17 Nisan 1940’ta, Hasan Âli Yücel önderliğinde, bozkırda bir çekirdek filizlensin, kök salsın ki bozkırlarımız yalın kalmasın düşüncesiyle Köy Enstitüleri kuruldu.
Kemal Tahir, bu romanında da beni şaşırtmadı.
Ankara’dan gönderilen üç enstitü öğretmeni ve bir sosyolog, yokluk içinde bir şeyler üretmenin derdindedir. Bozkırdaki o filizleri yeşertmek, büyütmek gayretiyle 24 öğrencileriyle birlikte çaba gösterirler.
Öte yandan, Osmanlı’dan kalma pis artık hocalar; kendini din askeri kisvesi altında pazarlayan, cinci, gavur; köylünün karısına kızına “yakınlık muskası” yapıp ırzına göz diken düzenbazlar…
Ağalık baskısıyla, din kışkırtmasıyla yapmadıkları ahlaksızlık kalmamış; soymadıkları köylü bırakmamış bir düzen…
Böyle bir düzen okumuş, bilinçli, kalkınmış bir köylü ister mi?
Elbette istemez. Çünkü kurdukları düzen ancak cehaletle işleyebilir.
“Köyümüzde enstitü gavurunu istemeyiz!” diye bağıranlar, aslında o asıl gavurluğu içlerine işlemiş çürümüş zihniyetlerdir.
1943’te enstitülere ilk darbeleri vurmaya başlayanlar da işte bu anlayışın temsilcileridir.
Cinci Dürzü’nün dediği gibi:
“Yaz dilekçeyi. Ankara bir kere aldırmazsa sen bıkma; beş yalana on daha ekle yaz. Elbet bir gün ‘ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ diyecekler de bu enstitü gavurunu köyümüzden alacaklar.”
Bugün de öyle değil mi?
Siyasetimiz ne değişti 80 yılda?
Sekiz adım bile ilerleyemeyen, ilerlememizi istemeyen idarecilerin elinde yönetiliyoruz hâlâ.
“Belki düzelir” diye kendimizi avutmakla geçen 80 yıl…
Bu topraklar bunu hak etmiyor.