Bazı kitaplar vardır; okurken hikâyeyi değil, kendini düşünmeye başlarsın. Bakire ile Çingene benim için tam olarak böyle bir kitap oldu
Yazar bu eserinde bize bir aşk hikâyesi anlatmıyor aslında. Daha çok, insanın kendi içindeki sınırlarla, korkularla ve kabullenişlerle yüzleşmesini anlatıyor.
Yvette, küçük bir kasabada, belli kalıplar içinde yaşayan genç bir kadın. Hayatı “olması gerektiği gibi” ilerliyor. Dışarıdan bakınca düzenli, güvenli, problemsiz. Ama içi öyle değil. İçinde bastırılmış duygular, ertelenmiş hayaller ve adı konmamış bir sıkışmışlık var. Hepimizin hayatında zaman zaman hissettiği türden
Karşısına çıkan çingene ise bir insan olmaktan çok, bir sembol gibi. Özgürlüğü, cesareti, risk almayı, konfor alanının dışına çıkmayı temsil ediyor. Yvette’in ona olan ilgisi aslında bir kişiye değil; başka bir hayata, başka bir ihtimale duyulan özlem
Kitabı okurken sürekli şunu düşündüm
Biz kaç kere “böyle gelmiş, böyle gider diyerek kendi hayatımızdan vazgeçiyoruz
Yazar ın dili sade ama derin. Özellikle doğa tasvirleri çok güçlü. Nehir, yağmur, taşkın Hepsi karakterlerin iç dünyasıyla paralel ilerliyor. Yazar burada şunu çok iyi gösteriyor: İnsan iç dünyasında fırtına yaşarken, dış dünya da boş durmuyor.
Bu kitap bana şunu hatırlattı:
Düzen her zaman huzur demek değildir.
Bazen düzen, yavaş yavaş ruhu körelten bir alışkanlıktır.
Bakire ile Çingene, konfor alanı, toplum baskısı, cesaret, özgürlük ve bedel kavramları üzerine düşündüren bir eser. Hayatta “doğru” diye öğretilenle, “doğru hissettiğimiz” arasındaki farkı sorgulatıyor.
Kısa bir kitap ama etkisi uzun sürüyor. Bitirdikten sonra kapağını kapatıp bir süre düşünüyorsun.