Adı:
Aldanan Kadın
Baskı tarihi:
Mayıs 2020
Sayfa sayısı:
92
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750733871
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Die Betrogene
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Aldanan Kadın
Aldatılmış Kadın
Aldanan Kadın
Aldanmış
Rosalie eşini kaybetmiş, kırık bir aşktan geri kalan boşluğu resim yaparak gidermeye çalışan kızı ve lise öğrencisi oğluyla birlikte sakin bir yaşam sürmektedir. Oğluna İngilizce dersi vermek için eve gelen genç Amerikalı, onu çok etkiler. Önce kendine bile itiraf etmekten çekindiği duyguları, konuşmalarına ve hareketlerine farkına varmaksızın yansıyınca ilk tepkiyi çocuklarından alır. Ama ne pahasına olursa olsun, doğanın kendisine bahşettiğine inandığı bu aşkın peşinden gitmeye kararlıdır. Aldanan Kadın, yazarın ölmeden önce tamamladığı son öyküsüdür. Thomas Mann, erken dönem çalışmalarından Venedik’te Ölüm’ün ana motiflerini, bu defa yaşlanmakta olan bir kadının duygu dünyasına yerleştiriyor. Eserlerinde yaşam ile ölümün karmaşık diyalektiğiyle hesaplaşan Mann, ölmeden önce tamamladığı bu son öyküsüyle adeta kendi yazınsal döngüsünü de tamamlıyor. Kitap, dönemin kadına bakışını yansıtması açısından da çok ilgi çekici diyaloglar içeriyor.
92 syf.
·1 günde·7/10
Bazen her şeyi görmek için gözlerin yetmediğini, kadınların en güçlü olduğu zaman kendilerini zaaflarıyla silahlandıkları zaman olduğunu anlamami sağlayan kısacık ama bir o kadar etkileyici bir öykü.
Büyük beklentilerin ve sonunda gelen yıkımı ustaca yansıtıyor okuyucuya yazar. Bu tarz sevenlere tavsiye ederim .
92 syf.
Thomas Mann'in son hikaye kitabı Aldanan Kadın, Venedik'te Ölüm ile benzerlikler barındırıyor. Bu sefer baş karakter ellili yaşlarında iki çocuk annesi bir kadın olan Rosalie'dir. Kocası savaşta ölmüş, Rosalie ise bundan sonra evlenmemis. Romantik, doğaya fanatizm derecesinde tutkundur. Kızı Anna ise tam zıddı bir yapıya sahip olup, akılcı ve yenilikçidir. Topallığı ve annesinin kocasının kaybı sonrası kızına aşırı bağlılığı sebebiyle aşk ilişkilerinden uzak kalmış ve duygusal yönü giderek körelmiştir.

Oğlu Eduard'a özel ingilizce dersi veren Amerikan Ken'e aşık olan Rosalie'i, yazarın mitolojiden İbrahim'in eşi Sara'yla özdeşleştirdigini görüyoruz. Sara'nin çocuğu olmaz ve kocası İbrahim'e cariyesi Hacer'i verir. [https://hizliresim.com/lyozHF , Adriaen van der Werff] Hacer'in çocuğu olunca da onu kıskanmaya başlar. Ama hikayede asıl önemli olan kısmı, İbrahim'e gelen konukları, karısı Sara'nin çocuğu olacağını bildirirler. Bunu duyan Sara "İhtiyar olduktan sonra bana sevinç olur mu? Efendim de kocamıştır," der ve güler. Mite göre ertesi yıl 90 yaşında İshak adında bir erkek çocuk doğurur.

Doğaya tapar derecede tutkun olan Rosalie için elli yaşından sonra yirmi dört yaşında bir gence aşk duyması ve ondan karşılık buluyor olması doğanın bir mucizesidir. Daha önemliyse bu mucize kendini bir süredir görmediği adeti yeniden görmeye başlamasıyla ortaya çıkar. Sara kendisine bildirilen mucizeye inanmamış ve gülünç bulmuştur ama Rosalie ise kendi mucizesine sıkı sıkı sarılmıştır.

Bu noktada birçok insanın aklına gelebilecek bir şeyi akılcı Anna annesine söyler. Annesinin elli yaşında olduğunu ve aşık olduğu kişinin kendi oğlu yaşında olduğu belirtip, bunu böyle değerlendirip bu akıl dışı ve toplumun tepki vereceği aşkı dizginlemesini ister. Aşkın yaşı yoktur derler, peki gerçekten böyle midir diye sorgulayalim biz de. Aşk normal, sağlıklı bir duygu durumu değildir. Çünkü aşkta ilk etkilenme anı henüz kişiyi tanımadan fiziksel bir özelliğine dayalı gerçekleşir. Gözler, dudak, yüz, bedenin güzelliği veya gülümseme, tebessüm, tavır ve davranış belki de… Ama salt bunlar da yeterli değildir. Bunların, kişinin ideal aşık olunacak tip insanıyla uyumlu olması gerekir. Bunu tabiki elinde kağıt kalem hangi özellik ne kadar var diye analiz edip eşleştirmez. Bunu bilinçaltımız kendiliğinden yapar. Ayrıca Rosalie özelinde uzun süredir bekar olması, çocuklarını veya toplumun olası tepkilerini düşünerek evlenmemis olması gibi dışsal etkenler de etkili olur. Bunlardan dolayı aşık olmak, büyük ölçüde kontrolümüz dışındadır. Kontrolümüz dışında olan bir duyguduruma sahip olduğumuz için yargilanabilir miyiz? Sahip olduğumuz için değil, duygularımızı fiiliyata döktüğümüz için yargilanabilir miyiz? Muhtemelen ikincisi için yargılanmayla daha sıklıkla karşılaşılır.

Rosalie, Ken, Anna ve Eduard kitabın bir yerinde bir tura katılırlar. Tarihi bir yere düzenlenen bir turdur bu. Bir ara Rosalie ile Ken gruptan ayrı düşerler bilerek ve eski bir eve girerler. Burada yakınlaşırlarken küçük bir ayrıntı dikkat çeker: "İçeride bir tür kanepe vardı; kenarındaki gözleri bağlı Eros heykeli bir elinde meşale gibi bir şey tutuyordu." Her ne kadar ahlaka dair yargılar savaştan sonra değişmeye başlamış olsa da henüz eskiye bağlılık oldukça fazladır ki, şehvet Tanrısı Eros'un gözleri bağlıdır ve Rosalie ile Ken'in yakınlaşmalarini görmek istemez. Odanın eksi ve kasvetli olmadı ölümü çağrıştırdığı için çift kısa süre sonra yakınlaşmalarını ilerletmeden odadan çıkarlar.

“Farklı devirler, farklı ahlâk anlayışları,” diye ekleyerek incelemeyi bitirelim.



İyi okumalar
92 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Bir yorumdan etkilenerek aldığım bu kitabı çok beğendim. Bazı yorumlar şaşmıyor gerçekten. Thomas Mann ile ilk kez tanışıyorum. Kitap, 1929'da Nobel ödülü almış. İçerği roman değil, uzun öykü. Bu öykü o kadar gerçekçi ki, yazar toplam dört karakter üzerinden hikayeyi anlatıyor ama aslında çok tanıdık bir dünya.
Rosalie, ellili yaşlarını süren, kızı Anna ve oğlu Eduard ile birlikte Almanya'da yaşamaktadır. Kocasını kaybetmiştir ve iki çocuğu ile kendisine bir dünya kurmuştur. Bu arada anne karakterinin sanki kızının olduğu yaşta ve o yaşın hareketliliği içindedir. Konuşmaları öyle hoşuma gitti ki, en ciddi şeylerden bahsederken bile esprili bir dili vardı. Ben Rosalie'yi dinlemekten keyif aldım. Kızı Anna ise tam tersi geçmişte yaşadığı olumsuz bir aşktan ötürü, annesinin yaşındaki olgunlukta, aklı başında ve sürekli annesini dizginlemekle meşguldü. Rosalie ve Anna ruhen değiş tokuş yapmışlardı.
Bir gün oğluna İngilizce öğrenmesi için Amerikalı bir genç gelir. İsmi Ken Keaton olan genç, yaptığı esprili konuşmaları, tarih konusundaki bilgisiyle ailede yerini alır. Öyle bir yerleşir ki, yerleştği tek yer ev değil, Rosalie'nin kalbi de olur. Rosalie aşkın verdiği sarhoşlukla, dikkati kendine yönelir ve sürekli yaşlılık ile gençlik arasında yolculuk eder. Çok sevdiği Doğa'nın sesi hep kulaklarındadır. Kızı Anna her şeyi sezer ve annesini düştüğü bu durumdan kurtarmaya kalkar.
Yazar, diyalogları o kadar canlı tutmuş ki, sanki yanımda konuşuyorlarmış gibi hissettim. Hele sonuyla gerçekten içinizi cız ettiriyor. Yazarı tanımak adına bence iyi bir seçim. Tavsiye ederim.
92 syf.
·1 günde·Beğendi
Gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazılmış, aşk, yaşam, yaşlılık, ve ölüm teması işlenmiş.
Bir kadının hayatından yola çıkarak beden, ruh ilişkisi ve arasındaki karmaşıklık öne çıkartılmış.
Orta yaş krizi, bir kadının bakış açısıyla ele alınmış.
Thomas Man'in anlatımındaki şiirsellik ve güçlü betimleme, eseri ilginç hâle getirmiş. Kısa zaman da zevkle okunacak bir eser.
92 syf.
·Beğendi·9/10
Usta Thomas Mann’dan bir eser daha devirdim. Kısa ama yine bir o kadar dolu bir öykü. Özellikle en sevdiğim kitabı olan “Venedik’te Ölüm” de de görülebileceği üzere kişilik analizleri, ana karakterin duygu yüklü birikimleri, kendiyle hesaplaşma ve düşüncelerini karşıdakine aktarma biçimi Mann’ın bu kitabını da okunmaya layık kılıyor.
Her ne kadar tek oturuşta bitirilebilecek bir roman gibi görünse de diyaloglar sırasında yazarın arka planda yatan felsefi düşüncelerini daha iyi kavramak amacıyla kitabı sindirerek okudum. Mann’ın kitaplarından aşina olduğumuz sanat felsefesindeki ‘güzellik’ ve ‘estetik’ kavramlarını bu eserde de görmek mümkün. Yani her okumayla sayısız anlam çıkarılabilecek bir kitap. Venedik’te Ölüm’ deki gibi süslü ve anlaşılması cümleler fazla yok; bu da akıcı bir şekilde okunmayı mümkün kılıyor.
##SPOİLER İÇERİR##
Kitabın başlarında anne-kızın birlikte doğa yürüyüşü yapmasıyla başlayalım. Zaten kitabın ana temasını belli edecek düşünceler bu yürüyüş sırasında geçen diyaloglarda açığa çıkmaya başlıyor. Doğa aşığı bir anne; doğayı olduğu gibi kabul eden ve onun kokusuyla adeta ‘hakiki mutluluğa’ ulaşan, öte tarafta fiziksel engeli yüzünden hayattan kopan ve yaşamak istediği duyguları elde edemeyen, kendini resim yapmaya adamış bir kız. Kızı annesine doğanın kokusunun kendisine hitap etmediğini, adeta şakaklarında bir zonklamaya neden olduğunu söylüyor. Annesi ise koklayarak yaşayamadığı bu kokuları resim yaparken renklere dönüştürerek hissetmesini öğütlüyor. Bu kısımdan çok önemli bir sonuç çıkarabiliriz: ‘Güzellik’ sanata konu olan malzemedir. ‘Estetik’ ise sanat uğraşının bir ürünüdür. Tamamıyla sanatçının doğayı( veya evreni) nasıl gözlemlediği ve bu gözlemlerin sanatı nasıl şekillendirdiğiyle alakalıdır. Yani yazarın vurgulamak istediği şey: Güzellik görecelidir; herkes nasıl bakıyorsa o şekilde algılar ama sanat, olmayanı varmış gibi gösteren, bire bin katan bir platformdur. Dorian Gray’ in hayatını da değiştiren, boyalı bir tuval değil miydi?
Daha sonrasında ana karakterin kendinden yaşça küçük hatta çocuğu sayılabilecek birine karşı beslediği aşkla da kitabın konusu iyice pekişiyor. Bu kısımdan sonra birbirleriyle tam zıt düşüncelere sahip anne ile kızın duygusal hesaplaşması ön plana çıkıyor. Kız her ne kadar yaş farkının böylesi bir aşka yakışmayacağını iddia etse de annesine göre toplumun değer yargıları artık değişmiştir ve ‘aşk’ tabu olmaktan çıkmıştır. Hatta eski yıllardaki kadınların beğendiği erkeğin alması için düşürdüğü mendile de bir vurgu yapıyor yazar. Buradan da dönemin kadına bakış açısının nasıl bir değişimine uğradığını görüyoruz.
Doğayla iç içe olmaktan başka bir mutluluğu olmayan anne, kendisini genç yaşlarında hissetmesine vesile olan bu aşk duygusunun da doğa tarafından kendisine verilen bir ödül olduğunu düşünüyor. Ama kitabın sonunda beklenmedik gelen hastalıkla da hikaye, kadının ani ölümüyle sonuçlanıyor. Sonsuz güvendiği, onun izinden gittiği doğa ona ihanet mi etmiştir? Doğayla iç içe yaşarken birden gelen bu aşk doğaya karşı yapılan bir saygısızlık mıydı? Zaten kitap boyunca kızı annesini vazgeçirmeye çalıştıysa da annesi ona kulak vermeyip hatta yalan bile söyleyebileceği kadar ileri götürerek aşkından vazgeçmemiştir. İkili arasında geçen bir diyalogda kadın şu cümleyi söyler: “Söyle bana, sen mi sanatçısın yoksa ben mi?” Güzelliği algılayıp onu kendi ‘öznel’ yargılarıyla yeni bir biçimde doyasıya yaşayan mı daha sanatçıdır, yoksa hissedemeden olduğu gibi sanata döküp ortaya ‘nesnel’ bir biçim çıkaran mı? Yazarın bize sorgulatmak istediği son nokta da burası diye düşünüyorum.
Her okuyanın çok farklı anlamlar çıkacağını düşündüğüm bir kitap. Keyifle okudum!
92 syf.
Kitabı çok beğenerek okudum. Çok güzeldi kitap...
Bir sürü söz not aldım. Özellikle anne&kız ın konuşmaları ve konuşmalarına yansıyan doğanın o eşsiz ışıkları çok etkiledi beni. Kitabı kapattığımda uzun uzun düşüncelere dalmış yakaladım kendimi... şöyle bir yirmi yıl sonramı düşündüm ve hüzünlendim.

Doğa'yı taparcasına seven bir kadının, yine doğa tarafından aldatılması okunmaya değer kesinlikle...
92 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
Thomas mann ile tanışma kitabım. Çok güzel psikolojik tahlilleri var.Kitap, dönemin kadına bakışını yansıtması açısından da çok ilgi çekici diyaloglar içeriyor.
Rosalie eşini kaybetmiş, kırık bir aşktan geri kalan boşluğu resim yaparak gidermeye çalışan kızı ve lise öğrencisi oğluyla birlikte sakin bir yaşam sürmektedir. Oğluna İngilizce dersi vermek için eve gelen genç Amerikalı, onu çok etkiler. Önce kendine bile itiraf etmekten çekindiği duyguları, konuşmalarına ve hareketlerine farkına varmaksızın yansıyınca ilk tepkiyi çocuklarından alır. Ama ne pahasına olursa olsun, doğanın kendisine bahşettiğine inandığı bu aşkın peşinden gitmeye kararlıdır. Kitabın sonunda ne olacağı merak uyandırdığından bir çırpıda okunuyor.
Thomas Mann okuyacaksanız Aldanan Kadın ile başlamayın derim. Yazarın ölmeden önce yazdığı son öyküsüymüş. Final yani. Başını bilmeden sonunu okudum yine.Tavsiyemdir.. Kitaplarla ve sevgiyle kalın..
92 syf.
·24 günde·4/10
Kocasını kaybetmiş, çocukları ile yaşaya kırk yaşlarındaki bir kadının kendinden küçük bir adama aşık olması ve toplumsal kurallar ile duyguları arasına sıkışıp kalmasını anlatan kitap uzun öykü türünde. Buddenbrooklar, Mann okumak için bana iyi bir referans olmuştu ancak Aldanan Kadın'ı çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Buddenbrooklar'da da hissettiğim şeyi burada hissettim, doğru mudur bilmiyorum ama Mann kadınlara karşı önyargılı ve onları yeterince tanımayan bir yazar gibi geliyor bana. Bu kitabın konusu tamamen kadın eksenli ancak yazarın bu konuda yetersiz kaldığını ve kadınlara kısır bir bakış açısı ile baktığını düşündürdü sık sık. Bu yüzden kitabı sevemedim ne yazık ki.
92 syf.
·Puan vermedi
Ah rosalie, icimde derin bir nefes alamayis biraktin.
Harika bir thomas mann novellasi. Bir kere daha okuyabilirim ilerleyen zamanda, anne-kiz arasindaki diyaloglar defalarca okumaya deger.
Eşini savasta kaybetmis, ayağı aksayan,hayata karsı sevgisiz bir kızı ve zeki oğlu ile yalniz kalan  ellisini geçkin bir kadın. Oğluna ders vermeye gelen, neredeyse oğlu yasinda bir adama karsı farkli hisler besliyor. Aslinda hep erkeklerin asiriliklarina sahit oldugumuz bir dunyada boyle farkli bir eser okumak güzeldi. Ayrıca Thomas Mann'in dilini de sevdim.
92 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Thomas Mann'dan harika bir kitap.kitapta iki çocuğuyla beraber yaşayan elli yaşlarındaki dul bir kadının,genç bir erkeğe hissettiği dramatik aşk anlatılıyor.ama tabii ki söylendiği gibi böyle basitçe bir hikaye değil.bütün yönleriyle,içsel çatışmalarıyla,oluşabilecek sosyal sorunlarıyla konu ele alınıyor.hepsinden önemlisi ise kadının bu aşkını bir başkasıyla değil de,kendini anlayabileceği tek kişi olarak gördüğü bekar kızıyla uzun uzun konuşması ve iç çatışmalarını onunla paylaşmasıdır.yazarın, adeta tamamen şaşırtıcı denecek şekilde dramatik ve beklenmedik bir final hazırlaması ise çok etkileyiciydi..kitaptaki uzun diyalog konuşmaları birazcık insanı sıksa da,akıcılığı iyiydi.son cümle olarak, kesinlikle okunmaya ve içinden büyük dersler çıkarmaya değer bir kitap diyorum.
92 syf.
·2 günde
hali vakti yerinde, hayatı çocuklarından başka kimseyle paylaşmayan yaşlı bir kadının aşka düşmesinin ne yazık ki kusurlu bir öyküsü.

her şeyden evvel belirtmek gerekir ki kitap biçim anlamında temel kriterleri karşılıyor. thomas mann gibi büyük eserler kaleme almış bir yazar böylesi bir novellanın altından teknik olarak kalkmış tabi. içerik olarak aynı derecede başarılı değil maalesef.

eseri üç kısma ayırmak makul olacaktır. ilk kısımda ana karakterimiz, onun ailesi ve aşık olduğu adam tanıtılıyor. her biri hayatın içinden ve gerçekçi karakterler. çoğu donanımlı ve birikim sahibi insanlar. aşık olunan adam hariç.

sonrasında ana karakter genç adamı görüp ona aşık oluyor. kitabın ikinci kısmı kadının aşkını çevresindeki insanlara anlatması hakkında. uzun diyaloglar okuyoruz bu kısımda. kadın içinde peyda olan bu aşkın ne kadar doğru ve mantıklı olduğuna ikna etmeye çalışıyor herkesi. film burada kopuyor zaten. bu kısımlarda karakterleri değil yazarın felsefe yapışını okuyorsunuz. konu daldan dala atlıyor. mesele bir aşk hikayesi olmaktan çıkıyor.

son kısım ise aşkın aksiyona dönüşmesiyle ilgili. çiftimiz artık bir arada ve birbiriyle epey uyumsuz. yakışıklı, popüler ancak teneke gibi bir adam var karşımızda. bu ilişkinin yürümeyeceği üç günlük yoldan belli.

esas fiyasko ise final. kadın ne hikmetse aniden hastalanıp ölüyor. art niyetli bir final olarak görülmeyebilir lakin detaylara inildiği vakit işin rengi değişiyor.

madam bovary, anna karenina, aşk-ı memnu... üçü de toplum normlarına uymayan aşklar yaşamış kadınların öyküsü. bu öykülerin her biri erkek yazarlar tarafından kaleme alındı. öykülerdeki karakterlerin hepsi gayet konforlu bir hayat yaşarken aşık oldu. hepsinin aşkı ya yasaktı yada yakışıksızdı. bu karakterlerin her biri öykülerin sonunda öldü. ya intihar ederek ya doğal yollarla. aynı şey aldanan kadın için de geçerli. yazarlarımız alenen söylemeseler de aşkı talep eden kadınlara hep ölümü reva gördüler. bu karakterler aşık olmasın, mutlu olmasın da ne olursa olsun, diyerek hikayelerini sonlandırdılar.
Bizim cinsimiz farklı davranıyor, ağrılara daha bir sabırla katlanıyor, tahammüllüyüz biz; deyim yerindeyse ağrı çekmek için doğmuşuz..
Thomas Mann
Sayfa 23 - Can yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Aldanan Kadın
Baskı tarihi:
Mayıs 2020
Sayfa sayısı:
92
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750733871
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Die Betrogene
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Aldanan Kadın
Aldatılmış Kadın
Aldanan Kadın
Aldanmış
Rosalie eşini kaybetmiş, kırık bir aşktan geri kalan boşluğu resim yaparak gidermeye çalışan kızı ve lise öğrencisi oğluyla birlikte sakin bir yaşam sürmektedir. Oğluna İngilizce dersi vermek için eve gelen genç Amerikalı, onu çok etkiler. Önce kendine bile itiraf etmekten çekindiği duyguları, konuşmalarına ve hareketlerine farkına varmaksızın yansıyınca ilk tepkiyi çocuklarından alır. Ama ne pahasına olursa olsun, doğanın kendisine bahşettiğine inandığı bu aşkın peşinden gitmeye kararlıdır. Aldanan Kadın, yazarın ölmeden önce tamamladığı son öyküsüdür. Thomas Mann, erken dönem çalışmalarından Venedik’te Ölüm’ün ana motiflerini, bu defa yaşlanmakta olan bir kadının duygu dünyasına yerleştiriyor. Eserlerinde yaşam ile ölümün karmaşık diyalektiğiyle hesaplaşan Mann, ölmeden önce tamamladığı bu son öyküsüyle adeta kendi yazınsal döngüsünü de tamamlıyor. Kitap, dönemin kadına bakışını yansıtması açısından da çok ilgi çekici diyaloglar içeriyor.

Kitabı okuyanlar 436 okur

  • Şeyda Elif
  • Eda Bertiz
  • enise
  • kitap_universitesi
  • sharla mcgrath
  • Nida
  • Elanur atış
  • Bohem okur
  • Adile
  • MERVE YANAR

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%1.3 (2)
7
%0
6
%2 (3)
5
%0
4
%0
3
%0.7 (1)
2
%0
1
%0