• 112 syf.
    ·1 günde·4/10
    Semih Gümüş'ün Yazının ve Tarihin Bilinci adlı kitabı, Adalet Ağaoğlu'nun Romantik Bir Viyana Yazı adlı kitabın eleştirisidir. Bir kitaba reddiye yazılır ama bir kitap için yazılan eleştirinin de bir kitap olarak ortaya çıkması çok rastlanılan bir durum değil. Semih Gümüş de o zor olanı gerçekleştirmiş. Yani bu genel bir eleştiri kitabından çok yalnız, salt, tek, bir kitabın eleştirisidir. Okuyacaklar ya da kitabı almayı düşünenlerin buna dikkat etmesinde fayda var. O yüzden bu kitap herkese hitap etmiyor.

    Semih Gümüş önce 'roman öldü mü, ölmedi mi, geleceği nasıl?' şeklinde bir giriş yazısı ile okuyucuyu karşılıyor. Bundan sonra esas metni, bölüm bölüm parçalayıp o parçaları teker teker işliyor ve ortaya bu kitabı çıkartıyor. Zor, meşakkatli, çetrefilli bir uğraş.

    Kitabın arka kapak tanıtım yazısındaki bilgiler, kısaca kitabı anlatıyor. Eğer Adalet Ağaoğlu'nun bahsi geçen kitabını okuduysanız bir de bu kitabı okuduktan sonra tekrar okuyun. Okuyucunun o kitapta anlamadığı ya da burada ne demek istiyor gibi bir takım soruları bu kitapla netleşiyor. Semih Gümüş, eleştiriye konu olan metindeki gizemleri ve dolaylı ifadeleri tamamlar niteliğinde bir çalışma yapmış. O kitabı okuyanlar burada anlatılanları daha kolay anlayabilecekken, o kitabı okumayanlar ise bu kitaptan çok fazla lezzet almayabilir.

    Beni zorladı ve sevemedim. Çünkü esas kitabı okumamıştım. Lakin derinlikli bir kitap eleştirisi okumak isteniyorsa bu kitaba bir şans verilebilir.

    Bu kitabın ilk baskısı 1994 yılında YKY tarafından yapılmış. Can yayınlarından ise 2012 tarihinde tekrar basılmış.

    Bu kitabı 22 Nisan 2020 tarihinde okudum. İnceleme yazısı ise 17 Eylül 2020 tarihinde 1000Kitap sitesine eklendi.
  • 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Semih Gümüş, Romanın Şimdiki Zamanı adlı kitabıyla, roman dünyasından bazı yazar ve kitaplar hakkında düşüncelerini aktarıyor. Semih Gümüş'ün kitap incelemelerini nasıl yazdığını, bu 'eleştiri' türü kitabıyla yakından bakacağız. Normal bir okurun, okuyup geçeceği bir cümle, satır ya da paragraf Semih Gümüş'ün kaleminde derinlikli bir hal alarak okura sesleniyor. Sıradanlaşmanın dışına çıkıldığında bazı şeylerde değişebiliyor. İncelemelerinde, yazarın anlattığı kadar anlatmadıklarını da okurla paylaşarak, genelde satır aralarına saklanan bazı şeyleri de ileri okuma ile okurun karşısına çıkartıyor.

    Peki bu kitap içindeki öznel değerlendirmeler geneli bağlar mı? Bize faydası var mı? Ya da başka sorular da sorulabilir. Yazarın görüşlerine katılacak ya da katılmayacak yerler de olabilir. Buradaki durum ise zihnin durağanlıktan çıkartılıp biraz da olsa karıncalandırılmasıdır. İşte o karıncalanma hali de hem bu kitap özelinde hem de genel olarak bir kitaba bakışımızı da değiştirebilir. Biraz da buna ihtiyacımız yok mu?

    Kitaptaki yazılar bütünden çok parçalardan oluşmaktadır. Dergi ve gazetelerde çıkan kitap eleştiri yazıları kaybolmasın diye tekrar bedenlenip bu kitabın nüvesini oluşturmuş. Semih Gümüş'ün gözünden incelemelere baksak da bu incelemelerde bahsi geçen o kitapları okuyanlar ne hissetti ve yorumlandı bu da önemli? Bunu da inceleme de bahsi geçen kitapları okuyanlar kendi minvallerinden cevaplarını verebilir. Kitap yazarın imzası olduğu için kitapta anlatılan bilgiler de yazarın doğruları oluyor. Katılırız veya katılmayız lakin bir pencere açması bakımından önemli.

    Semih Gümüş kitaba yazdığı önsözde, romanın geçirdiği değişimleri vurgulu bir şekilde anlatıyor. Çağın ve genelin sunduğu verilerle insanın kendini doldurması yanında, hayata farklı açıdan bakmak bile roman dünyasında değişikliğe sebebiyet verebiliyor. Artık 19. ve 20. yüzyılın sorunlarından tamamen farklı bir algı, bakış, çevre, hayat ya da kısaca dünya var. Bu durumun anlatılması geleneksel durum içinde yapılabileceği gibi farklı bir şekilde de yapılabilir. Semih Gümüş de bu ayrıma parmak basıyor. Tümden bir anlayış ve anlatım dışında farklı bir şeyler deneyenlerin de olabileceğini belirterek bunu da kendi okuma serüveni içinde bizlere aktarıyor.

    Yaşar Kemal'in İnce Memed'i üzerine yazdığı yazı ile kitap başlıyor. Eğer İnce Memed'i okumayan varsa, incelemedeki bu kısım bile, İnce Memed'in, mutlaka ve mutlaka alınacak ve okunacak kitaplar arasında yer almasını sağlayabilir. Lakin, daha önce İnce Memed'i okuyan varsa da, bir de bu açıdan okunmasında fayda olabilir?

    Yaşar Kemal, Ferid Edgü, Selim İleri, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Cemil Kavukçu, Murathan Mungan, İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Topbaş, Ayhan Geçgin, Ayfer Tunç, Barış Bıçakçı, Ali Teoman, Arif Kurtuluş, Aslı Erdoğan, Sema Kaygusuz, Zafer Şenocak, Derviş Şentekin, Ömer Ayhan, Faruk Duman, Adnan Gerger gibi isimler kitap içinde yer almaktadır.

    İnceleme yazıları okunduğunda, gelecek için okura, okuma dünyasında (Ki! Bence başarılı bir kitap), yeni bir kapı açarak kılavuzluk yapabilir. İçerik olarak bir şey demeden salt genel olarak düşüncelerimi aktarmaya çalıştım. Türkiye'nin en nitelikli eleştirmeni olan Semih Gümüş'ün bu eleştiri tarzı kitabı da okurlarını bekliyor, tavsiye ederim.

    Bu kitabı 21 - 22 Nisan 2020 tarihleri arasında okudum. İnceleme yazısı ise 16 Eylül 2020 tarihinde 1000Kitap sitesine eklendi. Okuduğum kitap 1.basım 2014 tarihli ve Can Yayınları'ndan çıkmış.

    Not: Sadece kitap kapak tasarımı beğenmedim ve açıkçası bu kitaba da hiç yakışmamış.
  • Kadının Dünyayı Algılama Şekli Erkekten Farklı / Mülâkat

    Annenin çocuğuna ilk hediyesi ‘duygu kabı’dır!
    Kıymetli okurlarımız, sizler için Psikolog Zühre Çelen Hanımefendi ile ‘Kadın Psikolojisi’ ekseninde röportaj yaptık. Çok verimli bir söyleşi oldu elhamdülilllah. Sizlerin de keyifle okuyacağını; verimli bulacağını ve pay alacağını umuyoruz.

    Mülâkat: Elif Yüksek

    “DÜNYAYI ALGILAMA ŞEKLİMİZ ERKEKLERDEN FARKLI”

    Hocam öncelikle kadın psikolojisi üzerinde konuşalım istiyorum. Bu psikolojiyi nasıl tanımlarsınız?

    Kadın psikolojisinden önce büyütme şekillerimize bakmamız; biraz o tarafı irdelememiz gerekiyor. Çünkü bizim doğuşumuzdan itibaren dünyayı algılama şeklimiz erkeklerden farklı.

    Kur’an-ı Kerim’de bunlar zaten o kadar net anlatılıyor ki; erkeklere verilen sorumluluklara baktığımızda, biz sanki kadınlar eksik gibi algılasak da aslında bu, her iki tarafın da kendi içindeki yoğunlukla alakalı. Çünkü biz kadınlar daha “ınga” dediğimizde (henüz bebekken) beynimizin sol yarımküresini kullanırız. Erkeklerse sağ yarımküreyi kullanıyor. Bu kadar ayrıştırmalı bir şeyde aynı olayı, aynı şekli bambaşka görebiliyoruz.

    Biz kadınlar çok ayrıntılı gidiyoruz, erkekler tek bir işte daha başarılı olabiliyor. Mesela biz mutfağa girdiğimizde dört-beş çeşidi bir arada çıkartabiliyoruz. Buna karşın çok büyük aşçılar erkeklerden çıkıyor ama büyük organizasyonlar yoksa erkekler, küçük işlerle ilgili sonuç odaklı gitmediği hiçbir şeyde mantık oluşturamıyorlar. Ta en başında kadınların algılaması, hayata bakış açısı, estetik yapısı, duygusal yapısı incelendiğinde bambaşka bir altyapı çıkmış oluyor.

    Daha çocuk yaştayken eşitlik algısı ya da farklı şeyler, çok yoğun verildiğinde ya da “Aman çocuğum! Sen okuyorsun, şunu şöyle yapma!” denildiğinde, fıtrata aykırı yetiştirildiğinde; kadınımsı ama kadınımsı özelliklerini yitirmiş kadınlarla doluyor ortalık.

    Feministlik denince, ta insanın ilk yaratılışında “LİLİTH” denilen bir faktör var ve bu, feminizmin de temelini oluşturur. Buna göre; Allah Hz. Adem’i yaratır sonra kalan çamurla da Lilith’i yaratır ve ikisini de cennete koyar. Ama Lilith der ki: “Hop ben de topraktan yaratıldım, biz seninle eşitiz.” Sonra çok sıkılır; cennetten ve Hz. Adem’den şeytana kaçar ve şeytanın çocuklarını doğurur. Feminizm temelinde bu eşitlik algısı vardır. Yani birisi ‘feministim’ diyorsa ve eğer bu algıları kabullenmemişse zaten feminizmin altyapısını oluşturamıyor.

    Biz inanıyoruz ki; Hz. Havva kaburga kemiğinden yaratıldı. Hem en yumuşak, hem bütün organlar için çok hayati bir noktada. Ve ben, genlerimle alakalı bu yumuşaklıkta büyüdüğümü farz ederek kadınlığımı çok seviyorum. Çünkü bizim dünyaya gelme amacımız “üremek”; birinci amacımız bu! Biz kadı olmak için ya da doktor olmak için dünyaya gelmedik. Zaten kadınlara özel meslekler değil bunlar ve ne yazık ki; bazı şeyleri eğer farkındalıkla oluşturamazsak, otomatikman bu meslekler bizim üzerimizde/kemiklerimizde deformasyon oluşturuyor. Erkeğimsi kadınlar çıkartıyor; çok güçlü karakterler… Erkekler de burada hormonal olarak kadınsı davranışlarla eşlerine destek gibi görünen altyapılarda çıkıyor ortaya. Bunlar de ne yazık ki evliliğin dengesine ve kadın psikolojisine ters.


    “KADIN GÜÇLÜ OLMALI AMA ALANLARINI İYİ BELİRLEMELİ”

    Kadın güçlü olmasın mı yani?

    Kadınlar tabi ki güçlü olmalı ama alanlarını iyi belirlemeli diye düşünüyorum. Osmanlı, sağlık ve eğitimi kadına verdiği için yükselme dönemini dorukta yaşamış. Çünkü eğitim, sağlık ve vakıflar kadınların elindeymiş. Sadaka verecek insan kalmamış çünkü bu alanda kadınlar çok iyi. Kadınlar çok iyi gözlemler ki; beyninin sol tarafını kullanmak burada işe yarıyor. Erkeklere de savaşmak ve toprakları genişletmek kalıyor. İyi bir iş bölümü… Bu hususlara dikkat edilirse kadın psikolojisinden önce yetiştirme alt yapısında kesinlikle ayrıştırmacı değil bütünleyici bir yol elzem görünüyor. Erkeğin görevleri, kadının görevleri… Tabii ki eşit yapabileceği görevler, siyah beyaz gibi ayrıştırılmadan bu denge içerisinde, pazılın birbirine girebilecek altyapısında verilirse; güzel sonuçları hep birlikte göreceğiz inşallah.

    “HIRSLA, ÖFKEYLE BÜYÜYEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRİYORUZ”

    Yani tıpkı pazıl parçaları gibi ki; ikisi birbirinden tamamen farklı ama bir araya geldiğinde birbirini tamamlıyor.

    Şimdi biz kadınımsı erkeğe, erkeğin rollerini; erkeğimsi kadına da kadının rollerini yükleme çabasındayız. Bir kadın birçok şeyi, en kötü anında yapabilir ama savaş anındaymış gibi bu dengesizliği sürekli yaşadığımızda; ortaya savaş içinde büyümüş ve ne yazık ki mağdur olmuş çocuklar çıkıyor. Öyle ki; hırsla, öfkeyle büyüyen çocuklar yetiştiriyoruz. Tabii ki ideallerimiz olacak ama önce kadınlığımız, anneliğimiz, evlatlığımız, kadın naifliğimiz geliyor/gelmeli. Evet, biz çok güçlüyüz. Ama o gücümüzü de doğru alanda doğru yerde, sadece egosal savaşlarda değil de merhamet noktasında farklı boyutlarda da geliştirmeliyiz. Otomatikman farkındalıklarla herkes yerini bilmiş olacak. İçişleri bakanı da ödevini bilecek; çok önemli bir bakanlık o. Dış işleri bakanı da o boyutuyla görevini bilmiş olacak. Denge galiba böyle kurulacak.

    “ANNE OLMANIN OKULU OLMALI”

    Şimdi sizin sözünü ettiğiniz bu dengenin, büyük oranda olmadığını görüyoruz maalesef. Bu da birtakım psikolojik sorunlar doğuruyor. Bunların başında ne geliyor sizce, kadın açısından baktığımızda?

    Kimliksizlik geliyor. Biz sadece şartlı sevgiyle çocuklara bakıyoruz. Kız ya da erkek olarak bakmıyoruz; ayrıştırılmış özelliklerini geliştirmeden, seçici algılamasını vermeden…

    Toplumun kabullendiği şu aşamada; ders başarısı olabilir, konuşma yeteneği olabilir, birazcık amiyane olabilir ama fazla savunmacı bir kimlik, edepsiz bir kimlik (kim güçlüyse o alır gibi) bıraktığımız bir altyapı, özellikle kardeşler arası hiyerarşide ne yazık ki çok oturmuyor evde. Çünkü herkes öne çıkmış, sivrilmiş bir altyapı oluşturuyor.

    Ben hep şunu söylüyorum: kadınlar hamile kaldıklarında -genel anlamda demeyeyim de- hastalıklı bir bakış açısı geliştiriyorlar. Kendilerini Hz. Meryem gibi hissediyorlar; karnında bir canlı büyüyor ve doğan çocuk Hz. İsa oluyor. Şimdi bu dengeyi kuramayınca bu çocuğa yüklenmenin ne anlamı var? Annenin geçmişte alamadığı, yaşayamadığı, yapamadığı bütün her şeyi, 0-3 yaş çocuğun eleştirme yeteneğinin %50’sinin oturduğu bir dönemde anne akıtıyor. Annenin bu konudaki yapamadıkları, başarısızlıkları, -kız ya da erkek çok fark etmiyor aslında- kendi yaşayamadıklarını çocuğunun yaşamasını istediği bir altyapıyı oluşturuyor. Ve çocuk bu duygularla, kendi isteklerini eşleştiremediği zaman, ortaya kırılmış bir kimlik çıkıyor.

    Güzel bir söz var; yarım doktor candan yarım imam imandan alır, diye. Birçok şeyi yarım bırakıp çocuğun kendi ‘mitokondrisini’/geçmişini oluşturmasına izin vermeden, bizim doğrumuzla ya da bizim egomuzla ya da bizim isteklerimizle şekil alan bir kimlik, ‘kendi’ olmaktan çok uzaktır. Zaten 0-3 yaşta bir çocuğun, akıl hastası olup olmadığı belli oluyor. Psikoz yaşayanlar, 0-3 yaştaki o yanlış kodlamalardan dolayı yaşıyor. O yüzden bizde çok esprilidir: “Hadi çocukluğuna bir geri dönelim.” 0-3 yaş; hiçbir eleştirme yeteneği yok ve hatırlayabildiği bir dönem değil. Ancak o dönemde ne akıtılırsa iz kalıyor. Eğer çok öfkeye, kötü muamelelere, tacizlere ya da farklı şeylere maruz kaldıysa; hatırlamadığı bu dönemde (bir nevi) bir kitap var ve kitap onu yazıyor zaten. Ve o yazdığı kitap bile ne yazık ki bunları hatırlamıyor. Hatırlamadığı şeyler davranışlarına çok ciddi bir şekilde yansıyor. Ve o yansımalarda kendi olmayan karakterleri yansıtıyor.

    Anne olmanın okulu olmalı bence. Kesinlikle. İçimizde bir psikoloji kitabı var ama bazen bu kitabı okumadan hazırlıksız yakalanabiliyoruz. Ya da o anda ‘çocuk anlamaz’ deyip kendi egolarımızı öne çıkartabiliyoruz. Doğduğundan itibaren… Bak çok ilginç bir şey anlatayım Elif Hanımcığım:

    Şimdi çocuğa bebekken takılan altınlar var ya; sen nasıl benim çantamdan altınları alamazsan o çocuğun altınlarına da dokunamazsın. Çok ilginç bir şekilde dinen bu böyle… Ancak burada bile saygı yok. Anne diyor ki: “Bunlar benim altınlarım!” Hayır efendim, onlar senin altınların değil! Buradan başlayan bir ego var. Sonra o çocuk ne kadar başarılı olursa ve bir yerlere gelse; anne diyor: “Ben senin annenim. Sayemde buralara geldin. Şunu yapmazsan sütümü helal etmem.” Vs. Ya da başka bir şeyle sürekli kendine bir kimlik bulmaya çalışıyor.

    Şimdi biz kimliklere eğer bu kadar müdahale ediyorsak; “Benim yaşayamadığımı sen yaşayacaksın” diye içini kakıtıyorsak o yarım kadın oluyor, kadınlığını da inkâr ediyor. Kadınlığı reddedince diplomasıyla yaptığı şeyle kendince bir kimlik oluşturmaya çalışıyor. Sonra anne olunca üzülüyor, korkuyor, annesine tekrar yapışıyor. Ve o annenin tekrar eli uzuyor; kırık eli… Onu aşağılıyor. Ona ‘ablamsı anne’ rol ve modelini verip çocuğuyla ömür boyu bağlarını kopartıyor ve yahut da çok iyilik yapıyor. Onun çocuğuna bakıyor; “Kızım çalışsın, doktor olsun, öğretmen olsun” diyor. Oysa bu dünyaya gelme sebebimiz anne-baba olmak; üremek. Birinci amaç bu… Şimdi bu birinci amacın etrafında diğer amaçları; büyük taşı yerleştirip de küçük taşları da ona göre yerleştirip aile hayatını çok iyi oluşturabilirsek, zaten otomatikman bu sorunların hiçbirini yaşamamış olacağız. Ben annemin kimliğini yaşıyorum, annem de annesinin kimliğini yaşıyor. Gerçek zamanlama ve oranlamayı hiçbir zaman yakalayamıyoruz. Aklımız başımıza geldiğinde de bunları düşünmekten Alzheimer oluyoruz. Türkiye’de (istatistiklere göre) ne yazık ki; her iki kişiden birisi Alzheimer ya da Parkinson yaşıyor.

    Bunun sebebi; yaşayamadığımız kimliklerimizi, yaşlılıkta tamamen yok etmeyi hedeflemek. Aslında Avrupa’da ya da başka yerlerde bu kadar yoğun değil. Çünkü kendi sınır ve yaşanmışlıkları var. Düşünün ki: kadın, çocukken evin küçük kızı; abisine veya babasına hizmet eden kız. Büyüyor ve evleniyor; kayınvalidesine, kocasına hizmet eden, çocuklarına hizmet eden kız. Yani hiçbir zaman kendi olamıyor. Kendi talepleriyle değil. Hep birisinin yönetmesiyle… Biz ‘eksik etek’ değiliz bu noktada. Bizim sınırlarımızı öncelikle anneler düzeyleyecek. Çocuklarını, evvela o birey olarak kabul edecek. Az önce anlattığımız altın hikâyesi gibi “Nasıl yani, o benim altınım. Ona verilmez ki!” Çok duydum bu cümleyi. Allah katında benden bir borç aldığınızda ödemeye nasıl çaba sarf ediyorsanız; aynen bunda da aynı borçtasınız ve bunların da yazılması gerekiyor. Ama biz bunlara ne yazık ki hiçbir zaman dikkat etmiyoruz.

    “ANNELİK/BABALIK BU DÜNYANIN İMTİHANI”

    Bu, aynı zamanda bir kimlik ve aidiyetinin göstergesi değil mi? Daha doğar doğmaz Allah-u Teâlâ o çocuğa bir kimlik veriyor. Saygı, şahsiyet noktasında direkt mesajı veriyor anne-babasına ve çevresindekilere. Benim yarattığım kulum/halifem, vurgusuyla…

    Çok ilginçtir: annelik veya babalık bu dünyanın imtihanı! Ahrette, inançlarımıza göre böyle bir şey olmayacak. Ama ailedeki bu imtihanın bedelini, olumlu ya da olumsuz ödeyeceğiz. Biraz farkındalığı da anlamamız lazım. Biz direkt olarak ne yapıyoruz? Zamanlama ve oranlamayı kaçırarak direkt ya ruhlar âlemindeki gibi ya din kisvesini kullanıyoruz. Hani oradaki inançla yapılanlarla ya da yargılama şekliyle şu andaki yaşadığımız hayatla alakalı aynı semptomda; aynı bakış açısında değiliz. Çünkü burada zamanlı bir bedenimiz var ama ruhumuz, iki yaşında da yetmiş yaşında da aynı. Bu dengeyi kuramadığımızda otomatikman beden; bu konuda çok yaşlanarak, çok sıkıntıya girerek kendi içinde çok şekilsiz bir hal alıyor. Yarı akıllı ya da aşağılanan bir kimlikte oluyor. Belden aşağı konuşuluyor. Oysa ben hep şunu anlatırım: Tasavvufta namus kiminle anlatılır? Diye. Size de sormak istiyorum. Tasavvufta namus dendiğinde kim gelir aklınıza?

    “FITRATIN BENCE KADIN VEYA ERKEK KİMLİĞİ YOK”

    Namus kavramı ve iffet denilince benim aklıma ilk Hz. Yusuf geliyor, ne hikmetse…

    Neredeyse bu sorunun cevabını ilk doğru bilen sizsiniz. Herkesin aklına kadınlar geliyor, işte Hz. Aişe, Hz. Fatıma. Ve üzülerek söylüyorum ki; Kur’an-ı Kerim’de bahsi edilen iffet olayının, şu anda toplumda tam tersi yapılıyor. Gömleği arkadan yırtan bir kadın var ve sonra biz ondan ‘Züleyha annemiz’ diye bahsediyoruz. Çok ilginç. Bu, dengeyi kuramamakla alakalı… Kur’an-ı Kerim’de şeytanın Allah-u Teâlâ’ya sorduğu soru var ya hani: “Kur’an’ı değiştiremezsin” diyor rabbi ona, “mealini de mi değiştiremem?” diye soruyor şeytan. “işte onu değiştirebilirsin” diyor Allah. Geleneklerle, göreneklerle ne yazık ki din kisvesi altında bozulmuş zihniyetleri akıtılan bir sürü farkındalıklar var. Ve çocuk büyütürken de biz, ne yazık ki bunları ön plana koyuyoruz. Böylece kadın psikolojisi değil de kadınımsı erkek mi, erkeğimsi kadın mı belli değil; ortaya bir yaratık çıkıyor. Fıtratın bence kadın veya erkek kimliği yok.

    “ANNENİN ÇOCUĞUNA İLK HEDİYESİ ‘DUYGU KABI’DIR!”


    Peki, insan hayatının en mühim aşaması hangisi sizce?

    0-3 yaşında, benim hatırlamadığım dönemde kişiliğimin %30’unun oturduğu bir dönem var ve o dönemde de üç tane aşama vardır hayatımla ilgili. İsterseniz önce o aşamalara bir bakalım: 0-2 aylık bir dönem var, çocukların hayatında. ‘Lohusalık’ dediğimiz dönemde. Bu dönemde çocuğun duygu kabı oluşuyor. Hayatımız boyunca annemizin bize hediye edebileceği en önemli şeydir: duygu kabı.

    Bütün duyguları taşıyacak bir duygu kabı! Avucumun içi kadar da olabilir, bu oda kadar da olabilir; demirden, çelikten, kâğıttan olabilir. Çocuk, ömür boyunca, yaşayacağı bütün duyguları bu kap üzerinden tanıyacak. Şimdi kâğıdın içine koyduğu duygu, çok çabuk deforme olup kaybolmaya başlayacak. Çelikten olursa; çok sert bir çocuk olacak. Bu oda kadar olursa; çok derin bir çocuk olacak. Küçük olursa; odun gibi bir çocuk olacak. Lohusalıkta neden bir kadını 40 gün yatırmak gerekir? Çocuğu sevmek değil buradaki amaç. Çocukla, onun duygularını bozmadan, ona bir kap hediye etmek. Annenin ilk hediyesidir o çocuğuna…

    Öfkeli ya da mutlu ya da kompleksli; isteyen ya da istemeyen bir anne çocuğuna dokunuyor. Çünkü o bir beton ve ne düşerse o anda üzerinde bir iz yapacak. Misal; çok stresli bir gebelik olmuş olabilir. Koca ile boşanma aşamaları olabilir. Ciddi bir kayıp olabilir. Ya da farklı başka bir şey olabilir. Ama bu bebeğin kaderini değiştirmez. Çünkü onun annesinden alacağı bir kaba ihtiyacı var. İşte bu aşamada anneler, çocuklarına ya nefret kusuyorlar ya da çok sevip “sen hiçbir şey yapamazsın” diyorlar. Ve çocuk hayatı boyunca hiçbir şey yapamıyor gerçekten. Hep annesinin korumasında falan…

    “Ben çocuğuma bilmem şu yemeği yedirdim, benim çocuğum nasıl şizofren oldu” diyorlar. “Ama ben duygu kabında onu çok sevdim!” diyorlar.

    “Kedi gibi sevmişsin” diyorum. “Kimliksizce sevmişsin. Duygu kabını oluşturmamışsın. ‘Benim duygu kabım ikimize de yeter canım. Sen bana bak bunun dışında hiçbir şeyin önemi yok’ demişsin.”

    Biliyor musunuz, nefis üzerine bir araştırma yaptığımda hiçbir şey bulamadım. Ne olduğu hakkında hiçbir fikir yok. Çok ilginç. Şekil, yaratılış… Hiçbir şey yok. Sadece aç kalınca… Pavlov’un köpekleri gibi… Bir disipline girmeden adam olacak bir şey değil nefis. Yani sınırları çok net. O kadar net ki; o sınırları ona oluşturmazsan aç kalırsın. Ya da hapis kalırsın. O asla ıslah olmuyor. Bu kadar açık ve net… Şeytan onu çok güzel yola getiriyor. “Hadi gel” diyor. Ortaya yemi atıyor. Nefis de bunu alıyor. Şimdi beden ve ruh bununla uğraşsın dursun. Hele bir de ‘duygu kabın’ küçükse; hadi geçmiş olsun! Bizim duygularımızı ruhumuz yönetir. Kap yok duygu da yok. Hani bazen bakarız birine: “ne ruhsuz” deriz. Ruhsuz değil; o aslında duygu kabı olmayan insan.

    0-1 yaş, bizim ‘oral dönem’ dediğimiz emme dönemi…

    Hemen sonrasında 2-2,5 yaşlarında tuvalet dönemi. O dönemde çocuğun Allah inancı oturuyor. Allah inancı otururken de ilk tanrı kim çocuğun hayatında? Baba! Kayıt sistemi oluşmayınca baba, her kapıdan çıktığında ölüyor. O yüzden ağlıyorlar babanın peşinden. Beş karış boyuyla görsellikte gördüğü en büyük şey: Baba! Eğer o baba, eli-kolu dolu iyi bir tanrı olarak geliyorsa; çocuk Allah’a inancını güvenle oturtuyor. Ama baba eziyet eden bir babaysa… Ateizm psikolojisinin odak noktasında işte bu vardır.

    Diyorlar ki: “Biz çok dindarız, çocuk hep namaz gördü, abdest gördü, şunu gördü. Niye Allah’a inanmıyor benim çocuğum?” İrdeliyoruz: “Evet” diyor “Baba o dönem sapıtmıştı; eve gelmiyordu, bizi dövüyordu.” O canavar baba ve anneyi çıkartmadan psikoz vakaları da çok kolay olmuyor tabi. Biraz zorlanıyoruz. Ve tabi uzun soluklu çalışmak gerekiyor.

    0-3 yaş bitti. Babayı artık baba olarak dünyaya alabiliriz. Artık sosyalleşme dönemi geldi. Anne-baba, kardeşler, komşu, anaokulu, kreş gibi farklı şeylere hazır hale geldi. Burada da kitabın %40’ı yazılıyor. Yine çocuk; eleştiri yeteneği yok.

    Bir gün bir anaokulunda bir çalışma yapıyordum; çocuk yeni geldiği için çok fazla tutmak istemedim. Aşağıda yemekhanede benimle oturuyor. Çocuğu oturttum. Bana dedi ki: “Öğretmenim ben acıktım mı?” Annesini çağırdım. “Aman hocam” dedi, “Tabi ki saat bekliyorum.” Muz saati, şu bu saati… İrdeliyorum: Çok açlık çekmişler çocukken, fakir bir ailenin kızıymış…

    Şimdi fallik dönemde çocuk sosyalleşmeye başladı. Anneye diyor ki: “Ben senden birkaç saat ayrı kalabilirim. Artık yemeğimi de yiyebiliyorum, tuvalete de gidebiliyorum. Senden ayrı kalabilirim.” Ama anneler, bu dönemde çocuklarını çok fazla incitebiliyorlar. Özellikle anaokulunda biz bunu çok fazla yaşıyoruz. Kadın diyor ki: “Bensiz durmaz.” Ben de diyorum ki: “Sizsiz durur. Siz buraya güvenecek misiniz? Siz buraya güvenmediğiniz için durmaz. Çünkü ‘annem buraya güvenmediyse burası güvenilir değil’ algısı oluşuyor. Kadın bu tavrıyla adeta şunu söylüyor: “Ben kesinlikle bensiz durmanı istemiyorum. Bana bağımlı olmanı istiyorum.”

    Bu aşamada (0-6 yaş) kişilik %90 oluştuğundan, çok ehemmiyet gerektiren bir dönemdir…

    Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz…

    Rica ederim.



    Zühre Çelen Kimdir? 1974 yılında Karabük’te doğan Çelen, Newport Psikoloji Bölümü mezunu olup bu bölümde yüksek lisans yapmıştır. Evli ve iki çocuk annesidir. Hastane, danışmanlık merkezi, anaokulu ve belediye gibi kurumlarda aile ve grup terapistliği alanında danışmanlık yapmıştır. Halen aile terapistliğine devam etmektedir.
    Kaynak: nisanurdergisi.com

    https://www.kastamonur.com/...6tDWKiu8z7SdMwNVMxv0
  • 163 syf.
    ·7 günde·8/10·
    1K ziyaretçileri için özenle kitabın hem video hem de metin hâlli incelemesini yaptım. Video incelemeyi şuradan seyredebilirsiniz: https://youtu.be/fgb3kO0oSik

    Metin incelemesi ise aşağıdadır.

    Kitap, erken kaybetmesek kim bilir yazınımıza ve okuma kültürümüze daha neler neler katabilecek olan Sabahattin Ali’nin üç eşsiz ve ağır romanından birisi.

    Kitabın özüne geçmeden önce belirtmeliyim ki kitap müthiş akıcı. Dur durak bilmez bir okuma arzusu aşılıyor insana. Dili dipnot açıklamaları olmasa daha da ağır olabilecekken ve dipnotlara rağmen gene de bazen sözlük gerektirirken bunca okuma arzusu uyandırması gerçekten de çok etkileyici.

    Kitabın iki bölümden oluştuğunu söylemek mümkün. Şimdi ilk bölüme bir göz atacağız.

    İlk bölümde, karakterlerimiz, bize anlatımı yapan “yeni gelen memur” ile kitabın özünü bize nakleden Raif Efendi tanıtılıyor. İşsiz kalıp bunun getirdiği psikolojik “yaptırımlarla” hayatı başkaca anlamaya çalışan eski bir “bay”. “Dönem burjuvası" mektep arkadaşı tarafından "Haydi bakalım!" telkiniyle sırtı okşanan bir yeni memur. Herkese bay, bayan denildiği sıralarda hâlâ kendisine “efendi” denilen bir Raif.

    Raif tanıtılırken Raif’in çalışkanlığını ve fakat buna rağmen hor görülmesini, azarlanmasını, iftiralara maruz kalmasını seyrediyoruz. Almancayı çok iyi bilmesine rağmen “dil bilmiyor” diye kötülenmesine karşı cevap vermeksizin sessizce işine gücüne bakan, kendi dünyasında kalan Raif’in bu hâllerinin sebebini merak ediyoruz. Dil bilmedikleri hâlde iki üç sözcükle dil biliyormuş tavırları takınan “baylar” ve “bayanlar” gibileri bile varken Raif Efendi, dilini dillendirmiyor. Neden peki? Çünkü Raif’in derininde başka ‘şey’ler var. "Ah Raif!" (Bkz: #82553818) İşte kitap da bu ‘şeyler’i bize anlatacak ilerisinde.

    Yine bu bölümde psiko-sosyal bir vurguyla karşılaşıyoruz. Raif Efendi tanıtılırken, onun ve hanımının kendi evlerindeki tutumları, standart bir toplumsal kabulü anlatıyor insana. Bu konuda içerik bize “Bir şeyi birileri için gönüllü olarak düzenli biçimde yaparsanız bu sizin için bir görev addedilir ve yaptığınızın hiçbir ehemmiyeti kalmaz.” gerçekliğini, kendi yaşantımızda da deneyimlediğimiz bir ‘ah’ı hatırlatıyor. Karakterimizin yaşadığı ev için yaptığı fedakârlıklar, evde yaşayanlara artık bir normalite olarak gelmekte ve kimse "Sağ olasın Raif Efendi" dememekte mesela. Bunu, yaşanmışlıklarla anımsayanlarımız muhakkak olacaktır.

    İlk bölümdeki bu bahsi geçen meselelerin ardından, ikinci bölüme geçiyoruz. Nasıl geçtiğimizi söylemeyeceğim. Çünkü bunu söylemek gene kitabı vermek olacaktır. O sebeple sadece bölümün içinden azıcık bahsedeceğim:

    Kitabın asıl içeriği, Raif Efendi'nin hikâyesi, yani kitabımızın ikinci bölümü, 46. sayfada başlıyor. Bu sayfaya kadar, tamamen bir karakter tanıtımı ve analizi ile, gerçekten de çok net anlatımlarla kitaptaki ana muhatabımız olan herkesi ince ince tanıyoruz. Ardından anlatımız, kitabın asıl içeriğiyle biçimleniyor.

    Erkeklere, kadınlara ve genel olarak da ikili ilişkilere, daha da derin geneliyle de birbirine karşı duygusal bağları bulunan kişiler arasındaki ilişkilere dönük müthiş tespitler içeren ikinci bölüm, kitabın ana gövdesini oluşturuyor. Örneğin kadın ağzından erkeklerin tanımı yapılan şu benzer ifadelere bakalım:

    - "Onlar kendilerini avcı, kadınları av olarak görüyorlar. Sanki kadın kendi arzusuyla bir şey veremezmiş gibi, hep erkekler isteyince alabileceklerini zannediyorlar."

    Bu çıkış aslında erkek insanının uzun zamanlardır aynı insan olduğunu da anlatıyor: nobran, âciz, bencil, saldırgan... Bu gibi birçok ilişkinin tanıtlamasına da gene aynı bölümde denk geliyoruz. Baba-oğul ilişkisi, akraba ilişkileri, karı-koca ilişkileri, sevgili ilişkileri… Sabahattin Ali, bu ilişkileri öyle güzel gözlemlemiş ki özellikle kadın gözünden erkekleri anlatışı, sanki gerçek bir kadının erkekleri anlatışı gibi olmuş. Müthiş bir gözlem gücü gerçekten de.

    Gene ikinci bölümde, kitabın can alıcı karakteri olan Maria Puder çıkıyor karşımıza. Maria doğasever, hayvansever bir kadın. Bahçelerde yer alan başka yerlerden getirilmiş ağaçlara bile üzülecek kadar bir vicdanın temsilcisi. "Memleketlerinden koparılmış, alışılmadık iklimlere hapsedilmiş varlıklar" diyor ağaçlar için Maria. Acıyor onlara... Ve Maria da Raif gibi, kendi içinde, kendi derininde, insanlara dönük hisleri olumsuz biçimli bir insan. Doğa onun için insandan daha güzel öyle ki…

    Yine ikinci bölüm bize kitabın adını da veren bölüm. Kürk Mantolu Madonna'nın adını resmen duyduğumuz ilk yer 85. sayfa oluyor. Kürk Mantolu Madonna benzetmesiyle karşımıza çıkan Maria Puder’i ben nedense buraya kadar başkalarınca tasvir edilen, kendi kendini anlatan ve konuşurkenki hâlleriyle zihnimde hep Tarantino’nun kadın karakterleri ile karşıladım ve hayal ettim. Ve hatta Maria Puder’i özellikle Tarantino’nun kült filmi, “Pulp Fiction”da ya da dilimize çevrilen haliyle “Ucuz Roman”da Bronagh Gallagher tarafından canlandırılan Trudi karakteri ile özdeşleştirdim. Trudi karakter olarak, benim Maria Puder'im oldu.

    Yukarıdaki özetin üzerine sadece şöyle bir yorum yapacağım ki kitap yaşamın "anlamsızlık"ı üzerine temelli bir boş vermişliğin, neler hayata dâhil olunca yaşanılır kılındığını ve neler hayattan kopunca yeniden anlamsızlığa büründüğünü anlattı bana. Bu boşluk ve anlamsızlığın üzerine gelen Raif Efendi’nin midesindeki bulantıdan bahsetmesi durumu ve akabinde de “intihar” kavramını gündeme getirmesi, doğrudan doğruya Albert Camus çağrışımı değil de nedir ki? Ve muhakkak ki varoluşçuluk...

    Anlamın önemini verdi Raif Efendi bana. Neyin yaşamda değerli olduğunu. O şeylersiz hayatın bir memuriyet hayatından fazlası asla olamayacağını… Yaşama değer katan şeylerin geciktirilmemesi, ertelenmemesi gerektiğini… Ve tabii ki “yaşamak” gerektiğini. Gerçek anlamıyla, yaşamak…

    Bu tip incelemelerde kitabın kendini okuyuculara vermeyi sevmiyorum. O sebeple Raif Efendi ile Maria arasındaki ilişki ve diyalogları aktarmak benim için anlamsız ve de hata olacaktı ve bu sebeple kitabın asıl konusu olan bu ikili ilişkiyi herhangi bir örnekle bile aktarmıyorum. Çünkü bir örnek bile okuma kalitenizi düşürebilecektir. Benim için öyle olurdu en azından. Bu ilişkiyi sizlerin okuyarak kavramanızın daha doğru olacağı kanaatindeyim.

    Son olarak, 160 sayfalık bir romandan çıkardığım 44 alıntının da romanın ne kadar içerikli olduğunu tek başına bile anlattığını vurgulamadan edemeyeceğim.
  • 200 syf.
    ·15 günde·9/10
    İş Bankası Kültür Yayınlarından okuduğum bu kitap 4 bölümden oluşmaktadır. Her bölüm, Sokrates'in diyaloğa girdiği kişilerin ismiyle anılmaktadır. İlk bölümde mahkemeye giden Sokrates, bekleme salonunda karşılaştığı bir din bilgini olan Euthyphron ile konuşmaktadır. İkinci bölüm savunmanın yapıldığı ve genel Platon kitaplarının aksine diyaloglardan oluşmadığı, yalnızca Sokrates'i dinlediğimiz  Apologia'dır. Üçüncü bölüm, hakkında hüküm verilen Sokrates ile ziyaretçisi ve öğrencisi Kriton'un aralarında yaptığı sohbetten oluşmaktadır. Dördüncü ve son bölümde ise Sokrates'in öğrencisi olan Phaidon'un diğerleriyle birlikte Sokrates hakkında yaptığı sohbetten oluşur. Daha doğru şekliyle Phaidon, Sokrates'ten duyduklarını aktarır bu sebeple bu bölüm dolaylı diyaloglar olarak kategorilendirilir.


    Sokrates hakkında iki farklı suç duyurusunda bulunulmuştur;

    Kentin inandığı tanrılara inanmamakGençleri yoldan çıkarmak


    İlk bölümde din bilimci ile yapılan sohbette Sokrates'in ve Euthphron temsilciliğinde Atina halkının dine yaklaşımı hakkında bilgi ediniyoruz. Euthyphron, babasını cinayet sebebiyle dava etmiştir ancak bir evladın babasına babasını dava etmesi dine uygun bir davranış olarak görülmemektedir ve babaya saygısızlık olarak addedilmektedir. Din bilimci ise bu kurala aykırı hareket ederek doğru olduğuna inandığı şeyi yapmış ve dine eleştiri getirmiştir. Daha sonra ise Sokrates din bilginine 'dine uygunluk, dindarlık, tanrıların istekleri' hakkında sorular sormuş ancak beklediği cevapları alamamıştır. Böylece aslında Atina halkının din konusundaki cehaletini ortaya çıkarmıştır. İlk bölüm sorulara cevap veremeyen din bilgininin sohbeti yarıda keserek gitmek istemesiyle son bulmuştur.


    İkinci bölümde savunmasını yapan Sokrates masumiyetini ispatlamaya çalışmıştır ama birbirine yakın çıkan oylar sonucunda az bir farkla da olsa ölüme mahkum edilmiştir. Bu bölümle ilgili dile getirilmesi gereken çok fazla konu var bir kısmına değinmek istiyorum. Öncelikle Sokrates o meşhur sözünü bu bölümde dile getirmiştir: Bir şey bildiğim varsa o da hiç bir şey bilmediğimdir. Sokrates, kendini bilge sanan siyasetçiler, ozanlar ve zanaatçılarla bir araya gelir onlarla felsefi sohbetler yapar ancak onların bilge oldukları savını çürütürmüş her defasında. Ve kendini bilge sanan biri için şöyle söylemiştir: Aslında ikimiz de hiç bir şey bilmiyorduk ama ben ondan farklı olarak en azından bir şey bilmediğimi biliyordum. O yüzden az da olsa ondan daha bilgiliydim. Böylece Sokrates insanların bilgeliğinin ne derece önemsiz olduğunu ve yalnızca tanrıların gerçek bilginler olduğunu anlatmaya ve kanıtlamaya çalışmıştır. Üstelik Platon, Devlet kitabında da Sokrates'in tanrılara duyduğu saygıya dair bir takım ifadeler dile getirmiştir. Örneğin bazı sanat eserlerinde tanrıların yanlış anlatıldığını bu sebeple bu tür eserlerin bilhassa çocuklardan uzak tutulması gerektiğini söylemiştir. Açıkça "Tanrılara inanıyorum!" demesiyle birlikte de suçlamaları çürütmek istemiştir.


    Diğer bir iddiaya göre Sokrates gençleri etrafına toplayarak onlara bilgileri parayla satmaktadır. Ancak Sokrates bunun doğru olmadığını söylemiş ve buna şahit olarak da yoksulluğunu göstermiştir. Söylediğine göre kendini tamamen, kendi bilge sananların bilge olmadıklarını kanıtlmaya adadığı için ( bunu tanrılara hizmet olarak gösteriyor) ve bunu herhangi bir çıkar karşılığında yapmadığı için ne kentin sorunlarıyla, ne ailesinin sorunlarıyla ilgilenebiliyor, yoksul bir yaşam sürüyordu.


    Sokrates'in peygamber olduğuna dair yaygın iddialar mevcuttur. Bu iddialar bu kitapla birlikte daha da kuvvetlenmektedir. Örneğin Sokrates, "Bilge olmadıkları halde bilge olduklarını sananları sınama görevi bana kehanetlerle ve rüyalarla tanrılar tarafından verildi." demiştir sayfa 52 de. Daha sonra kitabın farklı yerlerinde Sokrates içinde Daimon adlı bir sesin olduğunu ve onu sürekli yönlendirdiğini dile getirmiştir. Sayfa 68 de ise rüyasında ona bilmediğinin bildirildiğini dile getirmiştir. Ölüm kararının verilmesinden sonra Sokrates'in bir kehanette bulunarak yargıçlara şöyle demesi ise başka bir olaydır:"Mahkumiyetim için oy verenlere bundan sonra olacaklar hakkında bir kehanette bulunmak istiyorum. Ölümünden hemen sonra beni çarptırdığınız cezadan çok daha ağırına çarpılacaksınız."Tüm bu söylemler ve Sokrates'in yaşam tarzı, döneminin genel inanışlarına karşı başvurduğu yollar onun peygamber olduğu iddialarının öne sürülmesine sebep olmuştur.


    Sokrates'e göre dönemin yasaları ya da yasaların uygulanışı ne kadar kötü olursa olsun ona karşı gelmemek her yurttaşın görevidir. Çünkü yanlış bile olsa kurallara karşı gelmek bir kaos yaratacaktır. Dolayısıyla Sokrates'in felsefesine göre ne olursa olsun yasalara uymak gereklidir. Bu sebeple Sokrates üçüncü bölümde Kriton'un onu kaçırma teklifini kabul etmemiştir. Ayrıca, ölmeyi, yalvarıp yakararak kurtulmaya yeğlemiştir. Çünkü ona göre ölüm bir yok oluş değil bir kurtuluştur. İkinci bölüm Sokrates'in şu sözleriyle sona erer: "Artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir."


    Sokrates öleceği ana kadar felsefi konuşmalarını yapmayı sürdürmüştür. Sokrates'e göre çoğunluğun ne düşündüğü önemli değildir. Sadece, konuyla ilgili düşüncelerine önem verilmeye değer bilge kişilerin ne düşündükleri önemlidir. Bu kadar basit gibi duran bu düşünceyle, Platon'un Devlet kitabının büyük bir bölümü oluşturulmuştur. Yönetime dair düşüncelerini belirten Sokrates hiçbir zaman demokrasiyi ideal yönetim biçimi olarak görmemiştir, bunun temelinde ise bahsi geçen cümle yatmaktadır.


    Son bölümde ise genel olarak ölüm ve ruh hakkında konuşulmuş ve Sokrates'in ölüme nasıl gittiği kaleme alınmıştır. Bilgi felsefesine ve bilginin kaynağına ait diyaloglar da gerçekleşmiştir. Filozoflar gerçeğin bilgisine genel olarak iki şekilde ulaşılacağını söylemişlerdir buna göre bir kısım filozof duyuların yardımıyla ve deney yoluyla gerçeğin bilgisine ulaşılabileceğini söylerken bazı diğer filozoflar ise bilgiye sadece akıl yoluyla ulaşılabileceğini savunmuşlardır. Sokratese göre, duyular insanı yanıltır. Ruh kavramı insan bedeni dünyaya gelmeden önce de vardır, beden öldükten sonra da var olmaya devam edecektir. Dolayısıyla insan daha dünyaya gelmeden bir çok bilgiye vakıftır. Sokrates için bilgi, bu anlamda bir hatırlamadan ibarettir. Ona göre insan doğmadan önce bildiklerini doğduktan sonra unutur ve zamanla anımsar.


    Sokrates bu bölümde ölümden sonraki yaşama dair de bir çok bilgi vermektedir. Her ne kadar farklı isimle anılsa da bunlar İslam inancına dair bir çok bilgi ile uyuşmaktadır. Örneğin insanın ölümden sonra tekrar dirileceği, cennet cehennem olgusu, sırat köprüsünden geçiş…


    Kitabın nihyetinde Sokrates dostlarının yanında kendisine sunulan zehri, olabildiğince sakin ve kabullenici bir tavırla  içerek hayatına son vermiştir. Antik Yunan'da ölüme mahkum edilen tek filozof olmayan Sokrates, yine de ölümüyle yıllarca konuşulmuştur ve hala konuşulmaktadır. Kitap Phaidon'un şu sözleri ile son bulmaktadır." İşte dostumuzun ve tanıdığımızı insanlar içinde çağdaşlarının en iyisi, en doğrusu ve en adili olduğunu söyleyebileceğimiz insanın sonu böyle oldu…"


    Herkesin okumasını istediğim ve okuması gerektiğini düşündüğüm bu kitap hakkında söylenecek çok daha fazla şey olmasına rağmen felsefe bilgisine yeterince vakıf olmadığından dolayı daha fazla şey söylemeyi hadsizlik olarak görür, okuyacak herkese iyi okumalar dilerim.


    Sokrates'in Savunması
  • 160 syf.
    ·10/10
    Öncelikle belirtmek istiyorum ki, bir sonraki paragraf genel anlamda kitabın düşük olarak adlandırdığım puanını görmemle yaşadığım hayal kırıklığı üzerine olacak. Eğer sizler de bu sitedeki puanlamayı dikkate alıyorsanız, yazdıklarımı gözardı etmeyin derim...
    Kitaba düşük puan verenler ne diye vermiş anlayabilmiş değilim, nitekim bununla ilgili bir inceleme de göremedim düşük puan veren okurlardan... Lafı uzatmamak gerekirse;
    Borsa başlangıç kitabı olarak şüpheyle yaklaşarak aldığım bu kitap benim, (ki övünmekten ziyade en azından önerilerimin kayda değer olduğunu düşündüğüm için rahatlıkla söyleyebiliyorum ki) yani yılda kabaca 40-50 arası kitap okuyan bir okurun hayatında okuduğu en dolu kitaplardan biri oldu. Bunu başarırken de dilinin basitliğini, hele hele anlatılanların ne kadar karmaşık olduğunu göz önüne aldığımızda dilinin basit olmasının ve esprili bir dile sahip olmasının önemini vurgulamak istiyorum.

    İyi ki'm olmuş bir kitap oldu.

    Borsaya başlangıç için, veya en azından bilgi sahibi olmak için başlanılıp bir çırpıda okunabilecek ve defalarca kez geri dönerek hatırlatmalar yapılabilecek bir kitap.
    *Her ülkenin olmazsa olmazı olan iktisat alanında bilgilendirici eserlerin çok nadiren üretiliyor olmasının da etkisiyle genellikle yabancı yazarların ekonomi eserleri ülkemizde daha popüler. Onları karalamak için değilse de; böyle komplike ve mesleki dili ağır olan bir alanda yabancı eserlerin çevirilerle birlikte dillerinin daha da zorlaştırılmasının da etkisi göz önüne alındığında, bahsi geçen konularla ilgileniyor iseniz yazarın tıpkı benim gibi, sizler için de bulunmaz bir nimet sunmuş bulunduğunu söylemek istiyorum.
    Kaynakçalardan, alıntı yapılan cümlelere, önsöz ve sonsöze, hatta içindekiler kısmının en küçük altbaşlıkları bile ayırarak aranılanların bulunmasında sağladığı kolaylıklara kadar baştan sona benim için çok fazla kolaylıklar sağladığını ve faydalı olduğunu tekrar tekrar belirterek incelememi tamamlıyorum.
    Ayrıca, kitap hakkında kafasında soru işaretleri olan veya fikir alışverişi yapmak isteyen arkadaşlarla da iletişim kurabilirim,
    İyi okumalar...
  • 232 syf.
    Mevzu hadis uydurma hadis demek. Yaşar Kandemir Hoca bu konuda yazılan kitaplardan sık sık kaynaklar göstererek kanayan bir yaraya dair çalışma yapmış. İnternet ortamında sık sık hiçbir kaynağa dayanmayan hadisler görüyoruz. Tarih boyunca Peygambere söyletilen ancak dudaklarından dökülmeyen onca söz nakledilmiş. Bu sözlerin doğrularını yanlışlardan ayırt edebilmek için akıllıca bir sistem geliştirilmiştir. Ancak halk peygamberini kitaplardan değil de genellikle ağızdan ağıza öğrenince çağlar boyu uydurma hadisler dilden dile dolaşıp durmuş. Dini bakımdan tehlikeli bir durum.
    "Kişiye, yalan olarak, her duyduğunu anlatması yeter!" (Müslim, Mukaddime 5)
    "Bilmediğin şeyin ardına düşme, çünkü göz, kulak ve kalp hepsi sorumludur, mutlaka sorguya çekilecektir." (İsra, 17/36)
    En azından bir hadisi sayfamızda paylaşmadan önce internette taratırsak elbet bir hocanın, ya da kitabın o hadisin doğruluğuna dair bir şeyler söylediğini görürüz.

    Örneğin https://twitter.com/osmanncavus hoca bu konuda çokça yazıp çiziyor. Romantik islamcılık denilen türden hadisler paylaşılıyor. Bu hadisler Peygamber’in ağzından ya da Hz.Ali'nin ağzından aktarılıyor ancak Osman Hoca bilinen hadis kaynaklarında hiç görülmediğini ya da uydurma hadis olarak görüldüğünü sık sık söylüyor. https://twitter.com/.../1263554558225244161 buradan birkaç tanesini görebilirsiniz.

    Ben de bu kitapta olmamasına rağmen günümüzde çok duyurulan ama uydurma olduğu konusunda görüş bildirilen hadislere biraz örnek vereyim:
    "Kim âşık olur, iffet gösterir ve bunu gizleyerek ölürse o şehittir."
    "Bir dirhem fâiz yiyen kimse, otuz altı kez zina etmiş gibi olur..."
    "Ben hikmet eviyim, Ali ise kapısıdır."
    "(Ey Muhammed) eğer sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım."
    "Kim nefsini bilirse rabbini de bilir. "
    "Ben yer ve göğe sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım."
    "Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan yirmibeş namaza, sarıkla kılınan Cuma namazı, sarıksız kılınan yetmiş cumaya bedeldir. Sarıkla namaz kılmak­ta onbin sevap vardır."

    Kadınların aleyhine uydurulmuş şu mevzu hadislerin halk arasında yaygın olarak kullanıldığını müşahede etmek mümkündür:
    "Kadınlar evlerin lambalarıdır, fakat onlara okuma yazmayı öğretmeyi­niz."
    “Kadınlara danışın onlarla istişare edin. Sonra da onlara muhalefet edin.”
    " Sizden birisi istişare yapmadan bir iş yapmasın. Eğer istişare edecek hiçbir kimse bulamazsa bir kadınla istişare etsin ve onun dediğinin tersini yapsın. Çünkü onun dediğinin tersini yapmasında bereket vardır."
    "Kadına itaat pişmanlıktır."
    "Kadınlar olmasaydı erkekler Cennet’e girecekti."

    Dünya-âhiret dengesinin bozulmasına sebep olan; dünya ve çalışmanın aleyhinde, fakirliğin lehinde uydurulmuş mevzû hadislere de örnekler vermek istiyoruz.
    "Bu ümmetin en hayırlıları fakir olanlarıdır. En süratli bir şekilde Cennet’e yerleşecek olanları da zayıf olanlardır."
    “Dünya bir leştir. Onu elde etmek isteyenler de köpeklerdir.”
    "Her bir ümmet için anahtar vardır. Cennet’in anahtarları, miskin ve fakir­lerdedir. Onlar kıyamet gününde Allah ile beraberdir."

    Kandil geceleri, mübarek ay, gün ve gecelerle ilgili de pek çok zayıf ve mevzû hadislerle karşılaşıyoruz. Değişik mahfillerde bu tür hadislerin nakledildiği­ni, özellikle kandil gecelerinde yapılan konuşmalarda bu tür hadislerin sahîh hadis gibi insanlara aktarıldığını görmekteyiz.
    "Kim Receb’den onbeş gün oruç tutarsa, Allah onu kıyâmet günü emin olanlarla beraber haşredecektir."
    "Receb’in diğer aylara göre fazileti, Kur’ân’ın şâir kelâmlara olan üstünlü­ğü gibidir."
    "Kim Şaban’ın onbeşinci gecesi oniki rekat namaz kılar ve her rekâtta otuz defa ihlâsı okursa Cennet’teki makamını görmeden ve âilesinden cehennemlik on kişiye şefaat etmeden ölmez."
    "Kim Receb’in ilk gecesi akşamından sonra yirmi rek’at namaz kılarsa.... sırâtı hesapsız geçer.""
    "Kim aşûre günü oruç tutarsa Allah ona 60 sene ibâdet etmiş gibi sevap yazar."

    Kaynak: https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=16180

    Yaşar Kandemir Hoca da bu konunun ne zaman çıktığını ne zaman yaygınlaştığını nasıl kurnazlıklarla uydurma rivayetler üretildiğini bu konuda daha önceden yazılan kaynaklardan aktararak dile getiriyor.
    Bir insan neden peygambere bir şey söyletmeye çalışır sorusunun en belirgin ve en yaygın cevaplarından biri fırkasını, mezhebini müdafaa etmek olur. Siyası fırkalar, kelam ve fıkıh mezhepleri, milliyetçi kimseler, fetihlerle birlikte topraklara katılan ama dine düşmanlık gösteren kişiler hadis uydurmaktan çekinmemiştir.

    Özellikle Hz.Osman’ın şehit olması sonrası ortaya çıkan bazı fırkalar fikirlerini yaymak için önce Kur’an’a sonra hadislere başvurmuşlardır ancak bunu da ibareleri zorlama bir dille tahrif ederek yapmışlardır. “Bazen birbirine zıt görüşler ileri süren fırkaların gayelerine uygun delilleri bu iki kaynakta bulamayacağı söz götürmeyeceğinden, bu defa –bazı fırkalar- Kur’an’ı Kerim’i arzuları istikametinde te’vile, hadisleri de aşırı bir zorlama ile tefsire çalıştılar.”
    Bu fırkalar ihtiyaçlarını karşılamayan ve işlerine gelmeyen hadislerin peygamber’e nisbetini inkar ederek onların uydurulmuş olduğunu iddia etmekten çekinmemişler. Görüşlerini sağlam göstermek için ve hasımlarının karşısında delil olsun diye hadisler uydurarak bunları Hz.Peygamber’e isnad etmişlerdir.

    Yine siyasi fırkalar da bunu yapmışlardır. Peygamberin, kendisinden sonra Hz.Ali’yi halife olarak tayin ettiğini iddia eden Şia’nın iddialarını desteklemek için Hz.Ali’nin faziletine dair binlerce hadis uydurduğu kitaplarda geçen bilgiler arasında. Sünni kaynaklarda da Hz.Ali’nin faziletine dair rivayetler vardır. Ancak bu rivayetler sadece Hz.Ali hakkında değildir. Hz.Ebubekir, Hz.Ömer veya Hz.Osman’ın faziletine dair de birçok rivayet zikredilir.
    Genel olarak bir milliyeti yücelten hadisler de hem Kur’an’a hem de dinin genel ruhuna ters olduğu için uydurma kabul edilir.
    Tabi sadece kötü niyet ve amaçlarla bu yola yönelen insanlar değil iyi niyetle bu yola tevessül eden insanlar da vardır. İnsanları ibadet etmeye yöneltme ve halkı kötülüklerden sakındırma amacıyla da hadis uydurmanın dini bakımdan bir mahzur taşımadığı, üstelik çok faydalı bir mesai olduğu düşüncesiyle hareket edenler de vardır ki bunlar yaptığı işleri caiz görerek tehlikeli sularda yüzmüşlerdir.
    “Zühd ve takva ehli olarak geçinen ve fakat hadis-i şerifin ruh ve manasından haberi bulunmayan birçok cahiller, Hz.Peygamber’in sahih hadisleriyle sabit olan muayyen ibadetleri kafi bulmamış olacaklar ki, tatbik edilmek istendiği zaman ifa edilemeyecek kadar çok ibadet formülü hazırlamışlardır. Bu formüllerin birbirine benzeyen çok tarafları vardır. Aşağı yukarı her birinde şu müşterek ifadeye rastlamak mümkündür: Kim falan gün şu kadar rek’at namaz kılar ve her rek’atta şu sureleri bu kadar defa okursa, ona ahirette mükafat olarak şunlar verilecektir”

    Bir de kendi menfaatini düşünerek uyduranlar var tabii. Onlar da pazarda sattığı ürünlerin peygamber tarafından çok yenildiğini, bu ürünü yiyene şu kadar sevap verileceğini peygamberin söylediğini iddia eden tayfadır ki bunlar da uydurma olarak görülür.
    "Bir uydurmaya göre Hz.Peygamber, Abdullah b. Abbas'a bir ayva vererek bunun kalbi temizleyeceğini söylemiş; başka bir uydurmaya göre, patlıcanın her derde deva olacağını haber vermiş; bir diğerine göre de etle beraber yenecek hıyarın cüzzam hastalığına karşı koruyacağını bildirmiştir. Gerçekle hiçbir ilgisi bulunmayan bu nevi gülünç tavsiyelerin arkasında, uydurucuların bazı gizli hesapları olduğu akla gelmektedir."

    Yine kızgınlıkla hadis uydurma faaliyeti de görülmüştür ki bu da bir örnek olarak verilebilir #78129125
    Bir de kıssacılar vardır ki sahih hadisleri uydurma rivayetlerden ayırmak için bütün gayretleri ile çabalayan alimler onlardan nefret ederdi. Şu iki örnek bu çabayı örneklemek için yeterlidir sanıyorum #78199796
    #78200341

    Yazarımız mevzu hadislerin alametleri ve bunları tanımanın yolları için genellikle tarih boyunca görülen durumu da şu başlıklar altında anlatmış:
    1) Hadis uyduranların itirafı
    2) Haberin lafzında veya manasında bozukluk bulunması
    3) Elde mevcut güvenilir hadis kitaplarında bulunmaması
    4) Birçok insanın görmesi gereken bir hadiseyi bir kişinin gördüğünü iddia etmesi
    5) Kur’an ve sünnete muhalif olması
    6) Akla, his ve müşahadeye muhalif olması
    7) Tarihi gerçeklere aykırı düşüncesi
    Şu başlıkları okuyanların aklına en azından bir rivayet gelmiştir ancak ben çokça paylaşılan bir rivayeti örnek olarak bırakayım #78204015 Bu tespit uydurma rivayetleri gerçeklerinden ayırmak için uygulanabilecek yöntemlerden biridir. Bahsi geçen rivayetler bu yollarla eleştiri süzgecinden geçirilebilir. Bunu yapamayanlar ise hadisi internette taratarak o rivayet hakkında yazılıp çizilenleri görerek konu hakkında bir fikir elde edebilir. İnternet çağında şanslıyız ki bu konuda rahatlıkla bir fikir sahibi olabiliyoruz. Yukarıda yer alan yöntemlere uymayan bir hadisi paylaşana kaynağını sormak yapılabilecek işlerden biri. Herkes bilinçlenmeli bu konuda. İnternette öyle rivayetler görülüyor ki okurken hayret ediyor insan. İncelemeyi, birçok kitapta yer alan ve doğru olduğu konusunda hiçbir şüphe bulunmadığı için benim oldukça manidar bulduğum bir hadisle sonlandırayım ki internet çağında olayın vehameti ortaya çıksın:

    "Kim benim ağzımdan bilerek hadis uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın" mealinde olan hadisi bu mevzudaki hadisler arasında en çok bilinip mütevatir olarak rivayet edilenidir. Aşere-i mübeşşerenin naklinde ittifak ettiği bu mütevatir hadis, altmıştan fazla sahabe tarafından rivayet edilmektedir. “

    İnanan her insana bu kitabı okumasını tavsiye ederim.