Marcus Aurelius hiçbir şey hissetmemeyi, mutlu ve mutsuz olmamayı amaçlıyor. Onunla ayrıldığımız görüş burda, ben; mutlu ve mutsuz olmayı da insan doğasına uygun görüyorum. Sadece insan doğasına değil, doğaya uygun görüyorum. Sadece hislerin geçiciliğini biliyorum. Bu sebeple varsa mutlu olunacak bir şey olalım, varsa mutsuz olunacak bir şey olalım. Örneğin, bir karıncanın evine ekmek götürüşünü seyretmek beni hoş tutuyor, denize bakmak ve kitap okuma fırsatı bulmakla mutlu oluyorum. Bunun dışında, kalbimi kıran şeyler de oluyor, mutsuz olmam gerekiyor ve oluyorum. An bunu getirdiyse bunu yaşıyorum. Ama geride bırakarak, yanımda taşımayarak, geçeceğini ve tekrar ve tekrar ve tekrar bunu yaşayacağımı bilerek.
İnsan bütün duygulara bağışıklık kazanıyor bir bakıma ama yine de her seferinde karşılaştığımız duygular ilk kezmiş gibi de hissettiriyor. Bunun sebebi, uyaranların farklı olması sanıyorum ben. Örneğin aynı manzaraya her seferinde aynı heyecanı duyamayız. Sürekli bakıyor olmakla önemini yitirmiş olur, güzelliğini değil elbette. Manzara değişir, hislerimiz aynı olur, ilk kez bu kadar güzel bir manzara görüyorum deriz, bir bakıma ilktir bu, çünkü daha önce gördüğümüz başka bir manzaradır. Ve ya annem öldü ve buna üzüldüm, aşina olmam gereken bir duygu olması gerekirken, babamın ölmesine de aynı şekilde üzüldüm. İkisinin ölümü de benim için bir ilkti. Aynı manzara değiller ama aynı hisler. Buna şöyle bir örnek de verebilirim, doğduğumuz andan itibaren vücudumuza aşı adı altında virüsler enjekte edilir, suçiçeği aşısı gibi. Suçiçeğini aktif eden mikrobun vücudumuza belli bir seviyede enjekte edilmesi, ona maruz bırakılarak bize bağışıklık kazandırır. Mikrobun kendisine tamamen maruz kaldığımızda göstereceği etkiyi hafifletmiş olmaktır amacımız, nitekim öyle de olur.