Bazı hikâyeler tek bir yerden okunmaz. Frankenstein tam olarak böyle bir metin. Onu yalnızca bir korku hikâyesi olarak görmek mümkün. Bilimin sınırlarını zorlayan bir deney olarak okumak mümkün. Ölümsüzlük arzusunun trajedisi olarak görmek de mümkün. Ama hangi kapıdan girilirse girilsin, içeride karşılaşılan şey aynı: yaratılmış bir varlığın, onu var eden güce yönelttiği derin bir serzeniş.
Filmle kitabın tutunduğu ortak nokta “yaratık”ın doğuşu. Fakat kitapta mesele yalnızca o an değil; yaratımın sorumluluğu. Victor’un korkusu ve kaçışı kadar, yaratığın adım adım bilinç kazanışı da metnin asıl omurgası. Ateşi keşfetmesi, doğayı çözmesi, insanları gözlemleyerek insanlığı öğrenmesi… Bu süreç sadece bireysel bir gelişim değil, insanlık tarihinin hızlandırılmış bir özeti gibi. Üstelik bu gelişim, Mary Shelley’nin özellikle seçtiği metinlerle derinleşir: Volney'nin Yıkıntılar, Plutarkhos'un Hayatlar VI Perikles - Fabius Maximus'ı, Genç Werther'in Acıları ve Kayıp Cennet yaratığın zihinsel inşasının parçalarıdır. Bu atıflar tesadüf değildir; yaratığın bilinci büyük metinlerle şekillenir. Tarihi, erdemi, kahramanlığı, umutsuzluğu ve düşüşü bu kitaplar üzerinden öğrenir. Böylece o sadece fiziksel olarak değil, düşünsel olarak da “inşa edilir”.
Metnin en çarpıcı yanı şu: Yazar, insanın Tanrı’ya söyleyemediklerini doğrudan söylemez; sanki yaratığın ağzından söylettirir. Bu, açık bir meydan okuma değil, ama güçlü bir yankıdır. “Yarattın ama neden sevmedin?” sorusu yalnızca Victor’a yöneltilmiş değildir; daha yukarıya doğru uzanan bir imadır. Yaratmak kudret olabilir, fakat sevmeden yaratmak trajedidir.
Filmi önce izledim. Bu yüzden metni okurken farkları özellikle ayırt etmeye çalıştım. Film görsel olarak etkileyici; müzik, atmosfer ve korku estetiği yoğun bir biçimde kurulmuş. Yazarın kitabın sonunda anlattığı o karanlık, ürkütücü
Bu kitabı okurken iki tarafa da hak vermemek elde değil. Dışardan çirkin kötü gördüğümüz şeyler peki ya özünde iyi ve güzelse ya da dışardan kötü görülen her şeye bizzat biz kötülüğe mahkum bırakıyorsak. Hep bu sorularla okudum çok akıcı ve güzel ilerliyen bir kitaptı benim için Mary ShelleyFrankenstein
Kitabın her kelimesi, her cümlesi çok güzeldi asla sıkılmadan okudum. Frankenstein ve yarattığı yaratık arasında ilişkiye iki taraflı bakabilmemiz, yaratığın hislerini ve yaşadıklarını anlattığı sayfalar fazlasıyla keyifliydi. En beğendiğim kısımlardan biri de böyle bir konunun böyle bir üslupla yazılmış olmasıydı.
FrankensteinMary Shelley · Bilgi Yayınevi · 202021,7bin okunma
Hırsın insanda mantık ilkesini nasıl etkilediğini görüyoruz. Zamana göre fikirlerin nasıl değişebilir olduğunu, problemi yok saymak için gözümüzün önünden aldığımızda yok olmadığını görüyoruz.
Çok eski bir dönemde yazılmış olmasına rağmen akıcı dil kullanılmış ve kolay anlaşılıyor. Araya giren felsefik ve psikolojik sorularla verilmek istenen mesaj bütünleşerek güzelce sunulmuştur. Hepsinin yanında insan olmak veya varolmanın getirdiği temel gereksinimlerin ortak olduğunu da görmek zihin açıcı oldu.
FrankensteinMary Shelley · Bilgi Yayınevi · 202021,7bin okunma
Kitaba başlayınca başlarda hafif sıkıldım. Ne anlatıyor bu dedim. Dili çok karışık geldi. Ama ilerleyince kitabın içinde kaybolmayi başardım diyebilirim. Güzel bir bilim kurgu kitabı diyebilirim.
FrankensteinMary Shelley · Bilgi Yayınevi · 202021,7bin okunma
Mary Shelley’nin 1818 yılında yayımlanan “Frankenstein” ya da “Modern Prometheus” adlı eseri, edebi tarihin en önemli ve en çok tartışılan eserlerinden biridir. Bu roman, gotik edebiyatın ve bilim kurgu türünün temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Romanın yazıldığı dönem, Aydınlanma Çağı'nın sonu ve Romantik döneminin başlangıcıdır. Bu bağlamda, romanın temaları ve Shelley’nin işlediği konular, dönemin entelektüel tartışmalarını yansıtır.
Konu ve Özet
“Frankenstein”, genç bilim adamı Victor Frankenstein’ın hikayesini anlatır. Victor, ölü beden parçalarından bir yaratık oluşturur ve ona hayat verir. Ancak, yarattığı canavarın fiziksel görünümü ve davranışları, onu dehşete düşürür ve Victor, yaratığını terk eder. Yaratık, yalnızlık ve dışlanmışlık hissi ile Victor’a karşı bir intikam duygusu geliştirir. Roman boyunca, yaratığın toplumdan dışlanması, Victor’un yaratığı yok etme çabaları ve her iki karakterin trajik sonları anlatılır.
Temalar
1. Bilim ve Etik: Roman, bilimsel keşiflerin ve insanın doğaya müdahalesinin etik boyutlarını sorgular. Victor’un Tanrı rolünü üstlenmesi ve bir yaşam yaratma girişimi, beraberinde ciddi sorumlulukları da getirir. Shelley, bu noktada bilim ve etik arasındaki dengeyi tartışır.
2. Yalnızlık ve Dışlanmışlık: Yaratığın toplum tarafından dışlanması ve yalnızlığı, romanın merkezinde yer alır. İnsan doğasının kabul ve aidiyet ihtiyaçlarını vurgulayan Shelley, yaratığın trajedisi üzerinden insan ilişkilerinin önemine dikkat çeker.
3. Doğa ve Romantizm: Romantik dönemin bir eseri olarak, “Frankenstein” doğanın güzelliklerini ve insan ruhu üzerindeki etkilerini sıkça betimler. Victor’un doğaya kaçışı ve doğada huzur bulma çabaları, Romantik dönemin doğaya olan hayranlığını yansıtır.
4. Sorumluluk ve Suçluluk: Victor’un yarattığı canavarı
1818’de yazılmış olmasına rağmen dili çok akıcı ama beni asıl kendine hayran bırakan durum , Mary Shelley ‘nin bu kadar genç yaşta böylesine sağlam bir eser bırakmış olması ve Victor’la yarattığı varlığın birbirinin aynası haline getirmesi oldu ikisi de yalnızlıkla çürüyor, ikisi de sevgi görmeyince karanlığa sürükleniyor oluşu.
Yıllarca “canavar” diye bildiğimiz Frankenstein’ın aslında ne kadar yanlış anlatıp izlemişiz.
FrankensteinMary Shelley
Bu kitap beni tam manasıyla dehşete düşürdü. Çok beğendim. Kitap zaten korku ve gotik edebiyatının öncülerinden. Kitabın ilk sayfalarında birkaç mektup okumak zorunda kaldığımda acaba kitapta sıkılır mıyım endişesine kapıldım fakat sonradan okudukça her bir sayfa çevirişimde kitap beni kendine daha çok bağladı. Tadını damağınızda bırakan edebi bir dille yazılmış bu tür bir korku edebiyatı klasiği okumanın beni epey bahtiyar ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Victor Frankenstein'in çılgın tutkusu sonucunda bir canavarı canlandırıp kendinin ve sevdiklerinin sonununu getirmesini dehşet içerisinde okudum. Kitabı okurken gerildiğim, dehşete düştüğüm, üzüldüğüm, hatta hatta ağlayayazdığım zamanlar oldu. Özellikle kitabın sonunda canavara çok üzüldüm. İnsanlığın yozlaşmışlığı ve karanlık arzuların doğurduğu tehlikeli sonuçlar böylesine güzel ve dehşet verici başka bir biçimde anlatılamazdı. Okumadıysanız kesinlikle okuyun. Su gibi gidiyor. FrankensteinMary Shelley
Kitap+Film
Bazı romanlar vardır, okur bitirdiğinde “Keşke şöyle bitseydi…” diye iç geçirir. Frankenstein ise ilginç biçimde, bu isteğe hem kitapta hem de filmde farklı cevaplar veriyor. Mary Shelley’nin karanlık trajedisi, 2025 uyarlamasında yerini umuda, affetmeye ve yeni bir başlangıç hissine bıraktığını söylemek mümkün. Aynı hikâyenin iki ayrı duygusal sona sahip olabilmesi hem umut veriyor hem de tartışma yaratıyor.
Çocukluğumdan aklımda kalan iki sahne vardı: yıldırımla canlanma ve yanan yel değirmeni. Oysa bu sahnelerin romanda hiç yer almadığını öğrenmek beni şaşırttı. Popüler kültürün yarattığı Frankenstein imgesi, Shelley’nin aslında yazdığı şeyle neredeyse çok az ortak paydada birleşiyor diyebilirim. Çünkü Shelley’nin derdi bir yaratığın “nasıl yaratıldığı” değil; insanın yaratma hırsının ve ahlaki sorumluluğunun nerede çatladığı.
Romanın en çok tartışılan tarafı, Shelley’nin bilimi neredeyse tamamen perde arkasına atması. Victor’un bedenleri nereden bulduğu, ne tür bir yöntemle canlıyı yarattığı, hangi deneyleri yaptığı… hepsi karanlıkta. Shelley bunu 1831 baskısının önsözünde bilinçli bir tercihle açıklıyor: “Yöntemi yazarsam insanlar gerçekten denemeye kalkabilir.” Modern okura bu açıklama hafif bir bahane gibi gelebilir ama dönemin galvanizm deneylerini düşününce Shelley’nin korkusunun bir tarafı anlaşılır hâle geliyor. 1800’lerde elektrikle ölü bedenlerde kas hareketi oluşturulan deneyler insanların gözünde bir nevi “hayatı taklit edebilirim” inancına dönüşmüştü. Yine de roman birkaç küçük bilimsel kırıntı verseydi dramatik gücü artabilirdi, diye düşünmeden edemiyorum.
Shelley, bilimi anlatmak yerine odağı daha çetin bir soruya çeviriyor: “Bir şey yaratmak seni Tanrı yapmaz; ama yarattığın şeye sırtını dönmek seni canavar yapabilir mi?”
Victor’un
Wictor ah Wictor, sen ne yaptın böyle…
Madem böyle bir saçmalığa kalkıştın, hiç düşünmedin mi yaptığını sevmen gerektiğini; sevgisizliğin nelere yol açacağını?
Okuduğum Frankenstein kitabının ,yazarı hakkında küçük bir notla incelememe başlamak istiyorum. Yazarımız Mary Shelley, bir akşam toplantısında “Hadi herkes bir korku hikâyesi yazsın” denilen bir ortamdayken henüz 17 yaşındadır. Bu meydan okumanın ardından oturup romanını kısa bir sürede kaleme alır. Kitap yayımlandığında ise dönemin koşulları gereği kadınların yazar olması kabul edilemez görüldüğünden, eser isimsiz olarak basılır. Ancak adı açıklandığında Mary Shelley, edebiyat tarihine ilk bilim kurgu romanını yazan kadın yazar olarak geçer.
Kitap, insanın kendi yarattığı karanlıkla yüzleşmekten korkmasını ele alır. Bana göre canavar, insanın kendi gölgesidir. Wictor bu hikâyede Tanrı rolünü üstlenir; aslında kendi yaratır ve sonra yarattığından korkar. Canavar ne tam anlamıyla yaşar ne de ölebilir. Arada kalmış bir varlıktır;tıpkı bizler gibi. Sevilmeden, anlaşılmadan anlamını kaybetmiş bir dünyada dolaşır. İnsanın kaderi de budur: yaşamakla ölmek arasında kalmak. Bana göre insanlık da kendi canavarından kaçamaz, çünkü o canavar hepimizin içindedir.
Ve Frankenstein bize tek bir şey söyler: Eğer yüreğin buna razıysa, kendini affederek var ol. Yaşa;başka ne yapabilirsin ki?
Okuduğum en ilgi çekici ve en çok iz bırakan eserlerden biri oldu. Herkese tavsiye ediyor, hepinize keyifli okumalar diliyorum.
1797 yılında Londra'da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü ve doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefe'nin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikayeler yazarak geçiren Mary 1814'de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley'e aşık oldu. Percy Shelley'in evli olması nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy'nin eşinin 1816'da ölümünden sonra Londra'ya dönüp evlenebildiler. Ardından İtalya'ya yerleştiler.
Frankenstein'in düşüncesi; Mary'de, 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluştu ve hikayeyi geliştirmesi için eşi tarafından desteklendi. Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere'deki sanayi devriminin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür. 1822 yılında eşini bir tekne kazasında kaybeden Mary, Londra'ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı. Frankenstein; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür.
Daha çok Frankenstein ile anılan Mary Shelley ayrıca, Lodore, Falkner (1837), Perkin Warbeck ve insanlığın yavaş yavaş yok oluşunu inceleyen ve 1826'da yayımlanan apokaliptik bir roman olan The Last Man'in de yazarıdır.