Kitapta yer alan bütün öyküler incelemeyi hak edecek kadar kıymetli. İçlerinden birini, beni en çok etkileyeni irdeleyeceğim.
Insuk’un yaşadıklarını yedi tokada sığdırmış yazar. Okudukça anlıyoruz ki hayatın her hücresine sinmiş şiddetin, utancın ve hafızanın hikâyesini okuyoruz aslında. İlk tokadın bedende bıraktığı iz, kılcal damarların patlaması, yanağın şişmesi, kulakların uğuldaması birkaç gün içinde iyileşiyor gibi gözüküyor. Ama o tokadın zihinde açtığı yer asla kapanmıyor. Han Kang’ın dilinde tokat, hem bir an hem de sonsuzluğa yayılan hafıza. "Bugün ilkini unutmaya başlayacağı gün” cümlesi, travmanın bir tür takvim gibi günlere bölündüğünü hissettiriyor. Ama “yedinci tokadı unutacağı gün gelmeyecekti” dediğinde, bu takvimin hiçbir zaman tamamlanmayacağını anlıyoruz. Fiziksel yara iyileşse de hafıza, aynı noktada açık bir yara gibi kalıyor.
Bu sahnelerde en çarpıcı olan, şiddetin yalnızca sorgu odasında yaşanıp bitmemesi. Eve dönüş, banyo, yemek yememe, telefon fişini çekme, atkıyı yüzüne çekip yürümek… Tüm bunlar tokadın devam eden yankısı, kişideki etkisi. Yüzündeki şişliğin, ağzının zor açılışının, çiğnerken yanağın sızlayışının, farkında olmadan yeni bir beden dili oluşturması. Han Kang bu ayrıntılarla, şiddetin bedenden gündelik hayata nasıl sızdığını, sıradan hareketleri bile nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.
Bir de bu şiddetin aklı getirdiği başka görüntüler var. Fıskiye sahnesi, bu bölümün kalbinde duran imgelerden biri. Tokadı hatırlarken zihni, yıllar önce cesetlerin önüne fırlatıldığı fıskiyeye kayıyor. Bir insanın kişisel travması, toplumsal bir yaraya bağlanıyor. Burada anlıyoruz ki, Insuk’un hafızasında bireysel acı ile toplumsal felaketler yan yana duruyor; biri diğerini çağırıyor, birbirini tamamlıyor.
Tokadı atan adamın tasviri ise rahatsız