Çok beğendiğim bir okuma oldu. Kitaba başlarken ön yargılıydım çünkü daha önce filmini izlemiştim ve pek beğenmemiştim. Fakat filmden çok farklı bir eserle karşılaştım. Yazarımız Mary Sheelley on dokuz yaşında yarı uyanık gördüğü bir kabustan esinlenip kitabı yazmıştır.
Kitabın konusuna gelecek olursak; Victor Frankenstein çok mutlu varlıklı bir ailede dünyaya gelmiş, doğaya ve bilime son derece düşkün tutkulu bir gençtir. Ünv egitiminide doğa ve fizik üzerine yapmıştır. Aklına yeni bir canlı yaratma düşüncesi düşmüş, ölmüş insan etlerinden ve kemiklerinden bir canlı yaratmıştır. Victor yarattığı yaratığa uyandığı zaman bakamamış ondan ürkmüş ve tiksinmiştir. Yaratık tek başına kalmıştır bu yüzden. Bu arada yaratığın bir adı yoktur. O yüzden yaratıcının soyadıyla anılır.
Victor'un yaratığı ne gördüyse onu öğrendi; iyilik gördü iyi oldu. Ancak görünüşü bir canavarı andırdığı için kötü olduğu ön yargısıyla dışlandı. Yaratık bu ön yargıdan dolayı değişti ve kötü bir varlık oldu. Aslında kötü olmasının tek sebebi ön yargıydı.
Okurken kimi zaman Victor'un tarafını tuttum kimi zaman yaratığın tarafını tuttum. Bence okunması gereken bir eser
FrankensteinMary Shelley · Oda Yayınları · 201321,7bin okunma
Fantastik bir hikayeden alınabilecek en yüksek verimi bu kitaptan aldığımı düşünüyorum. Kurgusal gotik bir romanın insan ilişkileri ve bir insanın temel duygusal ihtiyaçları hakkında beni bu kadar etkileyeceğini ve bilgilendireceğini tahmin etmezdim. Muhteşem bir kalemden çıkma bir roman, mutlaka okunmalı.
FrankensteinMary Shelley · Oda Yayınları · 201321,7bin okunma
Frankenstein kitabı içinde bir çok duygu barındıran bir kitaptı benim için. Adını normalde Frankenstein olarak bildiğimiz ama aslında yaratıcısı tarafından isim konulmaya bile layık görülmeyen bir varlıktı. Onu yaratıp da ortada bıraktığı, sevgiyi ve şefkati çok görüp sadece aşağılayan bir yaratıcının isyanı karşısında sadece tek istediği yalnız olmamak ve sevgi olduğunu belirterek yaratıcısı tarafından yine reddediliyor. Ve sürükleyici bir şekilde yaratıcısından aldığı intikam anlatılıyor.
FrankensteinMary Shelley · Oda Yayınları · 201321,7bin okunma
Canavar frankenstein'a üzüldüm ve hak verdim. Tüm insanların sizi reddettigini düşünün farkli olduğunuz için. Sizi bilen tek kişi yaraticiniz ve o da size yardım etmiyor.. ne yapardınız ki başka?
FrankensteinMary Shelley · Oda Yayınları · 201321,7bin okunma
Frankenstein, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Neden bu kadar uzun yıllardır etkisini kaybetmediğini ve popüler kültürün ayrılmaz bir parçası haline geldiğini çok iyi anladım. İlk okuduğumda sadece bir yaratık ve Victor Frankenstein arasında geçen gerilimli/korkulu/ bir macerayı anlatıyor gibi gelse de derinine indiğimde Mary Shelley'nin güncelliğini koruyan pek çok önemli souruya bu metinle bir cevap aradığını gördüm.
Hikayede Frankenstein, cansız varlıklara hayat verme gücünü keşfediyor (büyük bir bilimsel keşif) ve bunu kullanmaya karar veriyor.
(Tanrı yapımı olan İnsan - doğal) Frankenstein ve (insan yapımı- yapay) olan Yaratık'ın çatışması üzerinden konu gelişiyor ve felsefe ile psikoloji alanlarına da eğilerek iyice derinleşiyor.
Bilim ve teknolojide ne kadar ileriye gitmeliyiz, aşmamız gereken sınırlar var mıdır, sorusundan tutun da Tanrı - insan ilişkisine, kitap kendisine pek çok farklı açıdan bakılmasına izin veren, çok farklı yorumlara açık bir eser.
Kitap kesinlikle ilk bakışta düşündüğümden çok daha fazlasını verdi bana.
FrankensteinMary Shelley · Oda Yayınları · 201321,7bin okunma
Bazı hikâyeler tek bir yerden okunmaz. Frankenstein tam olarak böyle bir metin. Onu yalnızca bir korku hikâyesi olarak görmek mümkün. Bilimin sınırlarını zorlayan bir deney olarak okumak mümkün. Ölümsüzlük arzusunun trajedisi olarak görmek de mümkün. Ama hangi kapıdan girilirse girilsin, içeride karşılaşılan şey aynı: yaratılmış bir varlığın, onu var eden güce yönelttiği derin bir serzeniş.
Filmle kitabın tutunduğu ortak nokta “yaratık”ın doğuşu. Fakat kitapta mesele yalnızca o an değil; yaratımın sorumluluğu. Victor’un korkusu ve kaçışı kadar, yaratığın adım adım bilinç kazanışı da metnin asıl omurgası. Ateşi keşfetmesi, doğayı çözmesi, insanları gözlemleyerek insanlığı öğrenmesi… Bu süreç sadece bireysel bir gelişim değil, insanlık tarihinin hızlandırılmış bir özeti gibi. Üstelik bu gelişim, Mary Shelley’nin özellikle seçtiği metinlerle derinleşir: Volney'nin Yıkıntılar, Plutarkhos'un Hayatlar VI Perikles - Fabius Maximus'ı, Genç Werther'in Acıları ve Kayıp Cennet yaratığın zihinsel inşasının parçalarıdır. Bu atıflar tesadüf değildir; yaratığın bilinci büyük metinlerle şekillenir. Tarihi, erdemi, kahramanlığı, umutsuzluğu ve düşüşü bu kitaplar üzerinden öğrenir. Böylece o sadece fiziksel olarak değil, düşünsel olarak da “inşa edilir”.
Metnin en çarpıcı yanı şu: Yazar, insanın Tanrı’ya söyleyemediklerini doğrudan söylemez; sanki yaratığın ağzından söylettirir. Bu, açık bir meydan okuma değil, ama güçlü bir yankıdır. “Yarattın ama neden sevmedin?” sorusu yalnızca Victor’a yöneltilmiş değildir; daha yukarıya doğru uzanan bir imadır. Yaratmak kudret olabilir, fakat sevmeden yaratmak trajedidir.
Filmi önce izledim. Bu yüzden metni okurken farkları özellikle ayırt etmeye çalıştım. Film görsel olarak etkileyici; müzik, atmosfer ve korku estetiği yoğun bir biçimde kurulmuş. Yazarın kitabın sonunda anlattığı o karanlık, ürkütücü
Kitap+Film
Bazı romanlar vardır, okur bitirdiğinde “Keşke şöyle bitseydi…” diye iç geçirir. Frankenstein ise ilginç biçimde, bu isteğe hem kitapta hem de filmde farklı cevaplar veriyor. Mary Shelley’nin karanlık trajedisi, 2025 uyarlamasında yerini umuda, affetmeye ve yeni bir başlangıç hissine bıraktığını söylemek mümkün. Aynı hikâyenin iki ayrı duygusal sona sahip olabilmesi hem umut veriyor hem de tartışma yaratıyor.
Çocukluğumdan aklımda kalan iki sahne vardı: yıldırımla canlanma ve yanan yel değirmeni. Oysa bu sahnelerin romanda hiç yer almadığını öğrenmek beni şaşırttı. Popüler kültürün yarattığı Frankenstein imgesi, Shelley’nin aslında yazdığı şeyle neredeyse çok az ortak paydada birleşiyor diyebilirim. Çünkü Shelley’nin derdi bir yaratığın “nasıl yaratıldığı” değil; insanın yaratma hırsının ve ahlaki sorumluluğunun nerede çatladığı.
Romanın en çok tartışılan tarafı, Shelley’nin bilimi neredeyse tamamen perde arkasına atması. Victor’un bedenleri nereden bulduğu, ne tür bir yöntemle canlıyı yarattığı, hangi deneyleri yaptığı… hepsi karanlıkta. Shelley bunu 1831 baskısının önsözünde bilinçli bir tercihle açıklıyor: “Yöntemi yazarsam insanlar gerçekten denemeye kalkabilir.” Modern okura bu açıklama hafif bir bahane gibi gelebilir ama dönemin galvanizm deneylerini düşününce Shelley’nin korkusunun bir tarafı anlaşılır hâle geliyor. 1800’lerde elektrikle ölü bedenlerde kas hareketi oluşturulan deneyler insanların gözünde bir nevi “hayatı taklit edebilirim” inancına dönüşmüştü. Yine de roman birkaç küçük bilimsel kırıntı verseydi dramatik gücü artabilirdi, diye düşünmeden edemiyorum.
Shelley, bilimi anlatmak yerine odağı daha çetin bir soruya çeviriyor: “Bir şey yaratmak seni Tanrı yapmaz; ama yarattığın şeye sırtını dönmek seni canavar yapabilir mi?”
Victor’un
Wictor ah Wictor, sen ne yaptın böyle…
Madem böyle bir saçmalığa kalkıştın, hiç düşünmedin mi yaptığını sevmen gerektiğini; sevgisizliğin nelere yol açacağını?
Okuduğum Frankenstein kitabının ,yazarı hakkında küçük bir notla incelememe başlamak istiyorum. Yazarımız Mary Shelley, bir akşam toplantısında “Hadi herkes bir korku hikâyesi yazsın” denilen bir ortamdayken henüz 17 yaşındadır. Bu meydan okumanın ardından oturup romanını kısa bir sürede kaleme alır. Kitap yayımlandığında ise dönemin koşulları gereği kadınların yazar olması kabul edilemez görüldüğünden, eser isimsiz olarak basılır. Ancak adı açıklandığında Mary Shelley, edebiyat tarihine ilk bilim kurgu romanını yazan kadın yazar olarak geçer.
Kitap, insanın kendi yarattığı karanlıkla yüzleşmekten korkmasını ele alır. Bana göre canavar, insanın kendi gölgesidir. Wictor bu hikâyede Tanrı rolünü üstlenir; aslında kendi yaratır ve sonra yarattığından korkar. Canavar ne tam anlamıyla yaşar ne de ölebilir. Arada kalmış bir varlıktır;tıpkı bizler gibi. Sevilmeden, anlaşılmadan anlamını kaybetmiş bir dünyada dolaşır. İnsanın kaderi de budur: yaşamakla ölmek arasında kalmak. Bana göre insanlık da kendi canavarından kaçamaz, çünkü o canavar hepimizin içindedir.
Ve Frankenstein bize tek bir şey söyler: Eğer yüreğin buna razıysa, kendini affederek var ol. Yaşa;başka ne yapabilirsin ki?
Okuduğum en ilgi çekici ve en çok iz bırakan eserlerden biri oldu. Herkese tavsiye ediyor, hepinize keyifli okumalar diliyorum.
CENNETİ YİTİRMEYİ YENİDEN GÖZE ALMAK YA DA PROMETHEUS'A TEKRAR HIRSIZLIK YAPTIRMAK
"Hepimiz için bir hayâlet hikayesi yazalım" dedi Lord Byron. 1816 yılında Mary Shelley ve eşi Percy Bysshe Shelley İsviçre'ye gittikerinde genç şair Byron Childe Harold'u yazmaktaydı. John Polidori'nin de dahil olduğu bu grubu hayâlet hikayesi yazmak, başlangıçta cezbetse de heveslerinden kısa sürede vazgeçip şiirin koynuna geri döndüler.
Ama Mary farklıydı...
Mary Shelley...
Bugün bu ismi, kendisi, Frankenstein'ın ünlü yazarı ve bilim kurgunun ilk rahminin sahibi olarak tanımak bir şans değil. Shelley için şans olan ebeveynleri ve arkadaş çevresi olabilir bile diyemiyorum çünkü kurmaca yazmak için büyük bir hayal gücü gerekiyor. Onun çevresi sadece hayal gücünü besleyen unsurlardan ibaret.
Mary 1797 yılında Londra'da yaşama merhaba dediğinde, 'Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi' ni yazarak yüzlerce yıllık kokuşmuş eşitsizliğe kafa tutan anne Mary Wollstonecraft kızına ancak elveda diyebilmişti. Dünyaya annesiz devam etmek zorunda kalan Mary, babası siyasetçi yazar William Godwin ile birlikte büyüdü. Daha ilk gençlik yıllarında hikayeler yazan Mary, ilerleyen yaşlarında felsefeye ilgi duyarak edebiyat sevgisini büyüttü. 17 yaşına geldiğinde o dönem evli olan romantik şair Percy Bysshe Shelley'ye aşık oldu. Bu ilişki hem Mary'nin babasını hem de Shelley'nin eşini çok üzdü. Evlilikleri ancak iki yıl sonra, Shelley'nin eşi öldüğünde mümkün olabildi, o zamana kadar kaçaktılar.
Mary Shelley'nin evliliği düşünsel dünyasını fazlasıyla etkiledi. Şair eşi bir romantikti, Darwin'e (?) de uzak değildi. Byron'un da katıldığı toplantılarda bilimsel gelişmeler hakkında konuşulur ve daha çok genç yaştaki Mary Shelley de bu anlardan her anlamda beslenir.
Mary'nin Çağı
18. yy. Prometheus'un
Mary Shelley’nin bu eseri benim için bir roman değil, uzun zamandır içinde yaşadığım o "yapay sessizliğin" yankısı gibi. Victor Frankenstein’ın laboratuvar penceresinden dünyayı dışladığı o anlarda, aslında kendi inşa ettiğim duvarları gördüm. Bir "mükemmel" peşinde koşarken hayatın o pürüzlü ama gerçek dokusundan kaçmanın, insanı nasıl bir duygusal çoraklığa ittiğini Victor’un her satırında hissettim.
Kitabın en çok canımı yakan yeri, o kulübenin çatlağından sızan ışığı izleyen ama o ışığa dokunmaya cesaret edemeyen yaratığın haliydi. O sahne, benim için sevgiyi ve bağlılığı "ikinci bir dil" gibi, hep bir aksanla ve sonradan öğrenmeye çalışmanın edebi bir özeti gibiydi. Ana dili şefkat olmayan bir çocuğun, dünyayı sadece bir gözlemci gibi izlemesinin o derin sızısı....
Victor kendi eserinden korkup kaçarken, aslında kendi içindeki o sevilmemiş, "kusurlu" parçadan kaçıyordu. Ben de bu kitabı okurken anladım ki; ne kadar uzağa gidersek gidelim, ne kadar "mükemmel sistemler" kurarsak kuralım, o ilk laboratuvarın kapısını kapatıp gerçek gökyüzünün altına çıkmadan uyanış başlamıyor.
Şimdi bu satırları, Frankenstein’ın o tekinsiz çalışma odasından çok uzakta, doğanın tam ortasında ve kendi "ham" halimle barışmaya çalışarak yazıyorum. Artık mesele bir mucize yaratmak değil; o mucizeyi beklemekten vazgeçip, kendi sesinin o en çıplak ve savunmasız halini kabul edebilmekmiş.
1797 yılında Londra'da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü ve doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefe'nin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikayeler yazarak geçiren Mary 1814'de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley'e aşık oldu. Percy Shelley'in evli olması nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy'nin eşinin 1816'da ölümünden sonra Londra'ya dönüp evlenebildiler. Ardından İtalya'ya yerleştiler.
Frankenstein'in düşüncesi; Mary'de, 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluştu ve hikayeyi geliştirmesi için eşi tarafından desteklendi. Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere'deki sanayi devriminin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür. 1822 yılında eşini bir tekne kazasında kaybeden Mary, Londra'ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı. Frankenstein; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür.
Daha çok Frankenstein ile anılan Mary Shelley ayrıca, Lodore, Falkner (1837), Perkin Warbeck ve insanlığın yavaş yavaş yok oluşunu inceleyen ve 1826'da yayımlanan apokaliptik bir roman olan The Last Man'in de yazarıdır.