Başkalarının hayatını okumanın en faydalı yanı ibret almak olmalı. Sonradan gelen, önceden gelip geçmiş olanın anlattıklarının sağladığı avantajı iyi kullanmalı. Peki her başkasının hayatı mühim midir? Belki evet ama asla deneyimlenebilir değil. Bu nedenle büyük isimlerin yolunda gitmişlerin anlattıklarına öncelik vermek şu kısa hayatın bereketlenmesi adına önemli bir iştir.
Necip Fazıl Kısakürek üzerine çokça yazılan ve konuşulan bir isim. Şairlerin sultanı, İslam mütefekkiri, çilekeş, alim diyeni olduğu gibi kumarbaz, kadın düşkünü, siyasi kaypak diye vasıflandıranı da oldukça çok. Açıkçası bunda şaşılacak bir durum mevcut değil. Meşhur olmuş hemen her insanın iyisi olduğu gibi kötüsü dahi mübalağaya kaçabiliyor. Hele ki bu kimse yurt genelinde belde belde gezip konferanslarıyla milyonlara seslenmiş kuvvetli bir hatip olunca bunların yaşanması pek olası. Diğer pek çok örneğinde olduğu gibi, Kısakürek için konuşulanlar adına geçerli olan fark da şurada yaşanıyor; olumlu sözler tabandan, olumsuzları idari tepeden makes görüyor.
Peki, Kısakürek kendi için ne diyor?
Belki şaşırtıcı gelecek ama hemen hepsini kabul ediyor. Başkalarınca öyle söylendiği için değil, kendi kendini öyle anlattığından ötürü, daha doğrusu, eğrisi ve doğrusuyla ona verilen hayatı ve içindekileri kabul ettiğinden saklamıyor. Kabul ettiği kendine söylenen sözler değil, bunlar onun için birer “teneke levha”. Evet, tüm o süslü, övgü dolu sözler de buna dahil. O, büyük sırrın kendine biçtiği elbiseyi herkese gösteriyor. Elbisedeki kadın ve özellikle kumar marazını en küçük hücresine değin utanarak ve daima günahı günah bilerek söylüyor. Bu diyor, benim başımın belası. Ne bir özendirme ne bir yönlendirme ama daima kötüleme, bed, iğrenç, zelil ve hakir görme.
Küçüklükten zekasıyla tüm aile efradında