığımdan o kadar kesin konuşma taraftarı değilim. Doğrusu o kısımlar çok ilgimi de çekmedi. Nihayetinde Aysel'in bir kişiliğinin olması da aslında cumhuriyetin bir getirisi. Ve ben Aysel'in kişiliğiyle ilgiliyim daha çok.

    Aysel'i, Yalçın Küçük çok beğenmiş. Özgür kadın diyor, buna katılıyorum. Ama tabi feminist bakışıyla değil bu. Bir kere çelişkileri var ve bu özgürlük işareti. Mücadelesi, fikri, zaafları vs var bunlar hep özgür olmanın getirileri. Bu açıdan öncü bir karakter olabilir. Her şeyden önce içine girdiğimiz bir karakter. Bunda bilinç akımı tekniğinin de katkısı var tabi. Bir şey söylerken aslında başka bir şey hissettiğini vs hep biliyoruz ve bu Aysel'i müthiş gerçek kılıyor. Böyle olunca da sevmek kaçınılmaz oluyor.

    Cumhuriyet eleştirisi yanında bir de yasak aşk mevzusu var bu kitapla alakalı lafı edilen ki ikisine de çok katılmıyorum. Çok kritik bulmuyorum iki mevzuyu da. Bir kere yasak aşk yok bu romanda çünkü aşk yok. Her duygusunun zerresine bile şahit olduğumuz Aysel'in aşkı yaşayamayacak kadar tükenmez bir bilinç, derin bir yükseklik ve adanma duygusu olduğunu biliyoruz. Belki ondan, belki karşısındakilerin silikliğinden ben fark edemedim bir aşk durumunu. Engin bir prototip, yer yer karikatür hatta. Sadece üzerinden bir toyluk eleştirisi yapılabilir, belki işlevi odur bilemiyorum. Aşk yok ama bir çekim var elbette ki o da Aysel gerçekliğinin bir parçası. Ölmeye yatmanın sebebi olarak da görmüyorum. Belki görünürde. Bazen tetikleyici olur ufacık bir olay. Bence öyleydi.

    Bu kitap 80 sonrası yazılsaydı Yalçın Küçük küfür romanı diyebilirdi buna. Bu potansiyel mevcut çünkü. Ama bu aslında insan olmanın getirdiği bir potansiyel. Diyalektik diyoruz buna. Solcu ya da devrimci olunca çelişkilerinden zaaflarından pat diye arınamıyorsun ve hatta kendini sorgulamaların bir ömür boyunca sürüyor. Çünkü kavrayış derin ve yaşam da çok çetrefilli.

    Post modern teknikle gerçekçi roman yazılır mı? Yazılır. Gerçeğin öyle kolayca kendini ele vermediği, mevcut şablonların yetersiz kaldığı noktada bu tarz deneyler gereklidir hatta. Yeter ki gerçeğin peşinde olsun.





    --spoiler--









    ''Ve Aysel bir nisan sabahı yeniden doğar. Tükenmiş, suyu çekilmiş Aysel'i elbirliğiyle yeniden doğurttuk.''

    --spoiler--
  • 492 syf.
    Bu kadar beğendiğim bir kitap için uzun bir okuma süresi oldu. İlk defa siber-punk türü bir kitap okuyorum onun etkisi de olabilir. Bilim kurgu hastasıyım bunu biliyordum zaten artık siber-punk dünyasının da benim için yaratılmış olduğunu düşünmeye başladım. Kitabın konusu malum, gelecekte kılıf denilen bedenlere kişinin bilincinin aktarılması sonucu özellikle zenginlerin kolay kolay ölmediği, teknolojinin ve sanal gerçekliğin sınırlarının zorlandığı, dünya dışı yaşamların da karşımıza çıktığı bir dünya yaratmış yazar. Özellikle son 100 sayfası çok heyecanlıydı bitirip bir an önce 2. kitaba başlamak için sabırsızlandım.
    Baş karakter Elçi dedikleri asker gibi bir şey ama asker değil. Küstah, alaycı, zeki, kendini beğenmiş ve öldürme işinde çok iyi... Bir başkarakterde aradığım özellikler top5 listesi gibi bir şey oldu bu.:))
    Karakterin çözmeye çalıştığı olay (intihar mı-cinayet mi) ile ilgili teorim çıkmasa da sonunda gerçekleşme şekli olarak yazarla aynı kanıya varmış olduğum için mutluyum. (Spoiler vermemek için kıvranırken anlamsız cümleler kuran bir kitap kurdu) Kitap beni kesinlikle kendi dünyası içine aldı, tabii ara ara yazım hataları nedeniyle kopmalar da yaşamadım değil. Her ne kadar kitap okurken yapılmaması gereken bir şey olsa da bazı yerleri bir kaç kere okumak zorunda kaldım. Teknik terimler zorladı, ayrıca karakterler ve olaylar çok fazla olduğundan ve ben uzun zaman dilimine yayarak okuduğum için 'yahu bu kimdi, bu niye buraya gitti' diye kısa hatırlama turları yaptım.
    Sonuç olarak kitabı okuduğumdan pişman değilim, anladığım kadarıyla çok beğenen de var beklentilerini karşılamadığını söyleyen de... Bence bilim kurgu sevenler bu kitabı okumalı. Küçük bir araştırma ile aynı tarzda filmler, animeler ve kitaplar listelerine ulaştım. İçlerinden en az birini izleyip-okuyup beğenen ve beklentisi çok yüksek olmayanlar bu kitabı da beğenir. Tabii siber-punk konusunda kitap yazabilecek derecede uzmanlaşan kesimi ayrı tutmalı. Bana göre tek kötü yanı seri olması, çünkü her zaman seri kitapları peş peşe okumayı tercih eden biriyim. 2. kitap yeni çıktı sırf yeni bulduğum dünyadan kopmamak için aldım. 3. kitap ne zaman çıkar bilmiyorum, umarım o zamana tekrar ilk iki kitabı baştan okumak zorunda kalmam.