·
Okunma
·
Beğeni
·
12.117
Gösterim
Adı:
Jane Eyre
Alt başlık:
2 Cilt
Sayfa sayısı:
635
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756249475
Kitabın türü:
Çeviri:
Didem Kocak
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Atlantıs Yayınları
Charlotte Bronte 'den okuduğum ilk kitap. Zaten yazarın kısa ömründe yazdığı sadece dört eseri var. Bunlardan ''Vilette isimli eserini de aldım ve sırası gelince okuyacağım.Ama diğer iki eseri olan ''Profesör'' ve ''Shirley'' in maalesef Türkçe baskılarını şu anda kitap sitelerinde bulamadım. Eğer baskıları yapılırsa onları da mutlaka okumak isterim.

Jane Eyre, yazarın en ünlü eseri olarak kabul edilmektedir. Kitap, her ne kadar roman özelliğini taşısa da, yazım tekniği olarak direk okuyucuya hitap eden bir günlük veya anı kitabı özelliğine daha yakın görünümde kaleme alınmıştır. Konu itibariyle ise, anne ve babasının ölümüyle yalnız kalan küçük bir çocuğun, dayısının himayesi altına girmesi, ama maalesef dayısının ölümünden sonra ise ailenin onu kabullenmemesi sonucu büyüyüp yetişkin olana kadar ki başına gelenlerin, kendi ağzından anlatımından ibarettir. Tabii ki yetişkinliğinin ilk dönemleri de bu anlatıma dahildir.

Kitapta ayrıca, yazıldığı dönemdeki ve yerdeki sosyal ve çevre yapısı ile ilgili geniş bilgiler verilmektedir. Jane 'nin dünyaya geldiği andan beri süren kadersizliğini okurken, tesadüflerin insan hayatında olumlu veya olumsuz ne kadar etkili olduğunu yazarın bize vurguladığına şahit oluyoruz. Jane Eyre ' nin, temkinli ve mantıklı hareket eden, sağlam ve güçlü bir karaktere sahip olması, olumlu veya olumsuz tüm olaylar karşısında aynı tutumundan taviz vermemesi, bence o dönemde olmayan güçlü kadın imajına bir özlem olarak değerlendirilmelidir. Yazarın bu durumu özellikle bilerek ve isteyerek kurguladığını düşünüyorum.

Dünya Edebiyat Tarihinin bu önemli klasiği hakkında çok daha fazla yazmaya gerek görmüyorum. Kisaca , mutlaka okunması gereken kitaplardan biridir diyorum.
Evet,nadiren yaptığım incelemelerden biriyle daha sizlerle karşı karşıyayım.

Jane Eyre aslında World Romance Classıcs (Dünya Romantizm Klasikleri) kapsamında bir eser ama kitap yalnızca romantizm içeriğine sahip bir kitap değil.Pek çok klasik gibi anlatmak istediği hadiseler ve vermek isteği mesajlar var.Kitapta bir kadının çocuk yaştan itibaren türlü zorluklardan geçerek,tek başına verdiği yaşam mücadelesi anlatılıyor.
Daha bebekken anne ve babasını kaybeden Jane,verildiği akrabasının yanında da kısa zaman içinde kaybettiği dayısıyla bir kez daha ölümle karşılaşır.Hayata hep kayıplarla başlayan Jane çocuk yaşta sevgisiz büyümenin de ne demek olduğunu yengesi ve bencil kuzenleri sayesinde öğrenir.
Bu kötü şartlar altında hayata tutunmayı bir şekilde başarır ve kendisini o dönemdeki pek çok kadından daha iyi yetiştirir.Zamanla hayat ona,ele avuca sığmaz karakterinin de katkısıyla bambaşka pencereler açar ve farklı insanlarla tanışır. Hayatında iyi bir mürebbiye,çevresi tarafından sevilen, sayılan bir insan ,sevgi dolu anlayışlı eş rollerini üstlenir.Yaşadığı ağır şartlar onu acımasız bir insana değil de tam tersine daha anlayışlı ve olgun bir şahsiyete çevirir.


Roman 1.tekil şahıs ağzından yazıldığı için,benim gibi Mr.Rochester'ın ya da diger karakterlerin duygu ve düşüncelerini öğrenmek isteyebilirsiniz.Ama bu anlatım tarzının faydaları da olmadı diyemem.
Karakteri daha kolay anlamamı sağladı ve onunla empati kurabilmemi kolaylaştırdı.
Victoria döneminin İngilteresi'nin anlatıldığı bu kitapta sınıf farklılıklarıda göze batıyor.Jane Eyre'nin,yazarın kendi hayatından esinlenerek kaleme alınmış bir eser olduğu söyleniyor.Hatta Jane'in okuduğu okulun,yazarın ablalarıyla birlikte öğrenim gördüğü Cowan Bridge'deki gittikleri şartları pekte iyi olmayan okul olabileceği,romandaki ölüm sahnesinin ablasının ölümüyle bire bir olduğuda da söylentiler dahilindedir. (Bronte kız kardeşlerin hayatını anlatan kitapta/The Bronte Sisters) Kadın yazarlar Viktorya döneminde ciddiye alınmadığı için yazar, eseri bir erkek ismi olan "Currer Bell" adıyla yazmış,takma isimle başarı yakalayamayınca kendi ismiyle eseri tekrar basmış ve başarıyı yakalamıştır.Tabi bu başarı diğer Bronte kardeşlere de yaramıştır.

Ayrıca kitabın en hoşuma giden kısımlarından biride yazarın ara ara "Sevgili Okuyucum" diye okura hitap etmesi oldu.Yazar bu şekilde bir deneme havasında okuyucuyla sık sık iletişime geçiyor ve dikkati sürekli kitaba topluyor.

Jane Eyre'yi okumanızı naçizane tavsiye edebileceğim bir eser olarak görüyor ve kendisinden ders alınılabilecek sağlam bir karakter olduğunu düşünüyorum.

Okumak isteyenlere şimdiden,İYİ OKUMALAR DİLERİM...
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.320 Oy)19.076 beğeni43.416 okunma3.018 alıntı183.085 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.723 Oy)13.422 beğeni34.548 okunma3.408 alıntı146.199 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.578 Oy)9.087 beğeni25.374 okunma1.545 alıntı126.753 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.900 Oy)8.857 beğeni26.356 okunma2.662 alıntı114.887 gösterim
  • Çalıkuşu
    8.8/10 (4.286 Oy)5.135 beğeni18.829 okunma802 alıntı77.699 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.708 Oy)11.454 beğeni28.519 okunma1.574 alıntı149.521 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.558 Oy)8.839 beğeni28.733 okunma833 alıntı139.776 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.665 Oy)5.772 beğeni19.686 okunma838 alıntı101.297 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.480 Oy)7.881 beğeni21.396 okunma4.010 alıntı129.511 gösterim
  • Sefiller
    9.1/10 (4.318 Oy)5.100 beğeni16.988 okunma3.532 alıntı109.387 gösterim
Jane Eyre, belki de benim bu hayatta koşulsuz kalbimi açabildiğim nadir insanlardan biridir. Bakmayın öyle, onu yalnızca bir kitap karakterinin içine sıkıştırmak çok ayıp olur.
Peki kimdir bu Jane? Sahi, insanların ya da benim gönlümde nasıl taht kurmuştur?
Haydin başlayalım.
Romanın ilk cümlesi şöyleydi, yanılmıyorsam 'o gün yürüyüş yapmak olanaksızdı.' Ve işte bu cümle ile bütün bir roman boyunca kolunuz Jane'in kolunda dağları tepeleri aşıp zorluklara göğüs gerip kırık bir çanak misali olan hayatı alabildiğin dolduruyorsunuz.
Jane Eyre için bir aşk romanı demek yasaklanmalı, evet içinde belki de 'ideal koca adayı' ismine hak kazanıp size her fırsatta tebessüm hediye edecek bir Bay Rochester var mamafih Jane Eyre gibi bir romanı aşk teması içerisine sıkıştırmak hem Jane'e hemde onunla birlikte yaşanılan her anıya hakaret niteliği taşır.
Karışık kuruşuk yazımı hafiften şöyle kenara itecek olursak bir de yazım diline değinelim.
Birinci ağızdan yazılmış olması Jane'i dost bellerken çok etkili oluyor, inkar etmeyelim. 'Sevgili okuyucularım' diyerek başlanan cümleler sizi Jane'in hayatında gizli bir gözlemciden ziyade olayları ilk elden öğrenen en önemli kişiye dönüştürüyor. Bur'da yadsınamaz bir şekilde gönlünüze taht kuracak olan yazarımızı unutmamak lazım sanırım.
Charlotte Bronté!
Bir süre sonra olan şey şu, Jane ile çay içerken Charlotte tarafından yapılmış enfes kurabiyeleri tatmak!
Velhasıl kelam, ne Jane Eyre yalnızca bir roman, karakter, genç bir bayan değil, ne de sevgili yazarımız Charlotte Bronté alelade bir yazar değil. İkisi de uzun bir süre, sol omurganızın altında ki o şeyi avuçlarında yüceltip size güzel tebessümler hediye edecek iki harika kişi.
Kalbiniz kadar zarif iki leydi.
''Jane Eyre'' küçüklüğümde kısaltılmış halini okuduğum klasiklerden biriydi ve okuduğum vakit umduğumu bulamamış, beğenmemiştim. Kardeşim kitabı almamış olsaydı, bir daha da okumak için yelteneceğim eserlerden biri olmayacaktı belki de.

Çocukluğundan yetişkinliğine kadar hayatını okuduğumuz Jane Eyre'i kendi ayakları üstünde durabilen, kararlı, akıllı bir kitap karakteri olarak hatırlayacağım. Tek kusuru fazla iyi yazılmış olmak bence Jane'in, biraz daha gri bir karakter olmasını istedim okurken. Charlotte Bronte'un yarattığı Jane karakterini, ister istemez kardeşi Emily Bronte'un ''Uğultulu Tepeler''inin Catherine Earnshaw karakteri ile karşılaştırdım. Hatta sadece karakterleri değil, kitabın bütününü de birbiri ile mukayese ettim ve Jane Eyre aşağılarda kaldı gözümde. Ancak bunu yaparken belki biraz adil davranamamış olabilirim, çünkü ''Uğultulu Tepeler''e olan sevgim bambaşka. Neyse, zaten kitapları kıyaslamak çok da doğru değil...

Jane'in çocukluğu ve Thornfield'de geçen kısımlar okumaktan keyif aldığım bölümler oldu. Kitabı kendi gözümde bölümlere ayırdım zaten, fakat kitap hakkında sürprizi bozacak herhangi bir ayrıntı vermemek adına bunları paylaşmayacağım. Thornfield'da misafirlerin ağırlandığı bölümlerde de ''Gurur ve Önyargı'' geldi aklıma. Misafirlerin ağırlandığı o bölüm, dönemin sosyal yaşantısını gösteren ufak çaplı bir aynaydı bence. Çoğunluğu kendilerini başkalarından üstün gören asil, zengin ve kibirli insanların; sosyal statüsü düşük fakat kendilerinden çok daha akıllı ve yetenekli olan insanlardan nasıl da üstün tutulduğunu görebiliyoruz bu bölümlerde. Sosyal statü durumu, eserin tamamına yayılmış bir biçimde işleniyor zaten. Özellikle de Bay Brocklehurst karakteri ile bu durumun net bir şekilde gözler önüne serildiğini düşünüyorum. Yetimler okulunun müdürü olan Brocklehurst, okuldaki çocukların kısıtlı imkanlarla yetişmesi gerektiğini, ancak bu şekilde iyi bir eğitimden geçeceklerini söylerken kendi eşi ve kızının kürkler ve mücevherlerle dolaşması keskin bir tezatı gözler önüne seriyordu. Ayrıca Brocklehurst, okurken en sinir olduğum karakter oldu. Bunların dışında din olgusu da kitapta baskın bir şekilde etkisini gösteriyor.

Kitapta Jane Eyre, Edward Rochester, St. John belli bir profil çizilmiş ve başarılı şekilde anlatılmış karakterler. Kitap aslında akıcı, fakat bazen aşırıya kaçan detaylar okumama ket vurdu. Kurgu konusunda ufak tefek zayıflıklar olduğunu düşünsem de okumaktan keyif aldım.

Evet, ''sevgili okuyucu'' (burada Jane Eyre'e selamlar...) hepinize keyifli okumalar diliyorum...
“Hayır, kendi kendini sen çekip ayıracaksın, kimse sana yardım etmeyecek. Kendi elinle sağ gözünü oyacaksın. Kendi elinle sağ elini keseceksin. Kendi yüreğini kendin deşeceksin.”
O kadar guzel bir kitapsin ki bittiğin icin ağlamak istiyorum... Bazen insanların benim delicesine sevdiğim şeylerin farkında olmamaları çok güzel, sanki o şeyle benim aramda kimsenin fark edemediği, hissedemediği bir bağ varmış gibi. Ömür, insanlara adapte olmaya yetmeyecek gibi görmüş olduk, tutunmanın ön koşulu adaptasyonken ve tutmanın arayışına da bir kez girildiyse eğer, insan devrikleşir. Eylemlerini sıraya koyamaz. İnsan, nasıl ayak uyduracağını bilememenin tökezidir artık başka ne söylenebilir..
Yazıldığı dönem göz önüne alındığında feminizm öğelerinin böylesine yoğun olduğunu görmek insanı şaşırtıyor.
Güçlü bir kadın karakterini, onun çocukluğundan başlayan zorlu hayat hikayesini ve her zaman ahlaklı kararlar verdiği aşkını okuyoruz.
Kitap boyunca tüm yaşadıklarını, hissettiklerini Jane ile beraber yaşıyoruz okuyucu olarak.
Hiç yorucu olmayan aynı zamanda çok içten, güzel bir dili var yazarın diğer kitapları gibi.
Karakterimiz bağımsız bir kadın her açıdan.
Bu da benim kitabı daha fazla sevmemi sağladı.
Karşılaştığı gerçeği, sevdiği adamın ona yalan söylemesini sineye çekmiyor.
Belki yaşadığımız bu çağa rağmen bazılarımızın cesaret edemeyeceği kararlar alıyor.
Kitaptaki aşk da sade ama etkileyiciydi.
Okumanızı tavsiye ederim.
Akici ilginc ve guzel bir kitapti.Jane Eyre nin cocukluk ve genclik donemini anlatiyor.Yazarin kendi hayatindan da alintilar yaparak kitabi yazmis oldugunu ogrenince daha bir merak ve ilgiyle okudum. En kisa zamanda filminide izliycem ins...okunasi bir kitap tavsiyemdir...🤗
Bir kadın karakter düşünün! Her şeyi ile sizi büyüleyen, her yaptığını düşünüp taşınarak yapan, hem kendine hem de dış etkenlere elinden geldiğince karşı koyma gücü bulan, yalnız, kimsesiz. Yalnızsınız, sığınacak kimseniz, derdinizi anlatacak, sizi anlayacak kimseniz yok ve bir de görünüşünüz ve kişiliğiniz yüzünden size ön yargı ile yaklaşıldığını, eleştirildiğinizi, kimsenin sizi beğenmediğini düşünün! Nasıl yaşardınız, ne yapardınız?

Jane Eyre, bir kitaptan daha fazlası. Eşi benzeri bulunmayan gerçek bir karakter. Onun gibi kişiliği daha başka yerde bulunmayan iki karakter daha var ki; Mr. Rochester ve St. John! Bir kitapta ki benzersiz üç karakter! Üçü de birbirinden müthiş tasvir ediliyor hayalinize.

Mr. Rochester ve Jane Eyre kadar birbirini tamamlayan iki eş daha okumadım.

Jane Eyre'ın belki buruk ama tebessüm ettiren, düşündüren, hırslandıran hikayesi...
Bir insana “Hayatında en sevdiğin kitaplardan birisi hangisidir?” diye sorduğunda alacağın cevaptaki kitabı okursan mutlaka sana bir şey katacağını söyleyebilirim. İşte böyle bir sorudan sonra “Jane Eyre” cevabını aldıktan sonra bu kitap bir insanın kalbine dokunabilmişse elbet okumaya değerdir diyerek açtım İngiliz bir kadın yazarın olan bu kitabını ve okumaya başladım. Kitap, Victoria döneminde kadın yazarlara pek değer verilmediği için ilk başta erkek bir isimle yayınlanmıştır. J. K. Rowling bile 20. Yüzyılın son çeyreğinde kitaplarını ilk basarken romanlarımı gören okurların yazarın kadın olduğunu hemen anlarsa kitaplarım hakettiği okuyucu kitlesine ulaşamaz düşüncesinden isminin baş harflerini sadece kitabına kazıttıysa bu problemin yüzyıllar boyu devam ettiğini rahatlıkla anlayabiliriz ama bu ön yargıdaki okurlar Jane Eyre’yi okuyunca bu tutumlarından tamamen kurtulacaklarından eminim. Böyle başarıyla ete kemiğe bürünmüş bir kadın karakter olan Jane Eyre’yi herhalde bir kadın yazardan başkası yazamazdı. Hele ki Jane Eyre, yazarın hayatından esintiler sunduğu için bu karakterdeki gerçekçilik biraz daha artıyorsa…

Kitabın başında bizi ana babası daha küçük yaşta öldüğü için dayısının evinde kalan 8 yaşındaki Jane Eyre karşılıyor. Tabi dayısı da öldüğü için evde egemenlik yengesinin elindedir. Evde Jane Eyre’ye çok iyi davranılmamaktadır. Bu yüzden Jane Eyre yengesi ve kuzenlerinden nefret etmektedir. Hatta Jane çok açık sözlü biri olduğundan da bu kinini yengesine açıkça göstermektedir. Açık sözlü olmasının yanında da olaylara farklı açılardan bakabilme yeteneğine de sahiptir. Kitabın bir yerinde yengesi Jane’i başından savabilmek için bir yatılı okula götürmeye karar verir. İşte bu yüzden yatılı okulun sahibi eve gelir ve Jane ile konuşur. Şu diyaloglar Jane’in açık sözlülüğü ve hazır cevaplılığı hakkında biraz ipucu verebilir:

“Ya cehennem nedir? Biliyor musun?”
“İçinde ateşler yanan bir uçurum.”
“Bu uçurumun içine düşüp sonsuza dek yanmak ister misin?”
“İstemem efendim.”
“Öyleyse cehenneme gitmemek için ne yapmaman gerekir?”
Bir an düşündüm. Yazık ki sonunda verdiğim karşılık beğenilmedi.
“Hep sağlıklı olup ölmemem gerekir.” (Engin Yayınları, sf 43)

Bu konuşmalardan sonra yengesi bu gelen adama Jane’i yalancılıkla suçlayınca ise Jane yengesine şu cevabı vermiştir:

Konuşmadan edemeyecektim. İyice ezmişlerdi beni. Mutlaka bir karşılık vermeliydim… Ama nasıl? Hasmıma karşılıkta bulunabilecek ne cürmüm vardı ki? Bütün gücümü toparladım, doğrudan doğruya saldırıya geçtim:
“Yalancı değilim ben. Olsam sizi sevdiğimi söylerdim ama, vallahi de billahi de sevmiyorum işte. Dünyada en sevmediğim sizsiniz, bir de oğlunuz John Reed. Şu yalancılık kitabına gelince, kızın Georgiana Reed’e verseniz daha iyi olur, çünkü yalan söyleyen odur, ben değilim.” ( Engin Yayıncılık, sf 48)

İşte Jane daha bu küçücük yaşında nasıl güçlü olmayı öğrenirken yengesi tarafından bir yatılı okula gönderilmiştir. Bir anda kendini bambaşka bir dünyada bulmuştur. Kendimden bilirim çocuk yaşta aileden uzakta kalmanın nasıl zor bir şey olduğunu. Aileni, evinin kıymetini o sıra çok iyi anlarsın ama Jane için durum bambaşkaydı. Yengesini ve kuzenlerini ailesi olarak görmüyor ve o eve bir daha geri dönmek istemediği için özleyebileceği hiçbir yer ve kişi olmadan bu yabancı ortamda ve daha 10 yaşında yapayalnız kalmış gibiydi. Tabi Jane gibi güçlü bir kıza böyle zorluklar vız geleceğinden yatılı okula hızla alışıyor ve derslerinde ilerliyordu. Burada bir de çok seveceği bir arkadaş ediniyor. Tabi bu arkadaşı bir süre sonra salgın bir hastalıktan dolayı Jane’in yanında son nefesini verir. Yazarın iki ablası da okudukları okuldaki koşullar yüzünden tüberküloz hastalığından ölmesi de bize biraz olsun Jane Eyre’nin hayatının yazarın hayatıyla paralellik gösterdiğini anımsatıyor.
Jane Eyre burada geçirdiği 2 yıldan sonra 18 yaşına kadar okuduğu okulda hocalık yaparak kendini iyice geliştiriyor ve sonunda Jane bir malikanede Adale isimli 8 yaşındaki bir Fransız kızına mürebbiyelik yapmak üzere okuldan ayrılıyor. Kitabın en uzun bölümü olan üçüncü bölüme geçiyoruz şuan. Tabi yazar kitabı benim gibi bölümlere ayırmamış ama benim kafamda kitap 5 bölümden ayrılıyor. Neyse Adale malikanede bu küçük Fransız kızına özveriyle eğitiyor, bir İngiliz hanımefendisi olması için elinden geleni yapıyor. Tabi bu arada malikanenin sahibi olan Bay Rochester’le malikanede olmamasından ötürü hemen tanışamıyor. İlk karşılaşmaları da Jane’nin ormanda yürürken Bay Rochester, Jane’e çarpmamak için atından düşmesiyle oluşuyor ve burada Bay Rochester kendisinin malikanenin sahibi olan kişi olduğunu çaktırmıyor. Burada bir parantez açmak istiyorum arkadaşlar. Böyle tesadüf mü olur diyebilirsiniz. Hatta bundan sonra daha olası olmayan tesadüfler de olacak ama bu kitap realizm akımından değil de romantizm akımından çıktığı için böyle tesadüfleri mazur görebiliriz. Bir de böyle basit bir karşılaşmayla hemen ikisi arasında bayağı bir elektiriklenme oldu, 3 ay sonra da düğünlerini yapar gökten de üç kırmızı elma düşürerek masalımızı bitiririz diyerekten devamını düşünüyorsanız hemen bu düşüncelerinizden kurtulun derim. Zaten böyle basit bir aşk kitabı olsaydı bu kitabın ünü kıtaları, yüzyılları aşıp benim önüme gelemezdi ya da günümüzde bir genç yazarın yazmış olduğu, hemen bestseller olan, kapağında bir kadınla erkeğin bulunduğu daha çok ergenlerin okuduğu aşk kitaplarından farkı kalmazdı

Jane, malikane içinde efendisine karşı tüm açık sözlülüğüyle konuşması, efendisinin çok hoşuna gidiyor ve bir anda ikisi arasında bir arkadaşlık başlıyor. Tabi bu arkadaşlıkları Jane’in efendisini bir yangından kurtarmasıyla iyice artıyor. Efendisi, Jane’e bu yangın hakkında kimseye hiçbir şey dememesini söylüyor. Jane’i ne kadar bu zamana kadar asi bir kız olarak göstersem de Jane kendisine verilen görevleri çok sorgulamadan yapmayı öğrenmiş biri olduğu için bu konuda sessizliğini koruyor. Kitabın bu bölümlerinde 19. Yüzyıl İngiltere’sinde sınıf farklılıklarının bariz bir şekilde farklı olduğunu anlayabiliyoruz. Zengin kısım daha çok hizmetçi tayfasına ya da mürebbiyeleri bir böcekmiş gibi görebiliyor. Bunu en çok malikaneye gelen zenginlerden anlayabiliyoruz. Bay Rochester’in evleneceği söylenen bir kızla birlikte belli bir soylu malikaneye kalmaya geliyor. Burada Bay Rochester’in eşi olmaya aday olan kız Jane’nin yanında Jane’i hiçe sayarak rahatlıkla tüm mürebbiyelere hakaretler edip Jane’e bir çöp muamelesi yapabiliyor. Burada Jane’in iki çift laf edeceğini düşünürdüm ama Jane nerede ne zaman konuşulacağını az bucak bilen biri olduğu için sesini çıkartmıyor. Dikkatimi çeken bir şeyde bu misafirlik sırasında Blanche İngram’ın (Bay Rochester’in evlenmeyi düşündüğü kişi) günümüz erkekleri diyerekten o günün bir şeylerini eleştirmesiydi. Böyle bir sahneyle 1960’larda yazılmış Agatha Christie kitabında da karşılaşmıştım. Bir yaşlı kadın günümüz gençliği diyerek gençlikten yakınıyordu. Yani anlıyoruz ki her devirde gününü eleştirmek ve geçmişi yüceltmek var gibi diyebiliriz. Bugünkü gençliği eleştiren bir yaşlı insanın Agatha Christie’nin kitabında eleştirilmesinden yola çıkarak; insanlar geçmişe hep özlem duyduklarından o günün aksaklıklarını eleştirme ihtiyacı duyuyor gibi bir yorum yapabiliriz. Geçmişte de yokmuydu kötü anılar? Elbette vardı ama insan beyni daha çok bu kötü anıları bir kenara atıp iyi anıları canlı tutmaya çalıştığı için geçmiş insanda özlem duyulası bir yer haline geliyor.
(Buradan sonra aşırı spoiler var. İsterseniz belirttiğim yere kadar okumayın.)Neyse lafı uzatmadan biraz kısa geçerek hemen Bay Rochester’le Jane’in nikahlarına gelelim. Tam nikah kıyılacak birisi hızla kiliseye giriyor ve Yeşilçam filmlerinden alışık olduğumuz “İtiraz ediyorum” kelimeleri dilinden dökülüyor. O da ne Bay Rochester aslında evli bir erkekmiş. Hayda! Bak sen şu işe. Kader gene Jane’in yüzüne gülmeyecek demek. Sonradan anlaşılıyor ki Bay Rochester bir deliyle evlendirlmiş zamanında ve bu deli de malikanede gizli bir şekilde kapalı olarak tutuluyormuş. Jane tabi bu olayı öğrendikten sonra Bay Rochester’la birlikte artık olamayacağını düşünüp apar topar diğer sabah kaçıyor hem de cebinde sadece yol parasına yetecek kadar parası varken. Elindeki parayla gidebildiği kadar uzaklara gidiyor ve roman benim için dördüncü bölüme geçiyor. Neyse lafı fazla uzatmışım bundan sonrasını kısa keseceğim. Jane aç susuz geçirdiği birkaç günden sonra bir papazla iki kız kardeşinin olduğu bir eve sığınıyor. Oradaki köyün kızlar için açılmış olan okulunda öğretmenlik teklifi alıyor ve bu teklifi kabul ediyor. Bu sırada da kendisine amcasından bir miras geliyor ve bu papaz ve iki kardeşle akraba olduğunu anlıyor. Vay be dünya ne küçük değil mi(!) Kitaptaki heralde en olası olmayacak tesadüflerden biri diyelim ama kaderde bu da varmış diyerekten geçiştirelim. Bu sıralar Jane için hayat biraz olsun gülmüş oluyor. Çünkü hayatında hiç yaşayamadığı akraba sevgisini yaşayabiliyor. Tabi bu mutluluğa St. John(papaz) köstek olmak istiyor. Neymiş John Hindistan’a misyonerlik faaliyetleri için gidecekmiş de yanında Jane’i kendisine yardım etmesi için çağıracakmış hem de eşi olarak. Eğer gelmezse de Jane’i günahkar olmakla suçluyor. Yahu şu bağnazlığı anlayamıyorum. Her dinde mi böyle insanlar olur yahu! Hemen insanı cehenneme gitmekle korkutmak ve de dünya nimetlerinden helalinden yararlansa bile birinin bu nimetlerden yaranmasını günah olarak saymak. John işte böyle Jane’e baskı yapıyor. Neymiş İngiltere’de kalıp kendi mutluluğu için yaşarsa cehenneme gidebilirmiş. Bak sen, Allah’ın kulu cehennemin kapısını rahatlıkla açıp kapayabiliyor! Tabi Jane böyle baskı dolu laflara şartsız bir şekilde boyun eğer mi? Tabi ki eğmez. Jane Hindistan’a geleceğini ama eşi olarak değil kardeşi olarak bu işin mümkün olabileceğini söylüyor. Tabi John bu işin mümkün olmadığını, evliliklerinin misyonerlik faaliyetlerini daha iyi yönetebilmek için şart olduğunu söylüyor ve Jane’e belli bir düşünme süresi veriyor.. Jane de bu sırada Bay Rochester’i görmek umuduyla evden ayrılıyor. O da ne bir gidiyor ki malikane yanmış, kül olmuş. Bir öğreniyor ki bu yangında Bay Rochester bir kolunu ve gözlerini kaybetmiş, deli kadın da yangın sırasında intihar etmiş. Tabi Jane körkütük aşık olduğu bu adamın kör olmasına aldırış etmeden hemen yaşadığı yere gidiyor. Bundan sonra da evlenip mutlu bir hayat yaşıyorlar. Burada aslında sevginin ötesinde başka bir şey de var diyebiliriz. Düşünsenize ömrünüz boyunca bir kişiye bakmak zorunda kalacaksınız ve bu tamamen sizin hür iradenizle olacak. Valla her insan kendinde bu gücü bulamaz gibime geliyor. Yine kendi hayatımdan bir örnek vereyim. Rahmetli babaannem 15 yıl civarı yatalak olarak geçirmişti hayatını. Bu dönemde babaanneme en çok annem baktı. Bir insan kendi annesine bile bakarken usanabilecekken annem kayınvalidesine özveriyle baktı ve annemdeki yorgunluğu görmeme rağmen hiçbir zaman babaannemin bakımını aksatmadı. Vallaha ki zor bir imtihan. Herkes bu imtihanı kaldıramaz ve bu imtihandan başarısız olursa da kimsenin o kişiye kızma hakkı yoktur. İşte böyle zor bir imtihana Jane kalbinde beslediği sevgiden dolayı varım dedi ve bu zorlu hayatta mutlu olmasını bildi. Aslında Jane’in bu zorlu hayatta mutlu olmasının sebebi aza kanaat etmesini bilmesi ve her şeyi olduğu gibi kabul edebilmesiydi. Zaten bu yüzden ölüm döşeğindeki yengesini affetmemiş miydi? (SPOİLERİN CILKININ ÇIKTIĞI YER BİTTİ.)

Yazar Bay Rochester’in kör halini de o kadar iyi göstermiş ki kendimi bir an körmüşüm gibi hayal edemeden duramadım. Tabi 6 numarayı geçkin gözlük kullandığım için herhalde az bucak körlüğün nasıl bir şey olduğunu da bildiğimden bu hissiyata kapılmış olabilirim.

Kitabı okurken 9 puan veririm diye düşünüyordum ama son sayfaları gelip de kitap bittikten sonra kapağı kapatıp içimde oluşan o değişik hisler ve kitabın bitmiş olduğundan dolayı oluşan boşluk sayesinde puanım 10’a çıktı. Bilirsiniz her kitabı bitirdiğinizde oluşmaz bu his ama oluşunca da niye bitti ki bu şimdi diye hayıflanırsınız. Bu his Büyük Umutlar adlı Charles Dickens’ın kitabını okurken de oluşmuştu. Yıl 2011 ya da 2012. Dışarı da lapa lapa kar yağıyor ben de kitabı bitirip kütüphaneye veririm diye avmde bir sandalyeye oturmuş kitabın son sayfalarını çeviriyorum. İşte o zaman da kitap bittiğinde öylece beş dakika kitap elimde oturmuş düşüncelere dalmıştım. Az Charles Dickens’a da kızmıştım daha kitabı devam ettirmediği için.

Kitabın, Jane Eyre’yi Mia Wasikowska’nın oynadığı 2011 yapım filmi de var. Filme kitabın ortasından başlatıp geçmişe gitmesi güzel olmuş. Filmde bir iki yerde kitaptan çıksalar da kitaba da bağlı kalmışlar ama film bende kitap kadar etki yapmadı diyebilirim. Yönetmen duyguları iyi verememiş gibi geldi bu yüzden de filme puanım 7 oldu. Tabi böyle muazzam bir kitap sinemaya bir kere uyarlanmamış. Imdb’de 10 tane Jane Eyre kitabından uyarlama film ya da dizi gözüküyor Bir ara 2006 yapım 4 bölümlük mini dizisini de izleyeceğim. İzleyince buraya yazarım tekrardan.
Neyse lafı uzatmadan İngiliz edebiyatının en güzel kitaplarından biri olan Jane Eyre’yi herkese öneririm.
http://ahmedyasirorman.blogspot.com.tr/...ncelemesi-yazar.html
Okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Etkisinden nasıl kurtulacağımı bilemiyorum. Olaylar yavaş ilerliyordu ama kitap bitmesin diye daha yavaş ilerlemesini istedim. Kendimi Jane'in yerine koyarak okudum ve her anını her duygusunu onunla birlikte yaşadım. Jane ile yaşıt olmamdan mıdır nedir onu bir arkadaş olarak gördüm kendime. Her güzel şeyin sonu geliyor ne yazık ki. Kitabı bitirdiğim için üzgünüm, uzun bir süre kitabı düşüneceğim biliyorum. 1 hafta gibi bir sürede okudum ve sürekli rüyalarıma girdi. Benim için ne kadar etkileyici olduğunu tahmin edebilirsiniz.
Okuduğum her kitap; başka bir hayata pencere görevinde benim için. Jane Eyre'nin hayatı olağanüstüydü!
Kitap bittiğinde aklımda hiç soru işareti kalmadı, merak ettiğim her şeyin cevabını aldım. Bir kadının bütün hayatını çocukluğundan başlayarak yaşatıyor Charlotte Bronte. Çektiği acıları, umutları, aşkı gözler önüne seriyor. İngiliz edebiyatı klasikleriden olan bu kitap hayatımda büyük yer etti. Kendi ülkemi, kendi hayatımı unutup Jane'in yaşadığı yerleri gördüm, 19. yy. İngiltere'sine bir yolculuk yaptım. Ayrıca yazar, Tanrı inancını ve sevgisini, yapılan iyiliklerin de kötülüklerin de karşılıksız kalmadığını çok güzel işlemiş. Elinizden bırakamayacaksınız.
Kesinlikle okumalısınız, binlerce kez tavsiye ediyorum.
Belki de beklentim yuksek oldugu icin istedigim tadi alamadim bu kitaptan. Ama yine de kotu diyemem.

Jane Eyre ailesini kaybedip akrabasinin yanina verilen bir kiz. Onu sevmeyen yengesi, Jane’i yatili okula gonderdiginde hikaye basliyor. Jane burada aslinda yengesinin dedigi gibi uyumsuz, aksi bir cocuk olmadigini kendince kanitlamaya calisiyor. Yillarca yasadigi haksizliklar karsisinda kotu olan yurt kosullari bile onu cok etkilemiyor. Ogrendikleri sonucu o yatili okulda ogretmen oluyor buyudugunde ama bu ona yetmiyor. Gelismek, yeni seyler gorup ogrenmek istiyor. Murebbiye olarak bir evde ise basliyor bu sefer. Kendisinden yasca buyuk ev sahibiyle arasinda gecen ask, yasadiklari karsisindaki tavri sanirim beni karaktere en cok ceken kisim. Yaptigi fedakarlik ve duydugu sevgi, ailesini kaybedip sonradan kavusmasi da kitabin bugunlere tasinip klasik olmasindaki en onemli sebeplerinden biri.
Boşuna yapılmış bir iyilik ! Uzun zaman ertelenmiş, hep özlemle beklenilmiş iyiliklerin çoğu gibi, çok geç kalmıştı!
Yoksulum, kimsesiz, ufak tefek, gösterişsizim diye duygusuz, ruhsuz muyum sanıyorsunuz?
Yerime dönerken aynanın önünden geçtim. İstemeyerek derinliklerine baktım; orada aslında her şey daha soğuk, daha karanlıktı. Beyaz yüzü, beyaz kollarıyla, bir nokta gibi görünen küçücük garip bir yaratık, korkudan parlayan gözlerle bana bakıyordu.
"Bütün dünya senden nefret etse ve hepsi yalancı olduğunu inansa bile eğer senin Vicdanın rahatsa başını dik tutmalisin."
Ben bir kuş değilim ve hiçbir ağ beni kapana kıstıramaz: Ben kendi bağımsız iradesine sahip, özgür bir bireyim!
"Bir kadın, geleneklerin kendisi için yeterli saydığı şeylerden daha fazlasını yapmak, öğrenmek isterse onu kınamak, alaya almak düşüncesizliktir. "
Charlotte Brontë
Sayfa 135 - Can Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Jane Eyre
Alt başlık:
2 Cilt
Sayfa sayısı:
635
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756249475
Kitabın türü:
Çeviri:
Didem Kocak
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Atlantıs Yayınları

Kitabı okuyanlar 1.881 okur

  • Enteldantelbirkadın
  • Esma
  • Aynur
  • Tulin
  • Mana Kalaydın
  • Fatima kaplan
  • Derya Kocaoğlu
  • Burcu Taylan
  • Meryem Başaran
  • Scarlett

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.2 (1)
9
%0.6 (3)
8
%0.2 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları