Naşide Gökbudak’ın Perina romanı, sadece bir dönem hikayesi değil; bir kadının en ağır şartlar altında bile öz benliğini koruma savaşıdır. Rusya’nın kanlı ihtilal döneminden Elazığ’ın sarp coğrafyasına uzanan bu yolculuk, aslında bir "kimlik takası" üzerine kurulu devasa bir trajedi.
Roman boyunca en çok sorguladığım nokta, bir kadının özgürlüğünün neden hep bir başkasının korumasına muhtaç bırakıldığı oldu. Eğitimli, donanımlı ve zeki bir kadının, hayatta kalmak uğruna kendisinden taban tabana zıt bir dünyanın ve o dünyayı temsil eden bir adamın (Habip) gölgesine sığınmak zorunda kalması, insanı rasyonel bir isyana sürüklüyor. Bu durum bir "seçim" mi, yoksa sistemin yarattığı korkunç bir "mecburiyet" mi? Roman bu ince çizgiyi çok net çiziyor.
Kitabın en etkileyici yanı, ana karakterin düştüğü her zorlukta zekasını bir kalkan olarak kullanması. Çevresindekilerin anlam veremediği o "başkalık", aslında saraylardan köylere taşınan bir asalet direnci. Hiç bilmediği bir kültürün içinde, kimseye boyun eğmeden ayakta kalma çabası, "güç" kavramını yeniden tanımlatıyor. Güç, sadece kaba kuvvet mi yoksa her şeye rağmen dik durabilmek mi?
Habip karakteri üzerinden yapılan feodalizm eleştirisi, yazarın kaleminin ne kadar keskin olduğunu gösteriyor. Bir kadını kurtarmakla ona "sahip olmak" arasındaki o narsist farkı Habip karakterinde iliklerinize kadar hissediyorsunuz. "Adım Hıdır, elimden gelen budur" sığlığının karşısında, ana karakterin o buz gibi ama vakur duruşu, kitabın en yüksek gerilimli çatışması.
Sonuç Olarak:
Perina, sadece bir kaçış hikayesi değil; şartlar ne kadar daralırsa daralsın, bir insanın özündeki cevheri asla kaybetmeyeceğinin kanıtı. Eğer bir kadının zekasıyla bir dünyayı nasıl dize getirdiğini ve haksızlığa karşı o sessiz ama derin direnişini merak