Adı:
Kırmızı ve Siyah
Baskı tarihi:
Temmuz 2018
Sayfa sayısı:
592
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750512193
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Le rouge et le noir. Chronique de 1830
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Psikolojik romanın kurucusu Stendhal, Fransız Restorasyonu’nun siyasi tartışmaları ortasında, dinî eğitimiyle, aşklarıyla, ihtiraslarıyla dünya edebiyatının en önemli karakterlerinden Julien Sorel’i yaratıyor.
Stendhal, 1840.

Fransa’nın küçük bir kasabasında, bir kerestecinin oğlu olarak dünyaya gelen Julien Sorel, genç yaşında yükselme ihtirasına kapılır. Çalışkanlığı ve dini eğitimiyle dikkat çeken Sorel, bir an önce bu kasabadan kurtulup Paris’e gitmeyi arzular. Böylece kırmızı ve siyah arasında yaşadığı çelişkiler de başlamış olur. Restorasyon Fransası’nın şartlarında yükselebilmek için genç Sorel’in önünde iki seçenek vardır: Ya siyahı seçerek yükselişine Kilise yolundan başlayacaktır ya da kırmızıyı seçerek askeri yoldan. Ancak bir yandan aldığı dinî eğitim, öte yandan Napolyon’a olan gizli hayranlığı bu seçimi yapmasını zorlaştıracaktır. Üstelik ihtirasla girdiği bu yolda karşılaşacağı iki farklı kadın, iki farklı aşk, kendini çok başka yerlerde bulmasına sebep olacaktır.

“Kırmızı ve Siyah kendi zamanının ötesinde bir romandır.”
ANDRÉ GIDE

“Stendhal, hayatımın en güzel ‘tesadüflerinden’ biridir.”
NIETZSCHE
652 syf.
·11 günde·8/10
Merhamet göstermek gerekmiyorken merhameti yüceltmek kolay, adalet dağıtan değilken adaleti yüceltmek kolay... Yaşamadığını dışarıdan gözlemleyerek eleştirmek kolay... Ya başrol sensen? Ya adaleti uygulaman gerekirken kendi çıkarların söz konusuysa... Adil olabilir misin? Refahından vazgeçebilir misin? Kendi başını derde sokup merhamet edebilir misin? Sorgula kendini ne kadar adilsin, ne kadar merhametlisin? Mantığını ne derece baskılabiliyorsun? Aşık mısın hırslı mı?

Kırmızı ve Siyah okumamın sonunda kafamda hep bu sorgular...

Şu iğrenç düzen çarkında çoğumuz birer Julien'iz aslında. Milyon dolarlarımız yok, ünlü bir aile adımız yok, siyaset oyununda bir koltuğumuz yok, Ankara'da dayımız yok... Bu yüzden adalet dedikleri duruma göre değişebilen kurallar silsilesi bizim için hep sabit. İktidar oyununda bizden çıkarı olan hiç kimse yok, bu yüzden bir sabah uyandığımızda kendimizi inşaat zengini olarak bulamayacağız, aniden köşeyi dönen insanlar kervanına katılamayacağız. Bir yasa, bir belge ile kılıfına uydurulamayacak durumumuz. En acısı da sosyal statü sebebiyle ceza ver(e)medikleri ya da göstermelik ceza verdikleri suçlardan doğan adalet uygulama açlıklarını ufacık bir suçta üzerimizde uygulayacakları. Dokunulmazların da dokunulurluğu bize dokunacak.

Evet, her sabah kendimi kocaman bir yalandan ibaret dünyanın kucağına bıraktığımın farkındayım ve böyle değilmiş gibi davranamadığım her an tiksiniyorum bu dünyadan... Gözleri hırstan, kibirden, dalkavukluktan, ikiyüzlülükten parlayan bu kalabalığa her sabah karışıyor olmak çağımız insanını mutsuz eden yegane şey canım Ayşe* . Aşklar yalan, dostluklar çıkar, gülüşler sahte... Gençliğimiz var ama yorgunuz. :)

19.yüzyıldan bugüne değişen bu kadar az şey varken ne için uğraşıyoruz? Kitapta anlatılan taşra, soylu sınıfı, ruhban sınıfı ve devlet adamları arasındaki kirli düzen 21.yy'da adını değiştirdiyse, kırmızı ile simgelenen aşk hala siyahlara büründürülüp hırpalanıyorsa, adalet sistemi arızalıysa, karşı görüşlerin finali Silivri'de gösterimdeyse neden bu kadar sinirleniyoruz yaşadığımız çağa? Fikirlerimiz bizim mi sistemin mi? Stendhal, Hugo ve diğer pek çoğu çağının bastırılan sesini bulup bugünlere taşımış yine de düzen değişmemişse neden salıvermiyoruz kendimizi, amaan battı balık yan gitsin biz mi kurtaracağız? Tatar Ramazan misali düzeni bozarız diye çığırsak da düzen aynı kara düzen olarak kalıyorsa, yeryüzünün bütün karıncaları birleşemiyorsa, sistemin aksaklıklarını söyleyip bağırıp çağırıp rahatlamak mı bunca telaşımız? Retorik sorular sorup durmak içimi rahatlatmıyor. Sorgulamaların sonu yok.

Bu kitabı aşk kitabı diye okumak isteyebilirsiniz ama birbirlerine duydukları aşk mıydı, diğer şeylerin yansıma yapıp kendilerine dönmesi miydi okurken hep bunu düşündüm. Madam Renal kendisini bir iş anlaşması, toplumsal statü yükseliş aracı aksesuarı olarak görmese Julien'e tutulur muydu? Mathilde kafasındaki ideal aşık rolünü Julien'e yüklemiş olmasa, bu kadar benmerkezci olmasa sırf Julien herkesin aksine kendisiyle ilgilenmiyor diye kendine aşk yaratır mıydı emin değilim. Karakterlerin aşk ilişkisi çok gelgitli ve tutarsızdı. Bir dönem anlatısı olarak; sınıf farkının işlenmesi, din ve Tanrı sorgulaması, psikolojik tahlil olarak kısmen başarılı bulmuş olsam da Stendhal'in anlatım tarzını çok dağınık bulduğum için kitabı çok sevemedim. Hristiyanlık olarak ele alınmış kitapta ama inanç da diyebiliriz buna, ayrıcalık elde etmek için inanç ya da aşkla bağlanılan aşk(ki kitapta göremiyoruz) sorgulamaları Quo Vadis?'in üzerine cila gibi oldu. Benim için kitabın en güzel kısmı da bu son kısımlar oldu.

Son olarak kitabı okumaya önce İletişim yayınları ile başlamışken, çeviri kıyası sonucu İş Bankası'na dönsem de ufak tefek editöryal aksaklıklar vardı bunda da. Yayın dünyasının iki büyük ismi bile böyle özensiz iş yapabiliyor, elimizde şimdilik daha iyi bir seçenek olmadığından İş Bankası yayınlarından okunmasını tavsiye ediyorum.
652 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Gerçek ismi Marie -Henre Beyle bize kendisini Stendhal olarak tanıtmıştır. Şöhretine uzun yıllar kavuşamayan Stendhal 1880 yıllarından sonra beklediği ilgiye ancak kavuşur, bunu açık ve net kendisi ile ilgili daha önceden öngörmüştür.

Stendhal sadece üç yılı gerektiren çalışmalarının sonucunda sıradan adli bir vakayı sanat eserine dönüştürülmeyi başarmıştı. Fransız devriminden sonraki Restorasyon dönemine ait gerçek olayların üzerinden de bu kitabı yazmıştı. Fransa’nın o döneminde sık rastlanan ve gazetelere düşen olaylardan bir tanesini kaleme almıştır; birey ve toplum çatışmasını resmetmiştir.

Kitap küçük bölümlerden oluşuyor, uzun monologlar içermeyen, sıkıcı anlatı olmayan paragraflarlar ve sayfalar bir birini takip ediyor. Ayrıntılara zaman harcamadan yazar kahramanların en önemli olaylarına konsantre oluyor. Kitaba epigraf olarak Danton’un ‘’Gerçek, şu buruk gerçek’’ kullanılan bu sözleri doğru ve sadece doğru anlatacağını söz vermiş gibi yazar.


Julien, genç bir erkek, büyük kariyer ve büyük servet yapmak ister ve bunun için büyük çabalar harcayarak zengin ve üst tabaka insanlara karışır ve istediklerine varmasına ramak kala hayata veda eder. Henüz 23 yaşında iken… Julien; kerestecinin üç oğularından en küçüğüdür, eğitime yatkınlığı da vardır, din adamlığı veya askeri kariyerinde başarılı olursa kendi hayatı ile yaptığı planlarını gerçekleşmiş olur diye düşünür. Kendisi Napoleon hayranıdır maalesef ki yaşadığı zaman Napoleon zamanı değil ve bundan dolayı hayatındaki amacına varabilmesi için bulunduğu çevreyi küçümseyip, her insanın doğasında olduğu gibi sevgi ve dürüstlüğü yok edip yerine içindeki ego, kibir, ikiyüzlülüğü ve insanlara karşı güvensizliğini büyütüp tüm fırsatları kullanıyor. 19 yaşında olmasına rağmen ne istediğini bilen, yaşının verdiği toyluğuğu yaşar iken hayal ettiklerine ilk adımlarını atmaya başlıyor. Madam de Renal ve Matmazel Mathilde arasında Julien’in kısacık hayatı sıçrayarak geçiyor. Çok kısa zaman diliminde onun alt tabakadan gelme, kilise ve üst tabakaya ilerleme, yükselişini ailesinden kendisine göremediği güvenini sağlamış oluyor. (Bu yükselişin ruh katılaşması ile ters orantılıdır diye söylemeden geçemiyorum.)

Hızlı yükseliş, trajik son…

Kitabın ismi ile ilgili tartışmaların sona ermediğine göre bende kilise ile askerlikten yana düşünmekten vazgeçip kırmızının aşk siyahın ölümü simgelendiğini neden olmasın diyorum… Yüzleri pudralı, peruklu, uzun elbiseli o zamanki üst tabakanın kibarları gözümün önünde hüzünlü canlandırma ile kitabın son yaprağını çevirmiş oldum.

Klasik her zaman klasiktir .
652 syf.
Bundan yaklaşık 20 yıl kadar önce ailemin kitaplığında bulduğum eskimiş kitap kokan Stendhal'ın Kırmızı ve Siyahını ilk kez okuduğumda ailemin bunu nasıl kitap diye rafa koyduklarını anlayamamıştım ve tabi ki yarısına varmadan da bırakmıştım. Sanki Türkçe değildi de başka bir dildi. Sonra bir kaç yıl önce tekrar denedim ve çok sevdiğimi anladım. Sanırım Çeviri bir kitabı sevmekte gerçekten çok büyük rol oynuyor.
652 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Her sabah kendinizi kocaman bir yalandan ibaret dünyanın kucağına bıraktığınızın kaçınız farkında? Gözleri hırstan, kibirden, dalkavukluktan, ikiyüzlülükten parlayan bu kalabalığa her sabah karışıyor olmak nasıl bir duygu? Binlerce insanın binlerin arasında yalnız hissetmesi, yaş aldıkça yalnızlaşmak, toplumdan daha stabil yaşamaya çalışmak ya da hepimizin kafasından mutlaka bir kez geçmiş olan bi sahil kasabasına yerleşme fikri, insanlar arasında tercih edilmiş bu yalnızlığın sonucu mudur?
Bilemiyorum Altan. Hikayemiz tam da burda başlıyor.

Bu kitabı aşk romanıdır diye düşünüp, dağınık kafamı biraz toplasın diye okumaya başladım. Aksine beni çok sinirlendiren bir okuma oldu. Yaşar Kemal’in ve Orhan Pamuk’un dilinden düşmeyen Parma Manastırı öncesinde girizgah olması adına önceliği bu kitaba verdim. Stendhal’ın Fransız edebiyatındaki gerçekçilik akımının en önemli yazarlarından biri olduğunu bu kitabı okuduğumda öğrendim, neden sinirlenmiş olduğumu da o zaman anladım.

“Fransa’da kibirden başka bir şey göremiyorum.” sf(360)

Bu kitabın bana kalırsa en can alıcı cümlesi buydu. Fransız Devriminin etkileri henüz tazeyken 1799 yılında Cumhuriyet ve devrim yanlısı Napolyon’un iktidara gelmesi şüphesiz Fransa’da dengeleri değiştirmiştir. Stendhal kendisi de Napolyon’un yaklaşık yirmi yıla yakın süren savaşlarında savaşmış, romandaki gerçeklik de anladığım kadarıyla bu savaşlar sayesinde bu derece gerçek anlatılmış. Yazar her ne kadar kitapta Napolyon’un icraatlarından övgüyle söz etse de, daha sonra ki yıllarda Napolyon’un da zaaflarına, ihtirasına yenik düşerek ülkeye Monarşi’yi tekrar geri getirişini eleştiriyor.

Toplumsal sınıflandırmanın en çok hissedildiği Fransa’da soylu sınıfı ve ayrıcalıklı ruhban sınıfı, halkın tekrar örgütlenip kendilerini giyotine geçirmesinden sık sık korkuyor, Kral’ı yani iktidarı destekleyip ceplerini dolduran bu Dük’ler, Marki’ler, aslında toplumun içindeki zehirli ottan farksızlar. Sahibi oldukları servetler sayesinde daha soylu olduklarını düşünürlerken ruhlarının ne kadar soysuzlaştığının farkında bile değiller. Toplumsal iki yüzlülüğün en net kanıtı da, her akşam verdikleri kokteyllerde tek bir düşüncenin bile söylenemiyor olması, çünkü bu beyler çoğunlukla kendilerinden alt tabaka gördükleri salon eşrafının fikir beyan etmemesi için kendilerinde hak gördükleri her türlü aşağılamayı yanındaki bu yardakçılarına gözükapalı yapabiliyorlar. İktidarın gözünden düşmek istemeyen bu beyler her türlü aşağılama karşısında sükunetlerini koruyorlar.

Ve bu ortamın tam göbeğine fakir bir kerestecinin, yükselme hırsıyla gözü dönmüş, tek amacı servet sahibi olmak olan, Tanrı’yı sorgulayan ama zerrece inancı olmayan Rahip adayı Julien düşüyor. Bu kitapta başından talihsiz iki gönül ilişkisi geçen genç Julien’ın hayatına eşlik ediyorsunuz. Roman kesinlikle basmakalıp bir aşk öyküsü değil. Kitabın genel temasında yer alsa da bana kalırsa bu kitap, toplumun iki yüzlülüğünün, kibrinin, aşağılık kompleksinin en güzel örneği. İnsanın aklına sık sık “Bu dünya da dürüstlere yer yok!” fikrini getiriyor. Toplumsal konumların duyguların üstünde tutulduğu duygusuzları anlatıyor bu kitap.

Dönem kitabı okumak isteyenler için çok iyi bir tercih, ve kesinlikle Bertan Onaran çevirisi okuyun gerçekten çok başarılı. Özellikle İletişim Yayınlarından çıkan çeviriyle şöyle bir kıyas yaptık, kesinlikle Bertan Onaran, cümleler de anlam düşüklüğü ve kopukluk nerdeyse hiç yok. Son olarak bu kitabı bana hediye eden canım Kübra A. ‘ya <3 tekrar teşekkür ederim, böyle şahane bir kitabı okuduğuma vesile olduğu için.
Selamlar, saygılar.
652 syf.
·Beğendi·10/10
Böylesine asil ve karakterli aşk ender görülür, Neden klasik sorusuna cevap niteliğinde ..
512 syf.
·Puan vermedi
İyi akşamlar kitap dostları,
Stendhal'in soluksuz okuduğum nadide bir klasiği. Dünya edebiyatında önemli bir yere sahip olan bu eser, aşka dair güzel ama bir o kadar da buruk bir roman . Dilinin sade ve akıcı olması da ayrıca güzel.
Yazar bu kitabında çalkantılı bir aşk hikayesinden bahsederken, insanların nasıl hırslarının, zaaflarının ve arzularının kurbanı olduğunu iyi bir şekilde anlatıyor okuyucusuna. Kitabı okurken hani her hoşlandığını ve beğendiğini aşık olmak zanneden ve aşkın anlamını kaybettirenlere de güzel ironiler de bulunuyor. Gerçek aşkta gurur olmadığını çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor. Beklentisiz ve gururun olmadığı aşkın damaklarda bıraktığı tadın yıllanmış şarap misali güzelliğini ve değerini kaybetmediğini anlatıyor. Kitabı okurken mutlu aşk var mı sorusunun cevabını da bir nebze buluyorsunuz. Hüzünlü bir son ile kitaba veda ederken yazarın isyanlarını, dine tanrıya olan veryansınlarını da görüyorsunuz. Bu son bölümleri okurken aklıma PK. Filmi geldi. Kitabı okuyup filmi de izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Sevgiyle kalın
619 syf.
·25 günde·Puan vermedi
Standhal realist bir yazar da bana tuhaf gelen bir şey var. Yazar , Ahmet Mithat gibi nerdeyse Ey Kari’ deyip kitabın bir yerinden fırlayacakmış gibi . Gerçi bu çevirmen ya da yayınevinden mi kaynaklı bilemedim
652 syf.
·22 günde·Puan vermedi
Bazı kitapların “ne” anlattığı, bazılarının ise “nasıl” anlattığı önemlidir okuyucu için.

Hem anlattığı konu hem de anlatım şekli okuyucuyu kitaba bağlıyorsa, artık ona kitap demek abesle iştigal olur. O artık bir şaheserdir.

Vira Bismillah, bu kitabın bir şaheser olmadığını söyleyebiliriz. Anlattığı konu çok da Kaf dağının ardı bir konu değil. Ancak anlatım tarzı tam olarak Şam’da kayısı mertebesinde…
Derinlemesine karakter tahlillerinin yapıldığı, diyalogların değil monologların volta attığı bir kitap karşımızdaki.

Baş karakterimizin adı Julien. Aşağılık kompleksi ile dolu Julien’in bir diğer özelliği ise çok hırslı olması.
“Gayret” kelimesi ile karıştırılsa da; hırs, gayretten farklı olarak hedefe ulaşmak için her şeyi caiz gören bir karakter özelliğidir.
Siz söyleyin; aşağılık kompleksine sahip, hırslı bir insandan daha korkunç bir yaratık var mıdır?

Karakterler kitap boyunca sürekli ikilemlerle karşılaşıyorlar. Ama her seferinde Susanna Tamaro’ya inat yüreklerinin götürdüğü yeri tercih etmek yerine tabulara boyun eğiyorlar.

Varlığının istediği, arzuladığı bir şeyi; toplum, din vb baskı unsurları karşı diye, eyleme geçirmemek, düşüncesinden bile korkmak ve böyle davranarak kendi doğana karşı çıktığın halde bunu erdemli bir davranış olarak nitelemek; aslında deli gibi sıkıştığın halde çişini tutmak veya başka bir deyişle, kendi elinle yaptığın puta tapmaktır.

“Piston düştü” cümlesi sizin için ne ifade ediyor?
5 yıl kadar önce, bir çok insanın kahkaha atmasına sebep olan bir görüntüyü anımsatan bu cümle, şimdi ise bırakın gülümsetmeyi, içi boş bir moda nesnesi olmaktan başka özelliği olmayan “her şey” gibi, insana “hiçbir şey” ifade etmiyor..
Bu kitapta da dönemin olaylarına çok fazla atıfta bulunuluyor. Kahramanların içinde bulundukları durumu veya yaşadıkları duyguları okurlara daha iyi benimsetebilmek için tercih edilen bu yöntem, dipnotlara rağmen, dönem hakkında bilgisi olmayan okur için zorlayıcı bir faktör olarak ortaya çıkıyor.
Anlayacağımız; Fransız devrimi ve Napolyon dönemi gibi konulara ucundan azcık hakim olmak, romanda geçen bir çok konuya, biraz daha az, Fransız kalmamızı sağlayacaktır.

Julien bir din adamı adayı. İnanılmaz bir ezber yeteneği ve latince diline hakimiyeti var. Ama din adamlığını tercih etmesinin sebebi “ruhani” olmaktan daha çok cismani.
Daha çok para ve makam sahibi olmasını sağlayacak diğer mesleklerle karşılaşmadan önce ,yaşadığı fakir hayattan din adamı olarak kurtulmak isteyen biri Julien.
Sayfalar arasında gezinirken, “ahiretten sorumlu” olduğunu iddia eden kilisenin; şu fani dünyanın kendisi kadar fani işleri ile bu kadar çok uğraşırken, gerçek görevini hangi ara yaptığını bulmanın, havuz probleminden bile daha zor olduğunu göreceğiz.
,
Fizik ötesi bir kavrama duyulan bağlılığın, kurumsallaştırılmaya çalışılmasının kaçınılmaz sonucu yozlaşmadır.
Din adamlığının kısıtlı kuralları olan bir meslek haline düşürülmesi yüzyıllardır devam eden bir yanlıştır.
Öğretisi, yöntemi, yolu olmadan; çıkarsız, samimi değerler ile doğaçlama olarak, sadece yürekte kendine yer bulan, bir inanç sistemine sahip olmak güzel olmaz mıydı?

Çok mu saçma geldi?

Bence; “sınırsız” olduğuna inandığın bir yaratıcının “sınırlı” kurallarının olması gerektiğini düşünmekten daha az saçma…

https://www.youtube.com/watch?v=cNYlzKS-ym8
652 syf.
·18 günde·Beğendi·10/10
Dönemin olaylarıyla birlikte nadir bulunacak bir yasak aşkı anlatan bir roman. Kitabın başlarında sıkılarak okudum çünkü anlatımı yoğun. İlerledikçe bağlandım, beğenerek okudum.
652 syf.
·Beğendi·8/10
Kitapta diğer arkadaşların aşk üzerindeki yorumlarına nazaran benim için ikinci plan konusuydu aşk teması.Öncelikle Julien Sorel'in kendini tanıması kendine yön vermesi zaman zaman bocalaması en yükseğe ulaşmak için izlediği yol bu yolda çektiği çileler hepsi benim için birer efsane olacak şüphesiz.Özellikle Papaz olmak istemesindeki amaç herkesin papazlara duydugu saygı dönemin Fransasında papazların konumu ve önemi,Julien sadece zengin olmak isteyen bir karakter değil zengin,saygın ve bulundugu konumda herkesin çekindiği birisi olmak isteyen bir karakter.Julien Sorel kuşkusuz okuduğum en gerçekçi ve en çok örnek alınacak karakterlerden.Bana göre ikinci planda kalan aşka gelince Mathilde karakteri aslında insanların özellikle bayanların çözülmüş hali.Yani bazen bir insanı ne kadar severseniz sevin Mathilde gibi ilgisiz kaldığınızda sevginize yanıt alabilirsiniz.Çünkü Mathilde gibi insanlar genelde elde edemedikleri insanları daha çekici bulur onların aradığı aşık olduğunu düşünen bir köle değildir siz onun için dağları delseniz de size karşı aşkı sevgisi artmaz ama ona Prensin Julien'e verdiği nasihatlerle yaklaşırsanız sizin için herşeyi yapabilir gerekirse ölümü bile göze alabilirler.Bana göre bu da aşka başka bi anlamda katıyor.Kitabı tavsiye ederim kesinlikle okumanız gereken bir kitap.
652 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Roman Napolyon Bonapart'ın sürgüne gönderilişi ile yaşanan Restorasyon Dönemi'ni anlatmaktadır. Stendhal bir aşk hikayesi içinde o dönemin Katolik Kilisesi'nin, liberallerin,aristokların, burjuvaların, kralcıların ve özgürlükçülerin de bir portresini çizer okura.
Elinden nasıl gelirse öyle ölür insan, ben ölümü kendi istediğim biçimde düşünmek istiyorum.
İç çekişler vardır, gizlendiği için derin mi derin,
Ve gizli bakışlar vardır, kaçamak olduğu için pek tatlı.
Ve al yanaklar vardır ama günah işlemek için değil.
DON JUAN
Stendhal
Morpa Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kırmızı ve Siyah
Baskı tarihi:
Temmuz 2018
Sayfa sayısı:
592
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750512193
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Le rouge et le noir. Chronique de 1830
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Psikolojik romanın kurucusu Stendhal, Fransız Restorasyonu’nun siyasi tartışmaları ortasında, dinî eğitimiyle, aşklarıyla, ihtiraslarıyla dünya edebiyatının en önemli karakterlerinden Julien Sorel’i yaratıyor.
Stendhal, 1840.

Fransa’nın küçük bir kasabasında, bir kerestecinin oğlu olarak dünyaya gelen Julien Sorel, genç yaşında yükselme ihtirasına kapılır. Çalışkanlığı ve dini eğitimiyle dikkat çeken Sorel, bir an önce bu kasabadan kurtulup Paris’e gitmeyi arzular. Böylece kırmızı ve siyah arasında yaşadığı çelişkiler de başlamış olur. Restorasyon Fransası’nın şartlarında yükselebilmek için genç Sorel’in önünde iki seçenek vardır: Ya siyahı seçerek yükselişine Kilise yolundan başlayacaktır ya da kırmızıyı seçerek askeri yoldan. Ancak bir yandan aldığı dinî eğitim, öte yandan Napolyon’a olan gizli hayranlığı bu seçimi yapmasını zorlaştıracaktır. Üstelik ihtirasla girdiği bu yolda karşılaşacağı iki farklı kadın, iki farklı aşk, kendini çok başka yerlerde bulmasına sebep olacaktır.

“Kırmızı ve Siyah kendi zamanının ötesinde bir romandır.”
ANDRÉ GIDE

“Stendhal, hayatımın en güzel ‘tesadüflerinden’ biridir.”
NIETZSCHE

Kitabı okuyanlar 2.069 okur

  • Emin Azar
  • Nisa
  • Media
  • Fatih ÇELİK
  • seyhan yönlü
  • Melike Özmen
  • Ayşe Şeker
  • Ruken Güven
  • Beyza Gültekin
  • Sedef

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.2 (6)
9
%1.2 (6)
8
%2.1 (11)
7
%1 (5)
6
%0.6 (3)
5
%0.4 (2)
4
%0.2 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları