Bazı kitaplar vardır, okunduğu anda bitmez; kapatıldıktan sonra başlar. Muhadarat benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Sayfalar ilerledikçe bir hikâye değil, tanıdık bir suskunluk okudum. Adını koymadığım, belki de özellikle koymaktan kaçındığım bir hâlin edebiyata bürünmüş şekliydi bu.
Bu roman bana aşkı anlatmadı; aşktan vazgeçmenin vakarını anlattı. Çünkü herkes sevebilir, herkes arzu edebilir, herkes ister. Ama çok az insan, sevdiği halde geri durabilir. Muhadarat, işte bu geri duruşun kitabıdır. Ne yüksek sesle bir isyan vardır içinde ne de ucuz bir mağduriyet. Burada acı, kendini acındırmaz; onurla taşınır.
Erkeklik bu romanda güç gösterisi değildir. Yumruğunu masaya vuran, kaderine küfreden bir erkek yoktur. Aksine; içine kapanan, susmayı seçen, duygusunu kontrol altına almayı bir erdem sayan bir duruş vardır. Bu yüzden Muhadarat, bağırarak sevenlerin değil, sessizce yananların kitabıdır.
Ben bu kitabı okurken şunu fark ettim: Bazı erkekler aşkı yaşamak için değil, kendini kaybetmemek için geri çekilir. Bu bir korkaklık değildir. Bu, ahlâkın ve karakterin ağır bastığı noktadır. Sevdiği kadına yaklaşmamak, onu incitmemek içindir. Kendini geri çekmek, başkasının hayatını bozmayacak kadar vicdanlı olmaktır.
Bu roman bana şunu öğretti:
Aşk, her zaman kavuşmak değildir.
Bazen aşk, dokunmamayı bilmektir.
Bazen aşk, kendi kalbini susturup karşısındakinin huzurunu seçmektir.
Muhadarat’ta acı vardır ama teşhir edilmez. Gözyaşı vardır ama silinir. Kalp kırılır ama yerden toplanmaz; olduğu yerde taşınır. Çünkü bu romanda kırılmak, insanı küçültmez. Aksine, insanı derinleştirir.
Bu kitabı okurken şunu düşündüm:
Eğer bir kadın bu satırları okursa ve satır aralarında bir erkeğin sustuğu yerleri hissederse, işte o zaman sarsılır. Çünkü kadınlar çoğu zaman erkeklerin