Bugün İstanbul gri.
Yağmur var.
Gökyüzü, sokaklar, deniz… hepsi okuduğum kitabın hüznüne bürünmüş gibi.
Deniz İşçileri insanın içine böyle sızıyor işte
sessizce ama kalıcı bir ağırlıkla.
Bu kitabın en can alıcı yeri, Gilliatt’ın aşkı.
Onun aşkı, içinde büyüttüğü sessiz bir çığlık.
Ne dışarı çıkabiliyor, ne de içinde ölebiliyor.
Boğazda düğüm, kalpte ağırlık olarak kalıyor.
Sevdiği, dokunulmaz bir rüya gibi
elini uzatsa buharlaşacak,
geri çekilse kalbi duracak sanki.
Her adımı bir çelişki, her bakışı bir iç hesaplaşma.
Bu, sadece karşılıksız bir aşk değil.
Bu, karşılıksız bırakılmış olmanın hikayesi.
Yüreğini bir meydana serip,
gelip geçenin çiğneyip gitmesini izlemek gibi.
Umut burada bir teselli değil,
en acımasız işkenceye dönüşüyor.
“Belki” ile başlayan her cümle,
bir “ama”yla yarım kalıyor
ve insanın içine bıçak gibi saplanıyor.
Didiniyor Gilliatt.
Sessizce, masumca, bütün gücüyle tutunuyor.
Anladım ki:
Bazen hayat, ne kadar sıkı tutunursan tutun,
parmaklarını teker teker çözer