“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar” diye başlamış Sadık Hidayet Kör Baykuş isimli kitabına, çoğu kimsenin kimseye anlatamadığı bir derdi, bir yarası vardır. Yaranın tanımına baktığımızda, ilk önce bedenin bütünlüğünü zedeleyen belki de bozan, beden ve ruhu etkileyen travmadır. Fiziksel yarayı daha çok bilsek ve konuşsak da edebiyatta fiziksel yaradan çok psikolojik yaralar daha çok etkiler insanı, daha çok dikkat çeker ve yazarlar daha çok kullanır. Yalnızlık için, geçmişte yapılan hatalar için, toplumdan dışlanma için ruhsal travma altında okuruz yaraları, okudukça da iyileşmeyen o yaraları hissederiz. Kazuo Ishiguro’nun dediği gibi de belki o iyileşmeyen yaraları artık umursamıyoruzdur. Yaralar eski dostlara dönüşür. Elbette de ara sıra canını sıkar insanın, ama o kadar uzun süre taşınır ki o yaralar, artık eski dostlara dönüşür. Her şey ilk anda insana çok kötü görünür ama hepsi geçer, hiçbir şey ilk haliyle kalmaz ve yaralarla bir şekilde beraber yaşarız. Kitap içinde karakterlerimizin bazılarının tabii ki yaraları var ve yaraları hayatlarına, yaşamlarına etki ediyor ya da yaşamları bir arkadaş, bir dost olsun diye onlara yaralar veriyor, onlar da kurtulmak istiyorlar ya da kabulleniyorlar yaralarını.
Çok farklı kitaptı. Bir şekilde hafızamda eksiklikler hissettim, bir şeyler hatırlamaya çalıştım ve Mr. Ryder’in dinlenememesi, sürekli bir şekilde kendisinden bir şeyler istemeleri sonucu dinlenememesi gibi yoruldum. Kitabı okurken, cümlelerin akıcılığında kaybolurken gerçek manada da kayboldum. Zor bir kitap kesinlikle ama bu zorluk bildiğimiz manada bir zorluk değil. Nasıl desem, okurken defalarca ben neredeyim, ne yapıyorum diye kendi kendime sorarken, kitap tarafından bir şekilde ele geçirilip, bir şekilde