Joseph Conrad bu romanda tek bir anın, tek bir kararın bir insanın tüm hayatını nasıl belirleyebileceğini inceler. Buradaki asıl felaket bir geminin batması değil, bir benliğin çatlamasıdır. Jim’in hikâyesi, cesur olmayı hayal eden bir insanın, korktuğu an kendini affedemeyişinin hikâyesidir.
Jim, gençliğinde kahramanlık hayalleriyle doludur. Okuduğu deniz hikâyeleri, onun zihninde kendisiyle ilgili idealize edilmiş bir imge yaratır. O, tehlike anında doğru olanı yapacak, başkalarını kurtaracak ve korkuya teslim olmayacak biridir — en azından kendini böyle görür. “Patna” adlı gemide yaşanan olay, bu hayal ile gerçek arasındaki uçurumu açığa çıkarır. Gemi zarar gördüğünde ve batacağına inanıldığında Jim, diğer subaylarla birlikte gemiyi ve içindeki hacıları terk eder. Bu eylem, ani bir refleksle gerçekleşir; fakat sonuçları ömür boyudur. Jim’in suçu yalnızca kaçmak değildir, asıl suç kendi gözündeki kahramanı öldürmüş olmasıdır.
Roman boyunca Jim’in yaşadığı şey, dış dünyadan çok içsel bir yargılamadır. Resmî mahkeme onun sertifikasını elinden alır; fakat asıl mahkeme, Jim’in vicdanıdır ve bu mahkeme asla kapanmaz. Conrad burada suçluluk duygusunu dramatik bir pişmanlık olarak değil, sürekli ve sessiz bir ağırlık olarak işler. Jim kendini savunmaz, ama kendini de affetmez. Bu ikilik, romanın psikolojik derinliğinin temelini oluşturur.
Anlatının büyük bölümü Marlow’un sesiyle ilerler ve bu tercih tesadüfi değildir. Marlow, Jim’i anlamaya çalışan ama onu tamamen çözemeyen bir tanıktır. Okur, Jim’in hikâyesine doğrudan değil, kırık bir ayna üzerinden bakar. Bu anlatım biçimi, hakikatin tek bir anlatıdan ibaret olmadığını vurgular. Jim hem korkaktır hem cesur, hem suçludur hem masum; bu çelişki çözülmez, sadece taşınır. Conrad, karakterini yargılamaz; yargı yükünü okurun