Adı:
Kış Bahçesi
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
320
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054494057
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Okur Kitaplığı
Baskılar:
Kış Bahçesi
Kış Bahçesi
Türkiye Yazarlar Birliği 2011 Roman Ödülü

Mevsimlerden kıştı, soğuktu hava. Çay içtiler karşılıklı, birlikte oturdukları tenha çay bahçesinde. Kış bahçesi diyorlardı artık böyle yerlere. Alüminyum çıtalar arasına gerilmiş şeffaf naylonlarla çeviriyorlardı çay bahçelerinin bazı açık kısımlarını ve çay bahçeleri kış bahçelerine dönüşüveriyordu. Gideceğini söyledi Ahmet orada, bu şehrin kokusuna dayanamadığını, içinde taşıyamayacağı kadar büyük bir nefretin soluk aldığını, gitmekten başka çaresi olmadığını söyledi. Hemen ciddiye aldı Derya, inanmamazlık edemedi, tanıdığı bu yaşı genç ruhu yaşlı adamın gitmekten ilk defa bahsettiği için gideceğini anladığından. Gitmeyecek olanlar, gidemeyecek olanlar bahsederlerdi gitmekten. Gidecek olanlar, konuşmazlardı, yalnızca giderlerdi. O halde gidecekti Ahmet.
Nereye diye sordu Derya, korkarak. Neresi olursa olsun, gitmek artık burada olmamak demektir, bunu düşünmemeye çalışarak.
Cevap vermedi Ahmet. Kendisi de bilmiyordu. Başka insanların olduğu bir yere dedi sadece, o da uzun bir sessizlikten sonra. Buradakiler gibi olmayan insanların yaşadığı bir yere. Öyle bir yer var mı, diye sordu Derya, cevaba inanmaya hazırlayarak kendisini. Öyle bir yer yok, diye cevapladı Ahmet, inceden tebessümü eşliğinde.
296 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Kapağına bakıyorum kökünden sökülmüş kanayan bir ağaç içine bakıyorum gayya kuyuları, çorak arazi, derin çatlaklar ve çöl. İçim karanlık, içim çöl. Duydun mu İçimdekiler'i?

Halbuki başta farklı düşünmüştüm bu kitaptaki deliliği. Çünkü Aziz’de gördüğüm delilik neşeli ve pervasızdı, kasvetli değil. Hani uzun süre uyumazsınız günü döndürürsünüz de sabaha halletmeniz gereken o işi de halledersiniz sonra işiniz bittiğinde geriye büyük bir özgürlük kalır ve muhtemelen yatmaya gitme vaktiniz yaklaşır ya (özellikle üniversite zamanları çokça sabahladığım o zamanları hatırlıyorum) işte o zaman anlamsız bir gevezelikle saçmalamaya başlarsınız ama mutlusunuzdur da. Aziz tam da böyle bir deliliği yaşıyor. Herkesle, kendiyle hatta yeri geliyor okurla bile dalga geçiyor, böceğe isim takıp onunla ahbap oluyor. Sonra bunları aslında içindeki çoraklığı es geçmek için yaptığını anlasa da o Süngü’nün alaycı zekasını konuşturduğu bir karakter olarak kalacaktır. Arada bir işin rengi değişse de bence Aziz müstehzi, sarkastik bir karakter en azından onu öyle hatırlayacağım.

“Neyi kaybettiğini hatırla. Kaybettiğin ne yeteneğin, ne de sevgilin. Sen ciddiyetini kaybettin. Ve sonra Aziz Çalışkan kendisi hakkında yaptığı tespiti, kendisine koyduğu teşhisi ellerinin arasına alıp, havaya kaldırıyor ve seyircilere bakarak sırıtıyor gururla.”

Bir de Kumral kız var. İçindeki gayya kuyusuna düşen. Boğuluyorum demek istese sesini çığlığa dönüştüremeyen. Ve yazara yalvaran, “beni bir ses sahibi kıl” diye. Beni bir ses sahibi kıl çünkü bu dipsizlikte boğuluyorum ve eğer bana ses vermezsen beni kimse duymayacak. Çünkü sen ses verirsen bana, “sesin içime saklanır, aklanırsa adım seninle aklanır”. Kumral kız çırpınıyor sadece ne yapacağını ne diyeceğini bilemeden. Ama onu en iyi anlayacak olana, yazara anlatabildi en azından kendini.

Ya Harun’a ne demeli. Ömrünü anlamadan tüketip 50lerinde kendine derin sorular sorup bir cevabın peşi sıra her şeyi bırakıp gitmek… Belki bilinçaltını o en mutlu ve anlamlı an için sıkıştırdığında şairin şiirinde dediğini buldu “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” Onu yola çıkaran somut çabası beyhude, anlamsız olsa da aslında arka planda bu vardı. Bunu anlasa da yolu nasıl gideceğini bilemedi, beklemek gerekiyordu, O bekleyemedi. Çünkü “beklemek, en zor halidir, bir yaşamın” Beklenmeyen bir gün gelse de, bekleyen bekleneni göremedi. Harun’nun yaptığı en iyi şey, çocukluğuyla barışıp kendine bir nefes alma alanı açarak yalnızlığa alışmak.

“Bazı insanların kalbi çatlaklarla doludur. Yaşananların pek önemi yoktur, o çatlakların kapanması için olması gerekenler olmadığı müddetçe, yaşanan her şey o çatlakları büyütür.”

Farklı kişi, olay ve mekanların bölüm bölüm ilerlediği ve herkesin bekleyeceği gibi benim de bir düğüm hikâyesi beklediğim ama bir zaman sonra “yok, öyle değilmiş” dediğim sonrasında ise Süngü’den iyi bir gol yediğim romandı. Derli toplu düzenli hikâye anlatımındansa acının gösteriminin daha çok önemsendiği roman…

Bu söylediklerim kitabı okumayanlar için pek bir şey ifade etmese de bir merakı doğuracaktır. İşte o zaman amaç da hasıl olacaktır. Ancak kitabı okuduğunuzda da bu yazı bir halleşme yazısı olacaktır.
320 syf.
2011 Yılı Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü'ne değer görülen Kış Bahçesi Güray Süngü'nün dördüncü romanı.

Bir yazarın hayatı yeniden kurma çabasıyla yola koyulmasıyla başlıyor roman.Daha sonra yazarın karakterleri masumiyet ile ölümsüzlük arzuları arasında dolaşıyor..


Roman denilince aklıma basit sözcüklerle kurgulanmış bir eser gelir. Fakat ‘‘Kış bahçesi’’ adlı romanda yazar Kendisiyle konuşarak kurgu yapmış. Olaylara giriş yapacağı esnada bazı yerlerde 2 sayfadan fazla betimlemeler var.

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Farklı bir kurgusu var, ama bazı yerlerinde konudan dışarı çıkmış,
sanki bir ara kopukluk vardı. Yada bana öyle geldi.
320 syf.
·5 günde
Bu kitap, bu kurgu, bu roman, bu roman içindeki roman, romanın içindeki romanın içindeki karakter, karakterler... Böylesine dümdüz ilerleyip de 20-30 sayfa kala mı sarpasarar bir kitap. Bir kitap belli etmez mi daha en başından farklı bir kurguya sahip olduğunu, belki de anlatmak mevzusu değildir, bilâkis anlamakla alakalıdır, okuyucu yeteneği tabii o da. Ne diyelim ben anlayamadım böyle olacağını, belki anladım ama arka plana atıp sadece anlatılanları okudum, bilmiyorum ki, sadece okuyup da yüreğimi açmasaydım kitaba gözlerim dolu dolu kitabı bitirir miydim? Bilmiyorum. Neye gözlerim doldu onu da bilmiyorum zaten. İnsan her romanın kurgu olduğunu bildiği halde bir sürü şeye yaşanmış gibi üzülür ya çünkü hiçbir zaman o yaşananların kurgu olduğu yazılmaz, dizilerin başında bile uyarırlar karakterler hayalidir diye ama kitapların başında uyarmazlar fakat bu kitapta olay daha da farklı bu kitabın sonunda biz uyarılıyoruz, evet bence de sonunda uyarılmanın ne önemi var? Bir önemi yok aslında, yazar beyefendi de uyarmak için söylemiyor zaten böyle şeyler, sadece işine geliyor, kurgusuna geliyor diyelim ya da. Ama yine de üzüyor, bunu bile bile üzüldüğüm için sorguluyorum belki de kendimi, veya karakterin birinde kendimi gördüm de en çok da onun bir yazar tarafından yazıldığı böylesine canımı sıktı? Nasıl anlatılır ki bu, anlatılmaz...

Kitap anlatılır mı, deneyelim: Aziz Çalışkan var, Harun var, Derya var, Hande var, bana kalırsa Ahmet de var, birkaç kişi daha var ama isimleri önemsiz, aslında ikizler de var Erdal ve Hülya. Fakat bunlar mı hikayenin içindeler, yoksa hikaye mi bunların içinde ben bilemiyorum pek. Hadi biraz tanıtalım: Aziz Çalışkan yazar ama aslında tembel, Derya bir okur ama yazar da olmak ister sorsalar, sorsalar ölümsüz olmak istediğini söyler, aslında sormadılarsa da söyledi o. Harun, yaşlı bir amcamız fakat yaşını alırken yaş aldığının farkına varmayıp altmışına yaklaşmışken yaşının farkına varmış, onun arkadaşları var, ilk aşkı var, Erdal ve Hülya, bunlar ikizler zaten. Ahmet de var demiştim siz belki saymazsınız ama ben sayarım çünkü önemli olan bir romanda isminin ne kadar geçtiği önemli hale getirmez seni, seni önemli hale getiren şey nelere yol açtığındır, neyse Ahmet Derya'nın bir derya deniz olmasına ama bir kuyuda boğulmasına yol açıyor, çünkü aşk böyledir, "aşk acıtır ve acı büyütür". Burada her ikisi de var; insan acıya acıya, kanaya kanaya büyümez mi zaten? Ne diyorduk, karakterler diyorduk, mekan İstanbul, Kadıköy, Cağaloğlu, Sultanahmet belki Nuruosmaniye, belki ama..

Neyse gelelim övgülere, gelmeyelim aslında çünkü ben bu kadar büyük değilim, benim övgüm yazarı küçültür sadece, hele de ben böylesine bir romanı ancak son zamanlarında anladıysam onda da ancak anlatıldığındaysa benim diyebileceğim tek bir şey olur: Üstâdım beni ölümsüzleştir, beni anlat, derin kuyularda bile olsam yaz beni, belki ben Yusuf değilim ama yaz beni belki yazarsan kuyudan kurtulur, balık olurum belki denizde de boğulurum ama en azından mutlu ölürüm, pardon ölümsüz olacaktım değil mi o halde en iyisi deniz olayım ben ya da kuyu, her ikisi de dipsiz değil mi ne de olsa...
320 syf.
·259 günde·Beğendi·Puan vermedi
Uzun süredir durdu belki de masamın üzerinde... Ama bitişine şaşırmadığım bir kitap oldu. Alt komşu Harun Bey ve yazarın kendi Aziz Bey. Aslında iki hayat da benzer fakat sonlar farklı, alt komşusundan habersiz Aziz Bey'in var olmak için verdiği savaş ve alt komşu Harun Bey in var olma çabasına yenik düştüğü bir ölüm. Ha bir de Derya var tabiki var olmayı hayallerinde arayan ve bunun için tüm içtenliğiyle savaşan. Üç karakter ve bu üç karakterin taşıdığı giriş gelişme sonuç. Giriş bana göre Aziz Bey'di. Gelisme Derya ve sonuç Harun Bey'di. Bir kısır döngü vardı hayatlarında ama akıcıydı. Tavsiye edebilirim.
320 syf.
·Puan vermedi
Samimi bir üslupla kaleme alınan roman,kahramanlarının felsefi sorularıyla okuyucularını kendi içlerine yolculuk yapmalarına vesile oluyor.Yitirenlerin,gitme kal diyemeyenlerin ,mahcup kalplerin hislerine tercüman oluyor.Roman yakaladığı başarıyla,Türkiye Yazarlar Birliği 2011 Roman ödülüne layık görülüyor
320 syf.
·Beğendi
Öncelikle kitabın ilk başta karışık gelse de genel olarak sade bir dili var. Yazar aynı zamanda kendi kendisiyle konuşur gibi bir hava da olması romanı sürükleyici kılıyor. ”Aziz Çalışkan'dı değil mi? Bilakis Aziz tembeldi azizim. Hayır, ben ad ve soyad olarak şey etmiştim. O halde doğru şey etmişsiniz, Aziz Çalışkan ben.” Tam olarak bu, dili güzel kılan bizi sürükleyen dili de bu.. Ayrıca betimlemeler de gerçekten çok güzel kitabın her sayfada en az birkaç satırının altını çizesi geliyor insanın. “Ama kalbin selameti için bazı şeyler Google'da aratılmamalıydı, bir kitabın içinde, sayfaların arasında bulunmalıydı bazı şeyler, öncesinde uzun uzun aranıp. Ya da damakta çay tadıyla sorar cevap alırken yaşlı bir bilge adama, oraya doğru sürüklenmeliydi sohbet.” Gerçekten ustaca kurgulanmış bir kitap. Güray Süngü’nün okuduğum ilk romanı. Ve tekrar okumak isteyeceğim kitaplardan. Aziz Çalışkan karakterinin kendi kafasının içindeki sıkıntılardan bir türlü kurtulamaması, sorularına cevap bulmaya çalışırken başvurduğu yollar, kullandığı kelimeler gerçekten etkileyici. “Picasso'nun neden öyle suratlar çizdiğini biliyor musun Derya, eciş bücüş, şekilsiz, kaymış, deforme olmuş surata. Çünkü o suratlar öyle. Gördüğünü çiziyor ressam.” - İlginç öyle değil mi? Güray Süngü'nün muazzam üslubuydu aslında kurgusu ile bizi etkileyen dili. “Ara sıra dışarıya çıktığımızda, otobüsteki insanlara bakıp, trafikteki insanlara, korna çalanlara, bağırıp duranlara, cahiller sürüsü diyordum. Okumuyorlar, düşünmüyorlar.” Böyle düşünüyor yazar. Haklı da bence.. İnsan düşündükçe, aklını zorlayan düşüncelere kendini teslim ettikçe çoğu şeyin farkına varır. Düşünmeli, okumalı..Bu kitabı da okumayı Unutmamalı.. :)
Güray Süngü kimi zaman yazmış olduğu romanlarıyla kimi zaman öyküleriyle edebiyatımıza çok önemli bir yeri var. Açık bir ifadeyle ve isabetli bir söylem diyecek olursam, Türkiye'nin Yaşayan Oğuz Atay'ı olması.
Ama öykülerinden daha çok keyif aldığım bir yazar.
320 syf.
·Beğendi
“Anlatmak istediğin ne?” diye sorulmaya ihtiyacı olanlardan yazarlardan Güray Süngü. Yoksa bu kadar kafa karışıklığını hangi yazar gözler önüne serer ki!

Kendine has bir dili olan ve o dilin dünyasına girmek için okuyucuyu zahmete sokan nadir bir yazar ayrıca. Kış bahçesi kitabı okuduğum ilk eseri. Okundukça hızlı gidiyor kitap ama sayfaları çevirdikçe bir eksiklik buluyorsunuz kendinizde. Biraz dur diyor sanki açlığa kapılma yavaş oku anla beni, anlamadan çevirme sayfaları diye sesleniyor sayfaların peşi sıra. Bunu fark edince bende döndüm en başa. Yazarın okumamı istediği gibi okudum ve anlamaya çalıştım dilini. Sonra ortak bir yerde buluşup devam ettik yolumuza.

Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülüne sahip Kış Bahçesi. İki karakterimiz var kitapta. Bölüm bölüm biri çıkıyor karşınıza. İlk olarak Aziz ile tanışıyorsunuz. “Beklentisizlik diye bir şey varsa, bu insanı güçlü kılıyordu.” diyen ve çokça iç sesini duyacağınız bir yazarla.

Sonra bir de Harun var “varım yoğum iki bavul” deyip yollara düşen; “yıllar insana neden böylesin diye sormamayı iyice belletiyordu” diyen, insanın gidecek ve sonra dönecek bir yerinin olmamasına içerlenen…

Aziz bir gün telefon görüşmesinin ardından neden başladığını ve neden bitirdiğini bilmediği kendisiyle hiç ilişiği olmayan bir işe başlar. Belki yarım gün çalışacağı için belki de iyi para getireceği için bilinmez. Bir kızı takip etmesi ve onun hakkında notlar alıp posta kutusuna koyması istenir. Aziz işi kabul eder ve başlar ve bitirir nedensiz.

Aynı zamanda Harun yola koyulmuş ve İstanbul’a gelmiştir. İnsanların, mekânın betimlemelerini duyarsınız Harun’un ağzından. Ama tavsiyem yavaş dinlemeniz Harun’u. Anlatacakları buz dağının arkasında gizli çoğunlukla. Kendini kendinden esirgeyen, kendini yaşamdan esirgeyen insanlardan Harun. Ve diyor ki:

“Ama benim daha büyük bir kabahatim var ki; bunu size anlatsam bile anlayabileceğinizden kuşkuluyum. Yine de ayrıntıya girmeden söyleyeceğim. Ben kendimi boş verdim. Hayatımı bir kenara bıraktım ve bu güne kadar hiç sahip çıkmadım ona. Ne kalbimden geçenlere, ne aklımdan geçenlere zerre kadar önem atfetmedim. Bu sebeple de yaşamı kendimden esirgemiş oldum.”

Kış BahçesiHarun altmış yaşlarında evli, çocuk, torun sahibi birisi. Ancak mutsuz. Kendine esirgediği yaşamı ilkokul yıllarında âşık olduğu bir kızı ve ikizini bulmak adına daha doğrusu o yıllardan beri kaçtığı kendisini bulmak uğruna terk ediyor evini ve görünüşte sahip olduğu tüm insan birikintisini. Buluyor mu peki, bulması mı mühim yola çıkması mı mühim peki?

Aziz ise romanın yorgun olan bir başka komşusu.

“Bütün kelimelerim masanın üzerine döküldü ama ben baktığım hiçbir yerde yazılabilecek bir şey göremedim.” Diyor. Takip ettiği kız ise Derya Aziz’in okuru. Derya yaralı ve kaybolmuş. Kendini bulmak için kendini görünür kılmak için yollarını sevdiği yazara çıkartan genç bir kız. Peki, kendini bulduruyor mu romanın sonunda bilmiyoruz. Detayları biliyoruz ama sonuçları bilmiyoruz, size bırakıyor yazarımız. Olayların değil de durumların yazarı Güray Süngü bu sebeple heyecana ihtiyaç duyanların değil de dinlemeye ve dinlenilmeye ihtiyaç duyanlara değecektir yazıları.

Kış bahçesi kendi iç sesine yetişemeyenlere ve bu yüzden iç sesinde kaybolanlara ithaf olsun.
320 syf.
·4/10
Bir kitap ya başından anlaşılmaz, sona doğru anlaşılır ve güzel bir sonla biter. Yada başından güzel başlar güzel biter, başından güzeldir sonu kötüdür. Bu kitap anlaşılır bir şekilde başlıyor, araya tarif edilmeyen karakterler giriyor. Kitabın ritmini ortalarda yakalıyor ama sonunda tekrar yere çakılıyorsunuz. Akış kurgusunu başarılı bulmadım. Onun dışında altını çizdiğim cümleler oldu, araya serpiştirilmiş cümleleri görmek için okunucak türden bir kitap. Kişisel gelişiminiz için kitap okuyorsanız bunu okumayın çünkü ana temalar duygusuzluk, tembellik, bıkmışlık, depresyon ve saçma sapan tripler.
[...] hayatta tanıdığım en yalnız insanım, eğer tanıyorsam tabi kendimi[...]
Güray Süngü
Sayfa 79 - Metamorfoz Yayıncılık
"Hayat..." diye ekledi sonra.
"Savuruyor insanları. Kendi meselesine ortak ediyor. Sonra da..." tebessüm etti, "Geç oluyor hep."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kış Bahçesi
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
320
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054494057
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Okur Kitaplığı
Baskılar:
Kış Bahçesi
Kış Bahçesi
Türkiye Yazarlar Birliği 2011 Roman Ödülü

Mevsimlerden kıştı, soğuktu hava. Çay içtiler karşılıklı, birlikte oturdukları tenha çay bahçesinde. Kış bahçesi diyorlardı artık böyle yerlere. Alüminyum çıtalar arasına gerilmiş şeffaf naylonlarla çeviriyorlardı çay bahçelerinin bazı açık kısımlarını ve çay bahçeleri kış bahçelerine dönüşüveriyordu. Gideceğini söyledi Ahmet orada, bu şehrin kokusuna dayanamadığını, içinde taşıyamayacağı kadar büyük bir nefretin soluk aldığını, gitmekten başka çaresi olmadığını söyledi. Hemen ciddiye aldı Derya, inanmamazlık edemedi, tanıdığı bu yaşı genç ruhu yaşlı adamın gitmekten ilk defa bahsettiği için gideceğini anladığından. Gitmeyecek olanlar, gidemeyecek olanlar bahsederlerdi gitmekten. Gidecek olanlar, konuşmazlardı, yalnızca giderlerdi. O halde gidecekti Ahmet.
Nereye diye sordu Derya, korkarak. Neresi olursa olsun, gitmek artık burada olmamak demektir, bunu düşünmemeye çalışarak.
Cevap vermedi Ahmet. Kendisi de bilmiyordu. Başka insanların olduğu bir yere dedi sadece, o da uzun bir sessizlikten sonra. Buradakiler gibi olmayan insanların yaşadığı bir yere. Öyle bir yer var mı, diye sordu Derya, cevaba inanmaya hazırlayarak kendisini. Öyle bir yer yok, diye cevapladı Ahmet, inceden tebessümü eşliğinde.

Kitabı okuyanlar 116 okur

  • berna vahapoğlu
  • Ali Seydi
  • senem
  • Öznur Biçer
  • Yusuf Çelik
  • Elif
  • İlker K.
  • Zeynep Betül ÇAKIR
  • biber reçeli
  • Rabia Kaya

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%28.9 (13)
9
%15.6 (7)
8
%15.6 (7)
7
%6.7 (3)
6
%8.9 (4)
5
%2.2 (1)
4
%2.2 (1)
3
%0
2
%0
1
%2.2 (1)