Bazı yazarlar vardır, kitapları sadece okunmaz yaşanır, sorgulanır, sarsar. İşte Kurt Vonnegut da böyle bir yazar. Onun dünyasına adım attığınızda, sizi sert bir gerçeklik karşılar ama bu gerçeklik, kara mizahın ince dokunuşlarıyla öyle bir süslenir ki hem güler hem de boğazınıza düğümlenen o acı tadı hissedersiniz.
Vonnegut’un kaleminde savaşlar, insanın absürtlüğü ve modern toplumun çürümüşlüğü cesurca anlatılır. Ama bu anlatım ne ders verir gibi sıkıcıdır, ne de duyguları sömürür gibi acımasız. Tam tersine, sanki bir dostla oturmuş da hayatın saçmalıkları üzerine dertleşiyormuşsunuz gibi hissettirir. Bir yandan gülersiniz, bir yandan da "Biz nereye gidiyoruz?" sorusu zihninizi kemirir.
İnsanlık tarihinin en kanlı olaylarını, en ağır trajedilerini bile öyle bir dille anlatır ki trajedinin tam ortasında bile garip bir umut seziyorsunuz. Çünkü Vonnegut’un dünyasında umut, küllerin arasından bile başını çıkarır.
En sarsıcı olan ne biliyor musunuz? Onun karakterleri sıradan insanlardır. Kahraman değillerdir, kurtarıcı hiç değillerdir. Kaybolmuş, çaresiz, eksik insanlardır. Ama asıl dehşet de buradadır zaten: O karakterlerde kendinizi bulursunuz. Savaşta savrulan bir asker, anlamsız bir sistemin dişlisine dönüşmüş bir vatandaş, modern dünyanın yarattığı bir kaybeden… Hepsi bizden bir parçadır.
Vonnegut’un satırlarında hayatın acı gerçekleri saklanmaz; tam tersine, tokat gibi çarpar yüzünüze. Ama öyle bir ironiyle çarpar ki kızamazsınız, aksine düşünmeye başlarsınız. Hayatın bu kadar trajikomik olmasına mı sinirlenirsiniz, yoksa bu trajikomik düzenin parçası olduğunuza mı üzülürsünüz, karar veremezsiniz.
Ve kitabın sonuna geldiğinizde, Vonnegut'un aslında bir aynayı yüzünüze tuttuğunu fark edersiniz. O aynada gördüğünüz şeyse, sadece kendiniz değil bütün bir insanlık