Geç kalmışım, evet.
Ama Zühre’yle, Miramar’la, Mahfuz’un diliyle tanışmak, okumanın neden bir eylemden çok bir yüzleşme olduğunu hatırlattı bana.
Bu roman görünüşte birkaç karakterin bir pansiyonda kesişen hikâyesi; ama asıl mesele, o kesişmelerin gerisinde çatışan ideolojiler, hayal kırıklıkları, tutkular ve pişmanlıklar. Her biri kendi geçmişinden, kendi yanılgısından sürgün edilmiş gibi. Yolları İskenderiye’deki Miramar Pansiyonu’nda kesişiyor, ama gerçek çatışma içlerinde bir yerde patlak veriyor.
Ve Zühre…
Kitap boyunca herkesin dönüp dolaşıp çarptığı, tanımlamaya çalıştığı ama aslında hiçbirinin tam anlamadığı bir figür. Kimi onu kurtarmak, kimi biçimlendirmek istiyor; ama Zühre kimsenin projesi değil ve böyle bir etiketi asla istemiyor. Sessizce ve kararlılıkla kendi yolunu çiziyor. Bence romanın en güçlü sesi de o. Görünmeden direniyor; belki kırılarak da zaman zaman; ama asla teslim olmadan.
Miramar’ın gücü, olaylarda değil; iç içe geçen seslerde.
Aynı hikâyeyi farklı ağızlardan dinliyoruz, ama hiçbir anlatı tam anlamıyla gerçeği sunmuyor. Mahfuz’un derdi hakikati sabitlemek değil; aksine, herkesin kendi bakışından sızan o parçalı, bulanık gerçeklikleri önümüze koymak gibi. O yüzden anlatı ilerledikçe sadece Mısır’la ya da dönemin politik atmosferiyle değil, insanın kendi benliğine dair duyduğu kafa karışıklığıyla da karşılaşıyoruz.
Mahfuz’un dili sade ve o sadelikte açıklıktan çok bir derinlik var. Yazarın gücü benim için tam da burada.
İlk Mahfuz kitabım.
Ama son olmayacak.
#alıntılarım
“- Seni aldattı mı?
- Hayır! O da beni seviyor. Ama hep engellerden bahsediyor.
- Ama bir erkek aşıksa…”
“Yapmam gereken şeyi bildiğim halde yapamıyorsam bunu bilmenin faydası ne?”
“Yalnızca yürek çeker gizli kederin çilesini.”
@kirmizikediyayinevi #necipmahfuz