“Kadın olmak, herkesin kolayca alıştığı doğal bir sakatlık. Erkek olmak, bir düş, bir güç gösterisi ki, herkes doğrulamakta ve ayrıcalık gibi ele almakta.”
Kadınların 2. sınıf vatandaş olarak görüldüğü coğrafyalar vardır ve oralarda değer görmeden, söz hakkı olmadan kimi erkeklerin himayesinde var olmaya çalışan kadınlar. Bu kadınların biraz olsun değer görmesinin, hatta hayatta kalabilmesinin tek yolu belki de erkek çocuk doğurmak. Bu tanıdık hikayeyle başlıyor Kum Çocuk. Bir aile, 7 kız çocuğunun her birinde erkek olma umudunu taşıyorlar ama nafile. 8. hamilelikte ise bir karar veriliyor, cinsiyeti ne olursa olsun, bu çocuk erkek olarak yetiştirilecek. Kahramanımızın hikayesi de böyle başlıyor, erkek olarak yetiştirilen bir kız çocuğu. Başkalarının dayatmalarıyla olmadığı biri olarak, hissetmediği bir cinsiyette yaşamaya çalışan biri. Nihayet anne babası öldüğünde bu sırrın yükünden kurtulabilen ve kendini keşfetmeye çalışan, kimliğini aramaya başlayan bir karakter.
Aslında konu çok ilgi çekici. Hikayenin kurgulanışı da oldukça sıra dışı bana kalırsa. Ortadoğu'da kadınlığa dair çok anlatı var ama varoluşunu inkar etmeye zorlanan bir karakter okuduğumu hatırlamıyorum. Ancak ne yazık ki kitabın dili, anlatım tarzı o kadar yorucu ki, kitabı sürdürebilmek ve bu karakterin hikayesini tam olarak kavrayabilmek mümkün değil.
Öncelikle hikaye masalmışçasına dış anlatıcı tarafından lirik bir dille anlatılıyor. Zaten anlatıcının söylevleri ile karakterin düşünceleri arasındaki geçişi takip etmek yeterince zorken bir de kitabın ilerleyen bölümlerinde bu anlatıcı değişiyor. Bu olayın, kahramanın günlüklerinden elde edilen bilgilerle aktarıldığı belirtilirken, bunların da hayal mi gerçek mi olduğunun belirsizleştiği bir nokta geliyor. Karakter gerçekten kendini aramak için