Muazzam bir roman “Şans Müziği”. Elimden bırakamayıp onca işimin arasında bir günde okuduğum bu roman, esrarengiz kurgusu ve sürükleyici akışının yanısıra, bir çok felsefi akıma yaptığı göndermeler ile de ilgi çekici. Auster bir yandan tümüyle Amerika kokan kahramanlar yaratırken olayları derin felsefi zeminler üzerine yerleştirmeyi çok iyi beceriyor.
Kahramanımızın adı Nashe. Orta halli, standart bir Amerikalı; pek okumamış, birçok işe girip çıktıktan sonra itfaiyecilikte karar kılmış, kıt kanaat geçinen, daha iyi bir yaşam arzusundaki güzel karısı evi terkedince küçük kızını bakması için ablasına bırakan, mutsuz bir erkek. Hayatını değiştirmeyi istiyor, ancak bunu yapacak ne azmi, ne de imkanı var.
Neredeyse hiç görmediği babasından kendisine miras kalınca, Nashe yıllardır o içini kavuran değişiklik arzusunu gerçekleştirmeyi istiyor. Ancak beklediğimiz -hatta kendisinin de zannettiği gibi- bu parayı kızı ile birlikte daha iyi bir yaşam kurmak için kullanacağı yere, kendi macerasına atılıyor. Amaçsızca Amerika’yı bir uçtan bir uca dolaşmak onun bu garip macerası; mümkün olduğunca az insanla karşılaşarak, hiçbir yeri gezmeden sadece kendisi ile baş başa kalmak; para kazanma kaygısı olmadan sadece kendini iç sesini dinlemek…
Para suyunu çekmeye başlayınca yolda tanıştığı genç kumarbaz Pozzi ile birlikte, piyango ile zengin olmuş iki sonradan görmeyi, Flower ile Stone’u, pokerde “ütme” planları, hikayenin esas zeminini oluşturuyor. İkilimiz kendilerini önce esrarengiz bir malikanenin, sonra heyecanlı bir poker oyununun, akabinde ise varoluş sorgulamalarının içinde buluyorlar.
“Varoluş sorgulaması” derken neyi kastettiğimi detaylı anlatmayacağım; zira bunu yaparsam romanın tüm esrarını kaçırmaktan korkarım. Ancak iki talihsiz kahramanımız ile Sifios arasındaki