İnsan, her devirde aynı maya ile yoğrulmuş bir şekilde doğuyor.
Kendi hayatımda çok defa Gregor Samsa oldum. Komşum, öğretmenim, arkadaşım, yoldan geçen biri... Her biri bana baktığında, farklı rollerimdeki beni, Gregor Samsa olarak gördü. Bazen bir davranışım, bazen bir sözüm, bazen giydiklerim, sevdiklerim sevmediklerim, yaptıklarım yapmadıklarım, istediklerim istemediklerim... Ben ona atılan o elmayı, ruhumda çok defa hissettim. Acıttı, içime yerleşti, çürüdü, kanattı, bir kara deliğe dönüştü.
İçindeki bu kara deliğin varlığını kolayca fark edemiyor insan. Fark ettiğinde ise ruhunu, kişiliğini, benliğini, hayallerini, mutluluğunu çoktan içine çekmiş oluyor bu kara delik.
Hepsi ne yüzünden? Bir elma... Çoğu zaman sadece bir söz, hatta sadece ufak bir bakış kılığında ruhlarımıza atılan bu elma, aklımızda, fikrimizde, beynimizin içinde bizimle beraber yaşıyor. Bir yandan da, gram gram öldürüyor içimizi.
Toplum, genel değerler, ahlaki yargılar, çoğunluk dedi diye doğru kabul edilen alışkanlıklar... Neyi neden yapıyoruz? Neden yapmak zorundayız?" gibi sorulmamış bir ton soru...
Sadece yaşamak. "O öyle daha iyidir, sen de herkes gibi şunu yapsana, sen de herkes gibi şöyle yaparsan daha mutlu olursun ben senin iyiliğin için söylüyorum temalı binlerce cümle. Bu, iyiliği düşünmek, herkesin mutlu olduğu şeyle sen de mutlu ol demek anlamına geliyor çoğu zaman. 'Kuşlar gökyüzünde mutlu, sen de uçmaya çalış' demek. 'Denizde balıklar rahat yaşıyor, sen de denizde yaşa' demek." Kimseyi kendi haline, kendi habitatına bırakmaya yanaşmıyor bu toplum. Kendi yolundan gitmeye çalışanları da Gregor Samsa'laştırıyor. Ben de yapıyorumdur bunu, harlıyorumdur o toplumun ateşini. Ve bana da yapıyorlar bunu, yakıyorlar o ateşle ruhumu.
Gregor Samsa, sana ve bana atılan bu elmayı,