1914-1996 arasında yaşamış Fransız yazar Marguerite Duras tarafından yazılan küçük ama farkını hissettiren bir roman.
Romanın kurgusu çok basit:
“Anne Desbardes'in müzik dersi alan oğlu, öğretmeniyle Diabelli'nin bir parçasını çalışmaktadır. Bir gün, çocuğun kendini bütünüyle çaldığı parçaya verdiği bir anda, çok uzun süren, çok tiz bir ses yükselir; bir haykırmadır bu; sonra ses birden kesilir. Kahvede bir cinayet işlenmiştir; biraz önce öldürdüğü kadının üzerine kapanmış bir erkek, "Aşkım, aşkım..." diye yineleyip durmaktadır. Anne Desbardes bundan böyle her gün o kahveye gelir; orada, o cinayete tanık olan Chauvin ile buluşur. Birlikte içki içip o dramın kahramanı olan çiftin umutsuz aşkını düşünürler. O aşkın öyküsünü yeniden kurgulamaktan başka hiçbir şey yapmazlar; bu tuhaf birliktelik, Marguerite Duras'ın eşsiz anlatımıyla, beklenmedik arzulara yol açıyor.
Moderato Cantabile, yaşamı boyunca elli kadar roman, anlatı ve oyun yazmış, bunların bir bölümü filme alınmış, Gon- court ve Rita-Paris Hemingway Ödülü kazanmış Marguerite Duras'ın baştan sona bir çığlık gibi yükselen romanı.”
Romanın önemi ise okura düşündürdükleri ve kurguda açık bırakılan detayların okura tamamlatılmasından geliyor. Bizler okuyucu olarak kahramanlara eşlik ederiz, bazen de onlardan ayrılır hatta öne geçeriz. Keyifli bir roman. İnsanı tanımak ve insanın yapabileceklerini düşünmek bakımından öne çıkan bir roman.
Tıpkı Bir Yaz Akşamı On Buçukta’daki gibi bir cinayete tanık oluyoruz. Yine ölen kadın ve öldüren erkeğin gölgesine paralel çizgiler çekip başka bir kadın ve erkek üzerinden hikayeyi kurguluyor yazar. Duras buna takık, belli. Ya da aşkın biraz da böyle bir şey olduğunu düşünüyor: birinin birini öldürmesi.
Moderato Cantabile, temposu orta karar ve hafif ezgili anlamına gelen bir müzik terimiymiş. Kitabın ritmi de tam olarak böyle denebilir. Hani şu şarkı sözlerini duymak için yarım saat beklediğimiz şarkılar var ya, onlardan.
Şarkı sözleri yedinci bölümde. Oraya kadar fabrikatörün karısı olan Anne ve işçi Chauvin arasındaki belirsiz sohbeti okuyup anlamıyoruz, bol bol da sıkılıyoruz. :))
Yedinci bölümde kadın evinde. Portakallı ördek ve somon ikram edilen bir burjuva masasında. Ait hissetmediği, tahammül etmeye çalıştığı insanların sohbetlerine zoraki bir gülümsemeyle karşılık veriyor, susuyor ve tiksiniyor. Uyuyan çocuğunun yanına gidip uzun uzun kusuyor. Mutsuz. Ama denizin kenarında bekleyen, bir kadının adını tekrar ederken dudaklarını kapatmayı unutan adama gidemeyecek kadar da korkak.
"Korkuyorum"
"Ölmüş olmanızı isterdim."
"Ölüyüm”
Hem güzel, hem değil. Duras’a kafayı taktıysanız, son sayfaları ekmeğin içine dürüp yersiniz, karnım doydu mu doydu, deyip mutlu olursunuz. Yok değilseniz, ne okuyorum ben yahu isyanıyla kenara koyarsınız. İşte öyle.
Boşlukta yürüdüğümü hissettirdi bu kitabıyla Duras bana. Etrafta tutup destek alacağım bir şey yok. Tam "düşüyorum artık" dediğim anda "hayır, ben burdayım" diyen cümleler.
Minik bir kitap Moderato Cantabile. Eksiltili anlatımıyla okurken kendini çok da belli etmeyen ama sayfalar ilerledikçe açığa çıkan gizlerle dolu. Duras okumak böyle bir his, bu yüzden seviyoruz kendisini. 80 sayfa okuyorsunuz, kafanızda bitmesi günler alıyor.
Moderate orta tempoda, cantabile ise ezgili demek. Kitabın tamamı böyle ilerliyor. Anne Desbardes burjuvaya ait bir kadın. Piyano çalmayı sevmeyen ama buna rağmen piyano derslerine götürdüğü bir oğlu var. (Burjuvalığın getirisi olsa gerek, hayatı nasıl yaşamanız gerektiği önceden belirlenmiş.) Piyano dersi esnasında gelen bir çığlık. Bir adam kahvede sevgilisini öldürür. Ve sonrasındaki birkaç gün boyunca Desbardes kahveye gider, Chauvin ile cinayeti farklı senaryolar üretip konuşabilmek için. Peki Chauvin ile ilk karşılaşmaları bu an mıdır?
Deniz kenarında, herkesin isteyeceği bir evde yaşar Desbardes fakat geceleri salonun ışığını açık bırakır. Her şeye sahipken hayatındaki eksiklik nedir? Chauvin ile yaşanabilecekler varken bir cinayeti bahane ederek sohbet etmek, konuştukları her günü aklının bir köşesine not etmek ve konuşma sonunda gelen acı bir veda.
İyi ki yazmışsın Duras. Eksiltili cümleleri tamamlamış olsan daha neler hissederdik bilmiyorum. Ama senin sırrın da bu. "Benden bu kadar sevgili okur, gerisini sen düşün."
Filmi de var kitabın. Yakın zamanda izleyeceğim.
Anasayfasını kitabın alıntılarıyla meşgul ettiğim canım insanlardan özür dileyerek bu incelemeyi yapıyorum.İnceleme de denemez hayatımda çok az kitapta hissettiğim boşluk hissini yaşattı bu kitap bana.Altını çizmeye ne kadar doyamadıysam o kadar zamanımı boşa harcamışım hissiyle dolu fakat her cümlesi şiirsi...Her moderato cantabile deyişteki o ahengin kitap boyunca da aynı şekilde devam etmesi: 'temposu orta karar ve ezgili'. Şimdi ben bu kitabı neden okudum.Beni neden ortada bıraktın canım yazar.Anlatmak istediğin neydi?
Geçen gün Netflix te denk gelip izlediğim kısa film tadında bir roman. (Meraklısına Bir Kucak Hüzün - 2024 Oscar Adayı) Haliyle bitirdiğimde niye bitti, devam etseydi ya diye sorgulamam kaçınılmaz oldu.
Kitabın adı Moderato Cantabile hafif ezgili anlamına gelen bir müzik terimiymiş. Bu bilgiyi kitabın ilk sayfalarında ediniyoruz. Şimdi düşünüyorum da sevgili Duras kitabın kapak adıyla bile belki de önseme (foreshadowing) yaparak bize romanın sakince tıkırında ilerletilmiş, bir noktada da kesilecek olduğu bilgisinin sinyallerini veriyor.
Konusuna gelirsek oğluna piyano öğretmekte ısrarcı Anne Desbaresdes , oğlu , piyano öğretmeni Madmazel Giraud ile başladığımız romana Chauvin ve meraklı kahveci kadın ile devam ediyoruz. Öldürülen kadının çığlığı üzerine meraktan kahveciye koşan Anne , kalabalığın arasında Chauvin ile tanışır ve o günden sonra kameralarımız çoğunlukla Anneyi ve Chauvinin buluşmalarıyla aralarında geçen belirsiz muhabbeti , ara ara da Annenin oğlu ve kahveci kadına odaklanır. Bir zaman sonra da anlıyoruz ki Annenin eşinin yanında çalışan Chauvin zaten bayadır Anneyi gözetliyormuş.
İşte böyle, bu kadar. İkili belirsiz diyaloglar ve annesini kapıda bekleyen bir çocuk , masaya şarap taşıyıp ikilinin muhabbetine kulak misafiri olmaya çalışan kahveci kadın…
Çok tatmin edici değil ama 94 sayfalık değişik olay örgüsüyle mini ve sakin bir roman… Kitabın sonunun da öylece yitip gitmesiyle de değişik…
Anne Desbaresdes'in tuhaf halleri, tuhaf oğlu, piyona dersi veren tuhaf insan Madmazel
Giraud, Anne Desbaresdes'in neden hoşlandığını anlamadığım tuhaf Chauvin, Meraklı Melahat gibi her yeri dinlemek isteyen tuhaf kahveci kadın.. Vakit öldürmek için kısa bir şeyler okumak istedim. Marguerite Duras'ı da severim. Bu kitabını görünce okumak istedim. Bi beklentiye girerek başlamadım kitaba o yüzden büyük bi hayal kırıklığına uğradım falan demeyeceğim. Oğlu istemediği halde ona zorla piyona öğretmek isteyen bi anne var (Anne Desbaresdes) bi cinayet olayını merak ettiği için ve detayları öğrenmek istediği için bi kahveye gidiyor. Kahvede gördüğü Chauvin onu etkiliyor. Cinayeti kullanarak her gün kahveye gelip şarap içerek her şey üzerine sohbet ediyorlar. Anne Desbaresdes tuhaf bir şekilde aşırı soğuk biri. Chauvin'in de pek çekici bir tarafı olduğu söylenemez. Gönül bu... İkisi sohbet ederken kahveci kadın şarap getirme ayağına sürekli bunları dinliyor. Dinlerken içinden "amma da sıkıcısınız" vs dediğine inanıyorum. Yine onlar konuşurken kadının oğlu dışarda kendi kendine oyunlar oynuyor bazen annesi yerinde mi diye gelip kahvenin içine bakıp geri gidiyor. Kitabın sonuna doğru (sonu dediğim ne ki zaten 96 sayfalık bir kitaptı) bi yakınlaşma oldu olacak dedim ama bizdeki liseli ergenler gibi triplere girdikleri için 'severek' ayrılılar. Anne Desbaresdes son konuşmasını yapar ve kahveden çıkar. O sırada kahve doludur ve herkes olan biteni görür. Kahveci Kadın Chauvin'e üzülür. Müslüm Gürsesvari bir şarkı açarak adamın iyice ruh halini bozar ve kitap burada biter.
96 sayfayı böyle özetlemiş oldum. Çok da okumanızı tavsiye etmem. Beğendim diyemem ama beğenmedim de diyemem. Bu kafar basit olduğu halde okutturdu kendisini kitap çünkü Marguerite Duras..
her bolumde benzer konusmalar ve neredeyse aynı betımlemeler vardı asırı sıktı, kapagı ve konusu hosuma gıtmıstı ama beklentımın cok altında bı kıtaptı bos derste bıle zor okudum
Moderato, orta tempoda ; Cantabile, ezgili demekmiş.. Kitabımızda zaten böyle yavaş tempoda ilerliyor.. Zengin bir kadın olan Anne Desbaresdes, oğluna piyano dersleri aldırmaktadır.. Derslere karşı isteksiz olan çocuğun, sert ve otoriter piyano öğretmeninin sabrını sınadığı bir ders esnasında dışarıdan bir çığlık duyulur.. Bir adam sevdiği kadını öldürmüş başında ağlıyordur.. Gördüğü sahnenin etkisinden kurtulamayan Bayan Desbaresdes, her gün olayın yaşandığı kahveye gitmeye başlar.. Orada cinayete tanık olmuş bir başka kişi olan Chauvin ile tanışır ve olay üzerine konuşmaya başlarlar.. Ölümle sonuçlanan bu talihsiz aşkın öyküsünü tekrar tekrar kurgulayıp konuşmaktan başka bir şey yapmayan çift arasında tuhaf bir ilişki oluşur..
Bayan Desbaresdes ile Chauvin'in önceden tanışıyor olmaları söz konusu olabilir mi? O talihsiz çiftin hikayesinde kendilerine dair buldukları şey nedir? Kitap, sınırlara hapsolmuş insanın orta tempolu hikayesini sunuyor bizlere..
Duras'dan okuduğum ikinci kitap bu ve ben yazarın tarzına yavaş yavaş (orta tempolu şekilde ) alışıyorum.. Marguerite Duras'ın farklı bir anlatım tarzı var ve okurken insan çoğu yerde kafasını karışmış, kendini boşluğa düşmüş hissediyor ama bir yandan da kitap su gibi akıyor.. Hem ne okudum ben şimdi hissi oluşuyor hem de okuduklarınız aklınıza kazınmış oluyor.. Eeh ne diyelim Duras okumaya devam.. Bu arada #kitabınfilmidevar ben henüz izlemedim ama ilk fırsatta izleyip kitapla ilgili aklımda oluşan boşlukları tamamlamayı düşünüyorum.. Herkese keyifli günler bol okumalar diliyorum...
Bu eserde olduğu gibi içerisinde mutsuzlukların ve belirsizliklerin olduğu, bir şeylerin havada asılı kaldığı, boşlukların okuyucuya bırakıldığı eserleri sevemiyorum. Farklı bir olay, kurgu, anlatım içimden geçirerek eseri edindim ancak aradığımı bulamadım.
Bir kere kahramanımız anladığım kadarıyla her şeyden, herkesten mutsuz. Çocuğuna bile yetenekli olmadığı için biraz içerlemiş.
Belki de birazda kendisinin üst kimlikli bir aileden gelmesine ve etrafındaki ailelerde piyano çalma gibi bir değerin olmasından dolayı çocuğuna piyano dersi veren ve istediklerini yapamadığında çocuğa bağıran hocaya bile bir şey diyemiyor.
Hayatımız her yerinde olan mahalle baskısı o yıllarda da varmış demekki. İlla onu yapması lazım. İlla piyona çalması lazım. İlla şu üniversiteye gitmesi lazım. Özellikle ülkemizde bu tür zorlamalar bir türlü bitmedi bitirmeyecek daha başka yetenekleri olan ve bambaşka mesleklerde belki de muhteşem başarılar elde edebilecek olan çocuklarımızı zorla istemedikleri yerlere yolladık hala da yolluyorlar.
Konu çok dağıldı ve farklı yerlere gidiyor. Kısacası eserde aradığımı bulamadım. Sevemedim. Herkese saygılar.
Kitabın ismi ilgimi çekti ve bir müzisyen olarak da
biraz merak ettirdi ama kitaba karşı yorumlarım çok olumsuz. Sürekli bir eksiklik var kitapta, herhangi bir anlam yokmuş hissi veriyor. Diyaloglarda çok sıkılıyordum ve herhangi bir cevap veya merak ettirici bir meselesi yok.
Ve de şu an, neden bu kitabı okudum, sorusunu soruyorum kendime.. çünkü başlangıcı değişik ve sonu öylece bir yere varmadan bitiyor.
Eseri sevemedim.
-
Herkese keyifli okumalar diliyorum.
Marguerite Duras, Fransız yazardı.
1914'te Saygon yakınlarındaki Gian-Dinh'de doğdu. Fransa'ya döndüğü 1932'ye kadar çocukluğu ve ilk gençliği Vietnam'ın çeşitli bölgelerinde geçti. Felsefe ağırlıklı lise diploması aldı; hukuk, matematik ve siyasal bilimler alanlarında öğrenim yaptı. 1943'te ilk kitabı yayımlandı: Les Impudents (Saygısızlar). Aynı yıl Direniş Hareketi'ne katılıp François Mitterrand'la aynı hücrede çalıştı. 1944'te kocası Robert Antelme tutuklanıp toplama kampına yollandı. Bu dönemi daha sonra La Douleur (Acı) adlı kitabında anlatacaktır. Aynı yıl Fransız Komünist Partisi'ne üye oldu; 1950 sonlarında partiden ayrıldı. 1955'te yayımlanan Le Square (Alan) adlı kitabı "alt-konuşma" tekniğine çok yakın bir yazı cinsinin doğuşuna damgasını vurdu. 1955-60 arasında Cezayir Savaşı ve De Gaulle rejimine karşı mücadele verdi. Makale ve röportajlarında toplumun dışına atılmış insanlarla ilgilendi (örneğin "Orange'lı Nadine", [Yeşil Gözler, Metis, 1990). 1958'de yayımlanan Moderato Cantabile'nin tirajı beş yüz bini buldu. 1959'da senaryosunu yazdığı Hiroshima mon amour (Hiroşima Sevgilim) Alain Resnais tarafından filme alındı. Tiyatrodaki ilk başarısını 1965'te sahneye konan Une Journée Entière Dans les Arbres (Bütün Gün Ağaçlarda) piyesiyle yaşadı. 68 olaylarına etkin olarak katıldı, Öğrenci-Yazar Eylem Komitesi'nde yer aldı. 1969'da ilk filmini çekti: Détruire dit-elle (Yıkmak, Dedi Kadın). Bu dönemle birlikte ve özellikle 1970'te L'amour (Sevgi) adlı kitabının yayımlanmasından sonra yazısı sinemanın hizmetine girdi; metinlerinin başlığında "metin-tiyatro-film" ibaresi görülmeye başladı. 1975'te India Song'u çekti. Bu filmde "metin dışı sesler" ilk defa bu kadar ağırlığını hissettiriyordu. 1980 yazında yeniden edebiyata döndü. Bu dönemin ilk kitabı L'été 80'dir (80 Yazı). 1982'de Ölüm Hastalığı (La Maladie de la mort), 1983'te Sevgili (L'amant) yayımlandı. Bunları 1987'de Emily L., 1990'da La Pluie d'Eté (Yaz Yağmuru) izledi. Duras, Ekim 1988-Haziran 1989 arasını hastanede koma halinde geçirdi.