Hz.Mevlânâ gibi büyük bir mutasavvıfın, hassas, heyecanlı ve coşkun bir şairin dört mısralık küçük bir nazım şekli olan "Rubâî" içine, hislerini fikirlerini sığdırması, insanı hayretlere düşürür,
Gerçekten de bu hal, büyük bir denizin, küçük bir havuza sığdırılmasına benzer,
Bu sebepledir ki bütün dikkatimizi toplayarak onun Rubâîleri üzerine hakkıyla eğilir ve Mevlânâ'nın dilinden anlarsak, o mübarek velinin duyguları ve düşünceleriyle aşinalığımız varsa, onun tek bir Rubâîsinden bir kitap çıkarabiliriz.
Nasıl bilirsiniz Mevlana’yı?
Mesnevi vardır dilimize pelesenk olan, ismini hepimizin bildiği, çok azımızın okuduğu… Divan-ı Kebir vardır, birçok kitapçının en ön raflarında sekiz ciltlik haliyle göz kamaştırır. Kaçımız alıp okuduk? Hepimiz biliriz Anna Karenina’nın yazılış hikayesini –O meşhur Anna Karenina öldü.- Ama kaçımız biliriz Mevlana’nın Mesnevi’yi yazarken geceleri uyumadığını, sabaha kadar yazdığını. Onun ruhsal arayışını…
Hepimiz ruhsal bir arayış içinde değil miyiz? Öyle kaybolduk ki kendimizi bulamıyoruz kendi dehlizlerimizde. Hep bir arayış, hayatta, kitaplarda… Ama en çok ararken kör oluyor insan, göremiyor istiridyenin içindeki inciyi. Belki Moğol istilasından kaçıp gelmeseydi, Anadolu’yu yurt bilmeseydi, yabancı olarak kalsaydı daha kıymetli olurdu bizim için. O zaman açardık istiridyeyi, o zaman bulurduk içindeki inciyi… Ve içimizdeki arayış bir rehber bulurdu kendine. “Sen şu kadarını bil ki dünyada hiç kimse, kimsesiz kalmaz; birisiyle uyuşamadın, uzlaşamadın mı bir başkası gelir onun yerine.” Bir yazarın sözü düştü aklıma: “Her insanı seven birileri bulunur çünkü, budur dünyada kalan son adalet kırıntısı.”
Yılmaz Erdoğan’ın kulaklarımda “Etme!” diyen sesi…
“Cennet de senin buyruğuna kul, cehennem de; bize cenneti cehennem ediyorsun, etme.” youtube.com/watch?v=ypVym8O... Tuncel Kurtiz’in de seslendirdiğini duymamışsınızdır belki de… youtube.com/watch?v=h3rUM5Y...
“Gönül söylenecek bin bir sözle dolu,
dil söylemekten aciz!..”
Rubailer
Ne güzel bir giriş yapmış Hasan Ali Yücel...
“Bu katra katra şiirler,
Hilkatin muamması önünde
Aşkın yanan vecdiyle dökülmüş
Birer gözyaşıdır.”
“Aşkın yanan vecdi.” Mevlana’yı tek kelime ile tanımlamak istesem “aşk” derdim. Her rubaide derin bir içsel yolculuğa çıktım, hep dışarıda arıyordum
RubailerMevlana Celaleddin-i Rumi · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20072,946 okunma
ÖVGÜLERLE DOLDURMAK İSTEDİĞİM BAŞKA BİR BİLGİN, ÂLİM ... " MEVLANA "...
'Okudum bitti' demek istemediğim sayılı kitaplardan sadece birkaçı diyebilirim. Zira kendisi bunları sarf ederken acaba hangi içine sığmayan duygularla pervane olmuştur... Gerçekten çok okunası, kaldı ki istisnasız her evin kitaplığında mutlaka bulunmalı..
13. yüzyılda Anadolu'da yaşamış bir Fars tasavvufçu, ilahiyatçı ve Sufi bir mistik şairdir. Mevlana'nın etkisi ulusal sınırları ve etnik ayrımları aşar: onun manevi mirası son yedi yüzyıldır İranlılar, Tacikler, Türkler, Yunanlar, Peştunlar, Orta Asya ve Hint Yarımadası Müslümanları tarafından büyük ölçüde takdir edilmektedir. Şiirleri dünya dillerinin çoğuna geniş çapta çevrilmiş ve çeşitli biçimlere aktarılmıştır. Mevlana Amerika Birleşik Devletleri'nde "en popüler şair" ve "en çok satan şair" olarak tanımlanmıştır.
Âlemden, yüce Allah'tan, onun eşsiz varlığından, varoluş sancısından, var ettiği bütün güzelliklere kadar uzanan her bir aşamaya çok mu çok rûhefza-i bir hisle dokunmuş ve bu sözcüklere dil döken herkimseye de aynı duyguları geçirdiğini söyleyebilmek mümkün. Dilerim ki daha niceleri de bu eserle tanışıp o rûhefzalığa eşlik ederek benim aldığım tatla tanışırlar temennisiyle bitirmek isterim.
Keyifli okumalar diliyorum...
İyikisin... Saygıyla... Mevlana Celaleddin-i Rumi
Ve bir eserin sonuna daha gelmiş olduk. Okuduğum 70. eser oldu bu yıl da.....bunun da Mevlana'nın kalemi olması isabet olmuş oldu...
Beni bu hayatta en çok değiştiren, geliştiren, başka biri yapan, uyandıran defalarca söylediğim gibi Nietzsche oldu...
Din alanında ise şüphesiz Mevlânâ kaleminden çok etkilenmiştim özellikle önceki okuduğum eserlerden dolayı...
Bu sefer de içi çok derin, anlamı dünyadan büyük rubaileri ile tanıştım...kalemi tekniği Nietzsche ve Shakespeare anımsatıyor bazen...eee bu kalemler de inanılmaz etkilendiğim kişiler...seni sende bulman gerektiğini, senden başka sana lazım olan bir şeyin çok da önemli olmadığını... hakikati kendinde araman gerektiğini fısıldıyor Mevlana... mutlaka tanışın onunla....
.......Herkese Keyifli Okumalar Dilerim.......
Mevlana Celaleddin-i Rumi Kitabı beğendiniz mi?
Evet. Fakat Mevlânâ’nın Rubâîler kitabı, sadece beğenilecek bir şiir mecmuası değil; insan ruhunun en derin katmanlarına yönelen bir hikmet aynasıdır. Her rubâî bir “hakikat kıvılcımı”, her kıta bir içsel uyanış çağrısıdır. Mevlânâ’nın diliyle aşk, akıl, tevazu ve tefekkür yeniden vücut bulur.
---
Diğer okurlara tavsiye eder misiniz?
Kesinlikle evet. Özellikle:
– Tasavvufî düşünceye ilgi duyanlar,
– Kalp terbiyesi ve içsel yolculuk arayışında olanlar,
– Mevlânâ’yı sadece Mesnevî ile sınırlı tanımak istemeyenler,
– Ve şiirle hakikati duyumsamak isteyen herkes için vazgeçilmez bir kaynaktır.
---
Kitabın Konusu ve İçeriği
Rubâîler, Mevlânâ’nın dört mısralık şiir formu olan rubâîlerle kaleme aldığı, aşk, nefs terbiyesi, ilahi aşk, insanın iç çatışmaları ve hakikat arayışı gibi konuları işleyen derinlikli bir şiir külliyatıdır. Eserde:
İlahi aşkla sarhoş bir gönlün iç sesi,
Nefisle yapılan iç savaşın yankısı,
Varlığın faniliği karşısında kemâl arayışı,
Ve aşkın mecazdan hakikate dönüşen hikmeti
ustalıkla işlenmiştir.
“Seni özleyen yürek ateşler içinde uyur. ”
Diyor kitabında Mevlana Celaleddin-i RumiRubailer Mevlânâ'nın birbirinden güzel ve anlamlı 107 rubaisinden oluşan bir eser. Kısa sürede okunabilecek anlam deryasında kaybolabileceğiniz bir kitap.
Okuduğum kitabın son iki sayfasında da Mevlânâ'nın el yazma örnekleri mevcuttu.
Çok severek okudum. Herkese naçizane tavsiye ederim. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Hasan Âli Yücel’ e değerli çevirisi için teşekkürler.
Ne ben benim , ne sen sensin , ne sen "ben "sin
Hem ben benim ,hem sen sensin ,hem sen "ben"sin.
Ben seninle o haldeyim ki -ey güzel sevgilim!...-ben sen miyim, yoksa sen ben misin bir türlü kestiremiyorum.
RubailerMevlana Celaleddin-i Rumi · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20072,946 okunma
Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Aslında kitaptan ziyade anlatmak istediğim Hz. Mevlana ve Şems'in sıradışı dostluğu. Mevlana Hazretleri Şems'te kendi özünü bulmuştu. Birbirine ayna tutan iki insan, ruhuna dokunanı,onu olduğu gibi seveni bulmak. Her ruh aslında tekamüle ihtiyaç duyar. Hz. Mevlana'nın tekamül yolculuğu da Şems ile karşılaşması ile başlıyor. Saf bir sevgi, aşkla çekilme ve bağlanma. Bu aşk aslında günümüz aşkları gibi değil de ilahi olana duyulan aşkı ifade etmektedir. Bütün zamanını Şems'in sohbetine ayırıyor. Bu gönül, ruhların buluşması o kadar derin oluyor ki Mevlana tüm yaşamını ve heyecanını Şems'in varlığında topluyor. Mevlana Hazretleri bütün birikimine rağmen Şems'in öğrencisi oluyor. Iki hakikat yolcusu...
Mevlâna o dönemin en bilgin, en çok okuyan adamı. Bilinen karşılaşmaları şu şekilde oluyor:
Şems Mevlana'ya: "Bana en önemli, en iyi üç kitabını göster". Mevlana Hazretleri üç kitap gösteriyor ve bunları suya atıyor. Ve Mevlana'ya dönüp "Aradığın şey o kitaplarda değil, aradığın şeyi okuyarak bulamazsın, sende eksik olan şeyi gözlerinle tamamlayamazsın, aradığın şeyi dünyada arayacaksın, aradığın şeyi yüreğinle bulacaksın. Dünyadaki tüm kitaplar, tüm eserler, sayfalarca laflar sevginin yerini tutmaz. Severek anlayacaksın." Bu karşılaşmanın Şems'le Hz. Mevlana arasında geçen ilk ciddî diyalog olduğu rivayet edilir. Bu iki insan mânâ aleminde sohbetlerde birbirine ayna olmuşlar. Konya halkı Şems karşı düşmanlık beslemeye başlamış. Şems bu durum karşısında Konya'dan gidince Hz. Mevlana bu duruma içerliyor. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled Şems'i döndürmek için yola düşüyor. Şems geri dönüyor lâkin Konya halkı huzursuzluğa devam ediyor. Şems Sultan Veled'e diyor ki:
" Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler, bilginlikte eşi olmayan Mevlâna'nın
"Ey kul, tanısaydın yaratan sahibini;
Nefsin gururundan yıkasan gönlü, teni!
Elbette tanırsan ondaki marifeti sen;
Koymaz da atarsın gayriye meyli hani!"
Yayınevi çevirisini pek beğenemedim. E kitapta bulabildiğim için sevinmiştim ama beklediğim gibi olmadı . Benzer eleştirileri okusam da şansımı denemek istedim . Buna rağmen beğendiğim rubailer vardı . Başka yayınevlerinden de bakabilirsiniz .
Mevlana'nın birbirinden güzel rubailerinden oluşan gayet güzel bir kitaptı. Kitaptaki rubailer Mevlana'nın, Allah aşkını, Elest Bezmi'nde koparıldığımız o kamışlığa (yani Hakkın kendisine) duyduğu özlemi, benliğinden sıyrılıp Hak'la birleşme, nihayetinde ona kavuşma arzusunu işlediği parçalardı. Ve hemen hemen tamamı da gayet güzeldi.
Bir dahaki okuyuşumda bir nokta kadar olsun bu yüce sevgiye vâkıf olabilmek ümidiyle, keyifli okumalar:)
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında 'Bilginlerin Sultânı' ünvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.
Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Feridüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Feridüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kufe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Musâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.
1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini
muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.
Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayının Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.
Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizi ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de 'mutlak kemâlin varlığını' cemalinde de 'Tanrı nurlarını' görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.
Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizi'nin yerini doldurmaya çalıştılar.