SefillerVictor Hugo

·
Okunma
·
Beğeni
·
97.912
Gösterim
Adı:
Sefiller
Baskı tarihi:
Ocak 2016
Sayfa sayısı:
512
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054985326
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Les Misérables
Çeviri:
Ali Çankırılı
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Antik Yayınları
Baskılar:
Sefiller
Sefiller
Sefiller
Sefiller (Kısa Versiyon)
Sefiller
Sefiller
Sefiller
Sefiller
Sefiller (Kısa Versiyon)
Sefiller
İhtiyaçları fazlalaşan insanlar, kaynakların sınırlarını zorlamaya itilir ve yollarına çıkan savunmasız birinden bile irkilir. İş ve ücretler, yiyecek ve barınma, cesaret ve iyi niyet; hepsi sahip olamadıkları şeylerdir. Işık gölgeye dönüşür ve karanlık yüreklerini doldurur. Bu karanlık, insanın içindeki zayıflığı ele geçirir ve onu utanç verici işlere zorlar. Artık hiçbir dehşet veya korku dışlanmaz. Ümitsizlik ve çaresizlikle hepsi kötülük ve suça yönelir... Hepsi sefilleşmiş, bozulmuş birer pislik gibi gözükür. Fakat o denli alçalmış kişilerin de daha fazla alçalamayacağı bir çizgi vardır ve bu dönüm noktasında, dış dünya adeta yutar bu zavallı, talihsiz, kimliksiz insanları... Onlar Sefiller’dir; toplumdan dışlananlar...

“Bana Sefiller kitabının tüm halklar için yazılmış olduğunu söylerken haklısınız. Sosyal sorunlar sınırları aşıyor. İnsan soyunun yaraları, yeryüzünü kaplayan o geniş yaralar, haritalardaki o mavi ya da kırmızı çizgilerde durmuyor hiç. İnsanoğlunun bilgisizlik ve umutsuzluk içinde bulunduğu, çocuğun kendisini eğitecek bir kitap ve ısıtacak bir ocak bulamadığı için acı çektiği her yerde Sefiller kapıyı çalar ve şöyle der: ‘Sizin için geliyorum! Açın kapıyı bana!’ Uygarlığın, içinde yaşadığımız şu alabildiğine karanlık saatinde, sefilin adı ‘insan’dır. O insan, bütün iklimlerde can çekişiyor ve bütün dillerde inliyor.

Elimden geleni yapıyorum. Evrensel acıyla acı çekiyor ve onu hafifletebilmek için çalışıyorum. Elimdeki güç, bir insanın çok zayıf gücü; öyle olduğu için de herkese haykırıyorum: Yardım edin bana!”

-Victor Hugo
Risk Almadan Yazıyorum…

Kitabı elime ilk aldığımda farklı bir duyguya kapıldım. Bunun sebebiyse meşhur “Vatan Şairimiz Namık Kemal”di. Hayranı olduğum bir yazardır “Namık Kemal”. Sürgün yıllarında son günlerini yaşarken elinde “Victor Hugo’nun Sefiller” kitabı varmış. Bu kitabı okurken gözlerini yummuş hayata. “Hürriyet Kasidesi” gibi devasa bir şiiri o zamanın şartlarında yazabilmiş bir yazarın, son okuduğu kitabın “Sefiller” olması benim için baya değerliydi.

Kitabı bu duygu içinde alıp okumaya başladım. Tadını çıkara çıkara, azar azar… Neticede 23 günde kitabı bitirebildim. Kitap bittiğinde ise evet dedim. Bir esere eğer “Klasik” denilecekse böyle bir kitap olmalı. Ki çoğu klasik denen eser benim nezdimde hiçte klasik olmayı hak etmiyor. Ama “Sefiller” tam tamına bir klasikti.
Peki, neden tam tamına klasikti? Kitabın olumlu veya olumsuz özelikleri nelerdi?
Başlayalım Efendim…

1. Cesaret
Yazar kitabın yazıldığı döneme göre çok cesaret gerektiren bir iş yapmış. O zamanın karanlık Avrupa’sında sürgün ve hapis hayatı yaşayacağını bile bile “Özgürlük, Adalet, Eşitlik” gibi konuları işlemek bir cesaret işidir. Cesur yazar her zaman takdiri hak eder. Ayrıca kendinden sonraki birçok yazara da “Hugo” bu konuda örnek olmuştur. Onların açtığı çizgiden yürüyen yerli yazarlarımız “Tanzimat Dönemi” ile birlikte bu konuları işlemeye başlamıştır.

2. Evrensel Konular
Kitabı ana konusu sefillik. Fakat sefilliğin çeşitleri yok mudur? Örneğin bir hayat kadının sefilliği, bir mahkûmun yaşadığı sefillik, bir yetim kızın sefilliği, bir dilencinin sefilliği, devrik bir liderin sefilliği, bir kaçağın sefilliği, bir hırsızın sefilliği, bir devrimcinin sefilliği, bir vicdan sefilliği… Sefillik diye düşünmeye başlasak bu ve buna benzer birçok şey sıralayabiliriz. Kitabı beğenmemin bir nedeni de aklımıza gelebilecek bütün bu alt dalları çok başarılı bir şekilde işlemiş. Özelikle kitabın bir bölümünde “Cosette” adlı kadının yaşadığı sefillik öyle güzel anlatılmış ki hayran kalmamak elde değil.

Kitabın güzel taraflarından bir tanesi de “Sefillik” etrafında birçok konuyu muhteva etmesi oldu. Evrensel konular sayılabilecek bütün konular hemen hemen işlenmişti. Ki bu gayet kaliteli bir iş çıkarma anlamına gelir. Örneğin kitabı bitince damağınızda bir polisiye zevki, bir aşk romanı zevki, bir siyasi roman zevki, bir tarihi roman zevki bırakıyordu.

3. Olay Örgüsü
Benim kendi değerlendirmelerim içinde bir kitabın en önemli yeri bence olay örgüsüdür. Ayrıca bir kitabı da kitap yapan kesinlikle olay örgüsünün başarılı bir şekilde kurgulanmış olmasıdır. Sefiller kitabına gelecek olursak kitabın olay örgüsüne tek kelime bayıldım. Çok güzel bir şekilde kurgulanmış bir olay örgüsü mevcut. Yaptığım araştırmalar sonucunda kitabın olay örgüsünü en güzel karşılayabilecek ifadeyi buldum: “Örümcek Ağı”. Evet, tamamen bir örümcek ağı gibi yapılmış bir olay örgüsü. Hele de kitabın sonlarına doğru bu ağ çözülünce keyfinize diyecek yok.

4. Kahramanlar
“Kahramanlar veya kahraman yaratma” bir kitabın kalıcı olmayı başarmasın koşullarından biridir. Kahramanların akılda kalıcı olması kitabın başarısıyla doğru orantılıdır. Hatta çoğu başarılı kitap artık kendi ismiyle değil bizzat başkarakterinin ismiyle anılır. Sefiller kitabını okuduktan sonra artık hayatınızdan hiç ayrılmayacak Jean Valjean, Marius, Fantine, Cosette, Gavroche gibi kahramanlarla tanışmış oluyorsunuz.

5. Akıcılık
Kitabın tek olumsuz yanı bu konu herhalde. Kitap bazı yerlerde çok akıcı ilerken bazı yerlerde ise insanın canını baya bir sıkıyor. Çünkü Victor Hugo kitapta kendini gizlemiyor. Çoğu yerde anlatımı kesip okuyuncaya bilgi veriyor. Verdiği bilgilerde de öyle ayrıntılara giriyor ki neredeyse inciğini boncuğunu ortaya döküyor. Bunların bir kısmı gerekliyken gerçekten de bir kısmı gereksiz olabiliyor. Örneğin kitabın bir bölümünde kahramanlardan biri Paris sokaklarında bir lağıma girmek zorunda kalıyor. Hugo burada kitaba yaklaşık bir 50 sayfalık ara veriyor. Başlıyor lağım tarihin anlatmaya. Lağım ile ilgili bütün ayrıntıları anlattıktan sonra kitaba devam ediyor. Benim bu şekilde gereksiz bulup işaretlediğim yerler baya fazla. Sadece bunlarda değil “Sefiller” roman olmanın ötesinde bir de sanki Hugo’nun köşe yazılarında derlenmiş bir kitap gibi. Çünkü Hugo çoğu yerde olay akışını kesip her konuda görüşlerini açıklayan yazılar yerleştirmiş araya. O dönemin şartlarına bakınca normal olabilir ama bence bu bölümlerin kitaptan çıkarılıp kitabın biraz daha sade halinin basılması daha uygun olur.

Hugo bunları, etkisinde kaldığı Romantizm akımının bir gereği olarak yapıyor. Çünkü Romantizm akımın en büyük özelliği tiyatro ve romanı halkı eğitmek için bir araç olarak görmeleri. Bu yüzden yazalar eserlerini okuyucu bilgilendirmek amacıyla yazar. Amaç okuyucu bilgilendirmek olduğu için bu şekilde her konuda okuyucuya bilgi verilir. Çeşitli konular hakkında bilgi almak her ne kadar güzel olsa bile romanda akıcılığa büyük bir darbe vuruyor.

Son olarak kitap bence herkes için kesinlikle okunması gereken kitaplar arasında yer almalı. Fakat incelememde de dediğim gibi benim tavsiyem sağlam bir yayınevi tarafında sadeleşmiş halinin basılması ve onun okunmasıdır. Kitabı bu haliyle okumak bana pek mantıklı gelmedi. Çünkü hem canınız sıkılıyor hem de zaman israfı…

Not: Daha önceki yazarlarda gördüğüm bir özellik Hugo’da da kendini göstermiş. Bu eserde de Türk Milletinden söz ederken aşağılayıcı ve hakaret eden bir dil kullanılmış. Şahsen bunu Hugo’nun eserinde görmem beni üzdü. Dünyada belki ilk defa eşitlik, özgürlük, adalet kavramları işleyen bir yazardan bir milletin hepsi için bu şekilde hakaret etmesi beni sukutu hayale uğrattı. Ayrıca hemen hemen bütün kitaplarında bizden bu şekilde söz eden bir Batı Milleti karşımızda varken. Bu kitaplarla büyüyen çocukları şimdi karşımızda dururken Avrupa Birliğine gireceğimizi düşünmek bence tamamen saflık. Bin yıl bile geçse Avrupa bize karşı içinde taşıdığı bu kin ve öfke ile bize dost olmaz.

Selam ve sevgi ile…
Dünyanın ne kadar küçük olduğunu Sefiller’de attığımız adımlardan anliyoruz.
Sırf yeğenlerinin karnını doyurabilmek için ekmek çalan ve19 yıl kürek mahkumuna çaptırılan Jan Valjin'in hayatıni ,yaşamın gerçeklerini , iyilik ve kötülük gibi kavramların arka planında ki gerçekleri görmenize katkı sunuyor, intikam almanın en güzel yolunun ona iyilik yapmak olduğunu, sen bıraksan da geçmişin senin peşini bırakmayacagini tokat gibi çarpıyor Victor Hugo. Ve sevgi… Sevgi dişlerini 1 lira karşılığında kerpetenle kopartman oluyor.kitap her mısralarinda etkisi altina alıyor.
Ve...Sayfanın sonunda ne akıtacak gözyaşın ne de adalete bir güvenin kalıyor.Kesinlikle muhtesem bir eser.
“Garip değil mi ruhunu bile değiştirebilen insanoğlu, kaderini değiştiremiyordu.”
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (13.246 Oy)16.475 beğeni36.832 okunma1.659 alıntı155.077 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (5.805 Oy)6.989 beğeni18.899 okunma2.371 alıntı111.205 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.410 Oy)11.796 beğeni29.658 okunma2.135 alıntı125.084 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (8.706 Oy)10.318 beğeni25.076 okunma1.218 alıntı134.100 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (6.724 Oy)7.602 beğeni22.339 okunma1.239 alıntı95.097 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.526 Oy)7.878 beğeni21.722 okunma965 alıntı105.457 gösterim
  • Çalıkuşu
    8.7/10 (3.872 Oy)4.661 beğeni16.962 okunma545 alıntı69.505 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.353 Oy)7.687 beğeni24.138 okunma515 alıntı118.973 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (4.907 Oy)5.058 beğeni17.035 okunma580 alıntı84.236 gösterim
  • Olasılıksız
    8.5/10 (5.628 Oy)6.286 beğeni17.993 okunma530 alıntı103.090 gösterim
Kitabı anlatmaya kelimeler yetmez aslında. :-)
Sefillik içinde yaşanılan hayatın içine biraz da aşk katılınca tadına doyum olmamış. Olayların birbirine bağlantıları gerçekten mükemmel. Kötü yerlerde içime dokunan, mutlu yerlerde yüzümde tebessüm açtıran, aşk konularında heyecanlandıran, keşke daha önceden okusaydım dedirten bir kitap :-)
Şu zamana kadar kısa versiyonunu okuyup da uzun versiyonunu okumayı sürekli ertelediğim bir kitaptır Sefiller. Zamanında çok fazla tartışılan ve bir kesimin yere göğe sığdıramayıp, bir kesimin ise yerin dibine soktuğu bir eserdir. Ben kitabı edebi açıdan değerlendirmek istemiyorum. Kitabı över veya yerer nitelikte bir inceleme yapmayacağım. Bu sefer kişisel düşüncelerimi işin içine katıp Sefiller'in başlattığı ve benim hiç sevmediğim romantik bir yaklaşım sergileyeceğim. İsteyen incelemeyi okumayı burada bırakabilir.
Karnını doyurmak için çaldığı bir ekmek sonucu hayatı kararan bir çocuğun hikayesi gibi gözükse de, Sefiller benim için zamanının ve bunun da ötesinin büyük bir destanı niteliğindedir. Feodal yapının can çekişmeye başladığı bir zamanda yazılmasına rağmen, günümüz toplumunun sorunlarını özetleyen bir yapıya sahiptir. Bu da değişmesi gerekenin toplum mu yoksa insan mı olması gerektiği sorusunu ortaya çıkarıyor.
Birçok büyük eserde olduğu gibi Sefiller'de de ana tema insandır. Kitabın altında büyük bir insan portresi gizli. Jean Valjean ve diğer roman karakterlerinin toplamını kapsayan bu portre evrensel bir nitelik taşımaktadır. Bu yüzden de eser yüzyıllardan beri insanlığın elinin altında bulunması gereken en önemli kaynaklardan biri olarak kalmış ve kalacaktır.
Toplum nedir? Toplum insandır. Devlet nedir? Devlet insandır. Toplum veya devlet bozuksa suçu kimde aramak gerekir? Cevap yine insan. Zamanında küçücük bir ekmek çalan Valjean ile çok değil bundan yaklaşık yirmi yıl önce baklava çalan Metin ve arkadaşları, değişen ve gelişen toplumun sonuçlarıdır ve bu sonuç bu kişileri aynı kadere mahkum etmiştir. O halde gelişmemiş feodalite ile gelişmiş demokrasi arasında herhangi bir farktan söz edebilir miyiz? Belli bir kesimin(burjuva) el üstünde tutulup, çoğunluğun ezildiği bir düzen mevcuttur. Bu ezilenlerin birleşerek değiştirdiklerini sandıkları yeni toplumda, eski kaderlerini sürdürmedikleri bir devrimden söz edebilir miyiz? Tek yol devrim nidalarının, devrim mekanizmasını eline almış burjuvazinin, piyonlarını harekete geçirmek için kullandığı oyuncaktan bir fazlalığı var mıdır?
Sefiller zamanında tehlikeli olarak görülüp, bazı ülkelerde yasaklanmış bir kitap olmuş. Bunun nedeni de işleyen toplum mekanizmasının altına dinamit yerleştirmesi olarak gösterilmiş. Peki kitabı okuyan proleterler ayaklanmış mı? Değişen bir toplumdan bahsedebilir miyiz?
Hugo'yu anlıyorum ve çabasını takdire şayan buluyorum ama devrim artık çok uzaklarda ve onu gören kimse de yok. Bunları söylemek oldukça yorucu ve üzücü fakat gerçeği görüp toplumu şekillendirmenin yeni bir yolu aranmalıdır. Kapitalizmin vahşi, sosyalizmin ütopik kaldığı kısır bir döngüde, kodamanların rantı altında kalan bir düzende yaşıyoruz. Yeni bir akım geliştirilmezse gidişat daha kötü olacaktır.
En başta da belirttiğim gibi toplum ve devlet insansa belki işe önce insanı değiştirmekle başlamak gerekiyor. İnsanın özüne indiğimizde de kaostan başka bir şey göremiyorsak, mükemmel ve adaletli toplum beklentisinden uzaklaşmamız gerekebilir.
Sendikaları sırtlanan binlerce öğretmenin açığa alınıp, sendika liderlerinin kınama mesajlarından öteye geçemediği ve ceplerini doldurmaya devam ettiği şu günlerde devrim hakkındaki görüşlerim tamamen değişmiştir. Burada bahsettiğim şey devrimin kendisi değil, devrimin gerçekleşme olasılığının azlığıdır. Bu olasılığın az olmasının sebebi de devrimi yapacak halkın uyuyor olması ve uyanık kalanların çabasının sömürülüyor oluşudur. Mekanizma burjuvazinin ve devletin elinde dönmektedir. Bu mekanizmaya inanıp, hayatını ona göre şekillendiren, demokrat, laik, özgürlükçü, Atatürkçü, eşitlikçi bireyler büyük bir yanılgının içerisinde devrimi gerçekleştirme hayalleri ile yaşamaktadır. Yalan olan devrimin kendisi değil, onun gerçekleşeceğidir. Çünkü yapılan eylemler devrime değil, mekanizmayı elinde tutanlara hizmet etmektedir. Burada önemli olan soru ise şu; bu sistemi değiştirmek için ne yapılabilir? Hugo kitabında buna değinmiş ve çok da umut verici sözler söylememiş. Ben de Hugo gibi düşünüyorum. Oluşan bu sistemi değiştirmek için çok büyük bir kolektif hareket gereklidir. Bu kolektif hareketi sağlayacak ezilenler ise ellerinde ucuz sigarası, TV karşısında medyanın yalanlarıyla şekillenmektedir. Halkın uyanması gerekiyor ki bu düzen değişsin ama maalesef öğretmenini kovdurmak için üç saatte onbeş bin imza toplayan bir toplumdan söz ediyorum.
Yine de umudumu tamamen yitirmiş değilim. Elbet bir gün, her düzende olduğu gibi, bu düzen de değişecek ve bu sefer ezilenlerin egemen olduğu ve herkesin adil yaşadığı bir toplum oluşacaktır. Bunu belki bizler göremeyiz ama çabamız çocuklarımız içindir.
Bir yanda böyle bir eserin bitmesinin hüznü, diğer yanda ise 1700 sayfalık dev bir eseri bitirmenin huzuru ve mutluluğu var.
Hani bazı kitapları o kadar çok okumak istersiniz ama bit türlü başlayamazsınız. Buna ister korku deyin , ister çekingenlik deyin size kalmış.

Böyle bir etkinlik düzenleyip kıvılcımı ateşleyen Hakan S. hocama ayrıca teşekkür ediyorum. Diğer bir kıvılcım ise daha kitabın ilk sayfasını açar açmaz Victor Hugo’nun İtalyan yayıncıya yazmış olduğu mektup diye nitelendirebilirim.
Yazar mektupta, “Tüm halklar tarafından okunur mu bilmiyorum ama bu kitabı herkes için yazdım” diyor. “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor” sizin için geldim sayfaları çevirin…
İşte bu da ikinci kıvılcım. Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor. Artık gerisi sizde.

Bu mektupta bahsettiği sorunların sadece Fransa'yı değil İngiltere'yi, İtalya'yi vs. herkesi ilgilendirdiğine değinmesi, yazarın nasıl evrensel bir ruha sahip olduğunun kanıtıdır.

Burada yazarın hayatı hakkında da ufak bilgiler vermek gerekiyor.
Babası Napolyon ordusunda bir general. Annesi ve babası arasındaki geçimsizliklerden dolayı annesinden uzaklarda babası ile kalıyor. Babası Madrid’de valilik yapıyor. Yazar da orada ilkokula başlıyor. Yazar ilk ayrımı burada yaşıyor. Okul İspanyol aristokratların çocuklarının gittiği bir okul ve yazarın burjuva generalin oğlu olmasının öğrenilmesi ve alay konusu olması. Sonrasında Napolyon’un imparatorluğunun sonra ermesi kendisi ve ailesi için zor günlerin başlangıcı olmuş. Annesinin ölmesi ile iyice sefaletin içine düşmüştür. Maddi sıkıntılar ve toplumsal durumlardan dolayı doğru düzgün eğitim alamamış. Ancak kendi kendini geliştirip şiirler yazmıştır. 18.Louis tarafından kendisine aylık bağlanmış.
Bunları yazmamın sebebi aslında kitap için bir referans olarak gösterilebilir. Aslında bu kitap yazarın hayatı ile ilgili çok derin izler taşıyor.

Kitabın diline, anlatımına gelecek olursak gerçekten son derece akıcı ve anlaşır olması okuyucu için büyük bir şans. 1700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın çok güzel bir şekilde akıcı ve anlaşılır dil kullanmış. Anlamını bilmediğiniz kelimeler neredeyse yok gibi. Rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Kitabın konusunun geçtiği yer olan Paris’in sokaklarını, caddelerini yazar öyle güzel tasvir ediyor ki adeta o sokaklarda caddelerde geziyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanın içinde.
Yazara, karakter oluşturma ve onları tahlil etme konusunda hayran kalmamak mümkün değil.


SPOİLER İÇERİR.

Kitap iyiliklerle, güzelliklerle başlıyor. Bu güzellikler karşısında adeta mest oluyorsunuz. Mösyö Myriel’in Digne piskoposluğuna atanması ve hastaneyi ziyaretinde hastaların durumunu görüp, “siz küçücük binaya 26 hastayı sığdırmaya çalışıyorsunuz biz 3 kişi bu kocaman sarayda kalıyoruz bunda bir terslik var” demesi ve kendi sarayını onlara vermesi gerçekten etkileyici bir başlangıç sunuyor. Bu Piskoposun, nasıl da alçak gönüllü biri olduğunun kanıtıdır.
Mösyö Myriel’in mütevazi yaşamı bana Uruguay'ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica'yı hatırlattı. Jose Mujica bir röportajında
“Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır." diyor. Sanırım bu sözler Myriel’i daha iyi anlamak için referans olabilir.

Ve baş kahramanımız Jean Valjean

Digne sokaklarında tabir-i caizse pespaye, döküntü bir adam geziniyordu. Girdiği hanlarda kimse kendisine yemek ve yatacak yer vermiyordu. Çaresiz bir şekilde yollarda dolaşan bu adamın elinden hiçbir şey gelmiyor ve cezaevinin kapısını çalıp bir geceliğine beni içeri almaz mıydınız? diye sorması çaresizliğin son noktasıdır. Şunu belirtmekte fayda var bu adamın parası da var. Parası olduğu halde bunlar başına geliyor. Burada ben kendi kendime bu adam bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki diye sordum. Ve eminim sizde soracaksınız.
Gecenin ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardığında açlığı unutup soğuktan korunmak için gördüğü bir kulubenin içine girmek ister ancak orası bir köpek kulübesidir ve kendini oradan zor kurtarır. Kurtulduktan sonra söylediği şu söz ise yürekleri dağlamaktadır. “Tanrım bir köpek kadar olamadım.”

Ve kaderin ağlarını ördüğü an, o bahsettiğimiz adam Piskopos’un evinde.
Burada yine piskopos’un alçak gönüllü hali devreye giriyor kendisine yemek ve yatacak ver veriyor.


Yazar burada kahramanımızın hayatı ile ilgili bilgiler veriyor. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Jean Valjean’nın hayatı çalışmak dışında hiçbir şeyle geçmemiştir. Ablası ve 7 çocuğa bakmak zorundadır. İşsiz kalmış ve açlık had safhadadır. Sonunda 1 ekmek çalmak istemiş ancak yakalanmıştır.
5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır, kaçmaya teşebbüs eder her seferinde yakalanır ve cezası toplam 19 yıl olur.
Burada yozlaşmış olan adalet sistemine atıfta bulunuyor. Her şeye sonuç odaklı bakılması, nedenlerinin öneminin olmaması gözler önüne seriliyor.

Kahramanımız içerde kendi kendini yargılamaya çalıştı ve hatalı olduğunu biliyordu. Ancak bunun cezasının bu olmaması kanaatindeydi.
Neden bu hale düştüğünü suçlunun sadece kendisi olmadığını, diğer suçluların da kim olduğunu burada tek tek anlatıyor ve eminim benim gibi sizde hak vereceksiniz.
Bu arada içerde okuma yazmayı, hesap yapmayı öğreniyor kendini geliştiriyordu.

Yazar burada bir suçlunun yaşadığı tüm evreleri baştan sona tek tek anlatıyor. Bu hale nasıl geldi, kendisini suça itecek durumlara nasıl düştüğünü yazar anlatıyor sizde yaşıyorsunuz.

Ve Jean Valjean içerden çıkıyor, ancak mahkumiyeti kendisine verilen sarı kimlik yüzünden hiç bitmiyordu.

Yazarın olayları anlatış biçimi kronolojik olmaması ara ara kahramanlarla ilgili bilgilere yer vermesi okuyucu açısında konudan kopmamak adına gayet güzel.

Jean Valjean piskoposun evinde yatarken gece uyandı ve piskoposun gümüş takımlarını ve paralarını çalarak kaçtı. Tekrardan yakalanıp piskoposun yanına getirilmesi ve piskoposun onu ele vermemesi Jean Valjean’nın insanlığa olan inancının biraz olsun yerine gelmesini sağlıyor.
Sonrasında başka bir kasabaya gidip orada ticaret yapan ve kasabanın refah seviyesini yükselten bu kahramanımız orada Madeleine Baba olarak tanındı. Çünkü içerden çıkarken verilen sarı kimlik peşini bırakmıyordu.
Madeleine Baba ile kasaba adeta bir dev olmuştu. Herkes mutlu huzurlu yaşıyordu.
Kötü yola düşen kızları o yoldan çevirmesi, herkese iş vermesi piskopos’dan gördüklerini uyguladığı anlamına geliyor ve burada yapılan bir iyiliğin insanın hayatının nasılda değiştirdiğine şahit oluyoruz.


Madeleine Babanın yolu burada Fauchelent’in hayatına kurtarıyor daha sonra yolları tekrardan kesişiyor ondan dolayı bunu belirtmek gerekiyor. Bu esnada Javert adında komiser Madeleine Babayı birine benzetiyor ancak emin olamıyor. Benzettiği kişi eski kürek mahkumu Jean Valjean.

Ve Fantine
Hayatın bütün sillesini suratında acımasız bir şekilde hissetmiş bir kadın. Çocuğuyla beraber sokaklarda kalmış. Çocuğunu Thenardier adında meyhane işleten birinin yanına bırakmak zorunda kalarak doğduğu yere gelip çalışmaya başlıyor. Burada geçmişi peşini bırakmıyor. Çalıştığı yerden iftiralar sonucu atılıyor. Burada karakola düşüyor ve Madeleine Baba onu Javert’in elinden kurtarıyor.
Fantine çocuğunun hasretine dayanamayıp hastalanıp yatağa düşüyor. Madeleine Baba ona çocuğunu getirmek için söz veriyor ancak öyle bir ikilem içinde kalıyor ki kendi deyimiyle "Cennnette kalıp şeytana dönüşmek mi? Cehenneme gidip melek olmak mı?" bunun kararını kendi kendine yaptığı konuşmalarla iç sesini dinleyerek karar veriyor.
İkilemin sebebi ise kendine benzeyen birini Jean Valjean olarak içeri atmak istemeleri ve Madeleine Babanın bunu öğrenmesi. Burada vicdan devreye giriyor ve kendine benzetilen kişiyi kurtarıyor.


İçerden çıktıktan sonra Fantine’nin çocuğu olan Cosette’yi bulmak için yollara düşüyor. Cosette’yi Thenardier’ın elinden alıyor uzaklarda bir yerlerde yaşamaya başlıyor. Burada çok fazla olay geçiyor onları da yazmaya kalksam gerçekten çok fazla olabilir 

Ve diğer bir kahramanımız Marius devreye giriyor.

Marius’un babası Napolyon’un ordusunda subaylık yapmış biridir. En başta yazarın hayatı ile ilgili yazmış olduğum anektod burada devreye giriyor. Victor Hugo’nun babasıda Napolyon’un ordusunda görev almıştır. Buradan yola çıkarak bu karakterin yazarın kendisi olduğu kanısına varabiliriz. Marius dedesinin yanında ayrılıp yalnız yaşamaya başlıyor.
Marius ve Cosette’nin yolları bir partka birbirlerini görmeleri ile kesişmiş oluyor. Yazar burada ikisi arasındaki aşkı öyle güzel anlatıyor yazarın anlatımına aşık olmamak imkansız. Marius’un Cosette’ye yollamış olduğu mektup ise benim için son nokta olmuştur.

Sonrasına iç karışıklık çıkıyor çatışmalar yaşanıyor Marius, Jean Valjean çatışmalara giriyor. Bu arada Javert ellerinde esirdir. Öldürmek istemektedirler ve bu görevi Jean Valjean üstlenir. Ancak daha önce Javert sayesinde Thenardier’in elinden kaçmayı başarmıştı sanırım o iyiliğin karşılığında öldürmüyor.
Marius yaralanıyor ve Jean Valjean bir loğar kapağının içine girerek kurtarıyor. Ancak ölümü yoksa yaşıyor mu bilmiyor. Lağımın içinde geçen onca süreden sonra tabi bu arada durmuyor sürekli ilerliyor bir çıkış yolu arıyor. En sonunda bir çıkışa geliyor ancak burada biriyle karşılaşıyor oda Thenardier. Thenardier onu tanıyamıyor ancak Jean Valjean onu tanıyor. Burada Thenardier Javert’in elinden kaçarak buraya girmiştir. Javert pusu kurmuş beklemektedir. Thenardier parasını alıp Jean Valjean’i oradan çıkarıyor ancak dışarıda onun neyin beklediğinin farkında değil. Çıkar çıkmaz Javert Jean Valjean’i enseliyor. Ancak Javert de kendisine yapılan iyiliği unutmamış olacak ki Jean Valjean’i salıyor.
Sonrasında Javert de adalet sistemini sorguluyor içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve sonrası malum.
Marius ve Cosette birbirlerine kavuşuyorlar ancak Jean Valjean’nin içi hiç rahat değildir. Kim olduğunu Marius’a anlatıyor. Ama tabi hepsini değil. Thenardier sonrasında Marius’a Jean Valjean’in kim olduğunu anlatıyor. Tabi bildikleri dışındakileri. Kendisini o çatışmanın içinden kurtaranın Jean Valjean olduğunu öğreniyor vs.
Kitabın sonrarına doğru şöyle bir söz var “Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.” Yazar burada Jean Valjean’in hayatı üzerinden, sonuçta herkes ölecek ancak tüm mesele yaşayabilmekte mesajını veriyor.

Ne kadar yazsam da eksik kalacağını bildiğimden burada bitiriyorum. Böyle bir kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Vaktiniz varken, çok geç kalmadan okumanızı diliyorum.
Yayınevi konusunda da ben İş Bankası Kültür Yayınları 5 ciltlik olanını okudum. Çeviri gayet güzeldi. Toplam 1724 sayfa ancak 5. Cilt şeklinde bölündüğü için taşıma konusunda da rahatlık sağlayacaktır.
İki kez kitabını okuduğum Viktor Hugo'nun muhteşem eseri.. Beni günlerce ağlatmışlığı vardır.. Klasik Dünya Edebiyatı sevenlerin mutlaka okuması gerekir.
3 gündür kitabı okuyorum. Bir türlü bırakamadım bitmeden. Tek kelime ile mükemmel bir kitap. Sınavların bitiminde pcye kavuşunca kitap hakkında asıl yorumumu yapacağım inşallah. Bu kitaba 3 cümlelik yorum yapmak ayıp olur. Herkese iyi geceler, iyi okumalar.
(imza: sınav dönemlerinde okumaktan aldığı hazzın hunharca katlandığı kötü okur)
Jan Valjin'in yörüngesinde yazılmış bir yapıt . Aşk-heyecan-dram ne ararsanız var zaten boşuna dünya klasiği değil ve her dünya klasiği gibi içinde bolca toplumsal mesaj var
Kişisel problemlerden dolayı ara verdiğim bu kitabı sonunda bitirebildim. Sevinsem mi yoksa böyle muhteşem bir eserin sonuna geldiğim için üzülsem mi bilemiyorum. Ama kitabın sonunda gözümden birkaç damlanın aktığını biliyorum.

Jan Valjan karakteri artık hayatımda önemli bir yere sahip. Onun sahip olabildiği güce ve inanca sahip olabilseydik de her şeyden kolayca vazgeçip, hemen ümidini kaybedip ye’se düşen birileri olmasaydık. Belki bundan sonra, bu kitaptan sonra kendi hayatımda bir şeyler değişir…

Panama yayınlarından çıkmış olan kısaltılmış sürümünü okudum. O kadar etkileyiciydi ki tam metin halini de kesinlikle okuyacağım. Aşağıda kitapta geçen karakterlerden bahsettiğim için Spoiler olabilir. Okumadan önce ona göre düşünün.
Kitapta bir sürü karakter olduğu için aklım karışmadı değil. Lakin ilerledikçe her şey yerli yerine oturdu.

Tenardiyen ailesinden ne kadar nefret ettim anlatamam. İşleri güçleri üçkâğıtçılık olan, zenginken dipleri boylayan ve sonunda dağılan bir aile…

Javer’i sevmemiştim ama sonradan ısındım. Takıntılı bir kişiliği var. Kurallara bağlı yaşayan bir polis şefidir. Hayatını da bu kurallardan birine uymadığını için kendi sonlandırır.

Fantin talihsiz bir kadındır. Kızı için her şeyi yapabilecek bir anne. Kızının özlemiyle ölür.

Yetim, öksüz küçük bir çocuk olmasına rağmen büyük acılara göğüs gören Kozet… Jan Valjan sayesinde hayatı kurtulur.

Oğlunun özlemiyle yaşayan, onu sürekli uzaktan izleyen ve kucaklayamadan bir damla gözyaşı dökerek hayata veda eden Binbaşı Baron Pontmercy…

Babasını öldükten sonra tanıyan, onu taparcasına sevmeye başlayıp, sonradan onun görüşlerini benimseyip dedesine rest çeken Marius Pontmercy.
Jan Valjan kızı gibi gördüğü sevgili Kozet için bu karakterimizin de hayatını kurtarmıştır.

En baba karakter ise Jan Valjan’dır. Yeğenlerinin aç kalmaması için çalınan bir ekmek. Ceza olarak ise 19 yıl hapis... Yapmadığı iş kalmamıştır. Kürek mahkûmuyken en yükseklere çıkabilmiştir. Birden fazla kimliğe bürünmüştür. Aslında onu doğru yola ileten piskoposu da unutmamak gerekir.
Aslından en başından beri suçsuzdu değil miydi Jan Valjan?
Kendisine kötü denilse de, kendisini kötü bir insan olarak görse de özellikle piskoposun evinde yaşadığı olaydan sonra hayatı değişmişti.
Kozet’i o nefret edilesi yerden yanına alması ile yeni bir değişim daha geçirmişti. Sevmeyi öğrenmişti. Biri için yaşamayı, birini mutlu etmeyi…
Zaman Jan Valjan’ı değiştiriyordu. Yaşam onu çevresindeki olaylar ile eğitiyordu. Hayatında hiç yaşamadığı duyguları, hisleri öğreniyordu.

Yaşam kimine tatlı gözükse de aslında acı bir şey. İnsanı olgunlaştıran da bu acılar değil mi?

Kitap da geçtiği gibi Piskopos onun ufkunda dürüstlük güneşini parlatmış, Kozet ise sevgi güneşini alevlendirmişti…
Bundan 15 sene evvel lise yıllarımda tam metin zannedip okuduğum 500 sayfa civarı bir kitaptı Sefiller. Bana Dünya Klasikleri'ni sevdiren bir kitap oldu. Ama zirveden başlamışım sanırım başka hiçbir kitapta bu tadı bulamadım. Daha sonraları tam metninin 1700 sayfa civarı olduğunu öğrenince çok sevinmiştim. Tüm ayrıntılarıyla okuyabilecektim. Ve bugün ne yazık ki bu kitap nihayete erdi. Ne yazsam eksik kalacak olan incelemeyi yazmak benim için bu kitaba karşı bir ödevdir. Öyleyse bunu yerine getireyim:

"Adım Jean Valjean. Kürek mahkumuyum. 19 yıl hüküm giydim." İşte böyle başlıyor bütün hikaye. Ablasının 7 çocuğuna bakmak için canını dişine takıp var gücüyle çalışan namuslu bir adamın, mecburiyetten ve aslında daha derine inilirse vicdanından ötürü çalmak zorunda kaldığı bir ekmek yüzünden, hayır hayır aslında bir ekmek yüzünden değil, onu bu duruma düşüren toplumun ve bu masum suçuna karşılık kürek mahkumiyeti cezasına çarptıran kanunların, el birliğiyle bir hayatı nasıl berbat ettiğini vicdanı dayanabilen varsa buyursun okusun.

İnsanlar tarafından yapılan, fakat insaniyetle hiç bağdaşmayan kanunların felakete uğrattığı ilk hayat değildi onunkisi, son da olmayacaktı.

Asıl sefillik cebinizin boş olması değil yüreğinizde sevgi adına bir duygunun kalmamış olmasıdır. Ve insan isterse dışarıdan hiçbir destek görmesin, "doğruluk, insaniyetlik" kavramlarını kendi içine bakarak öğrenebilir. Jean Valjean bunu yaptı.. Etrafı onur yoksunu SEFİLLERle doluyken alnındaki yaftalarla bunu başardı..

Cennette kalıp şeytana dönüşmek mi cehenneme gidip melek olmak mı? Hayatımızın bazı dönüm noktalarında aklımızla kalbimizin, çıkarlarımızla vicdanımızın çatıştığı gibi iç çatışma yaşıyordu Jean Valjean.


Jean Valjean.. Kötülüğü iyilikle karşılayan, erdemli olma ilkesinin zirvesine daimi sahip olan iyiliksever bir suçlu, halkın bakarken iğrendiği bir kürek mahkûmu.. İnsan bir kere hata yapmayagörsün, sonrasında dünyanın en erdemli insanı da olsa alnındaki o yafta bir türlü çıkmıyor. Jean Valjean.. Onurlu bir adam.. Kendisini parçalamaya and içmiş vahşi kan içicilere bile merhamet gösterebilen ideal insan..

Vicdan mı yoksa kurallar mı? Hangisine uymak daha ulvî, daha yücedir? İkisinin çeliştiği yerde hangisine uymak insan yüreğini daha çok tatmin eder, en doğrusunu yaptığı hissini verir? Bu soruları cevapsız bırakmıyor yazar, cevap da vermiyor; bu soruyu sorup cevabını hiçbir şüpheye yer bırakmadan kendi kendinize bulmanızı sağlıyor.

Kanunlar ve bu kanunlara aykırı davrananlara uygulanan cezalar neden var? Sadece bir insanın ceza çektiğini görüp hakettiğini buldu diye sevinmek için mi? Hiç sanmıyorum.. Uygulamada ne yazık ki şahit olduğumuz tutum bu olsa da asıl olması gereken o suçlunun ıslah edilip içindeki virüsten kurtulmasını sağlayıp topluma kazandırmak. Belki de olabilecek en kaba insanlardan biri olan, çaldığı ekmek yüzünden 19 yıllık kürek mahkûmluğu cezası alan Jean Valjean'ı bu 19 yılda daha kaba hale getiren ceza sistemi mi, yoksa cezasını çektiği halde her gören suratını ekşitip kaçarken, insan yerine dahi koymazken onu yargılamaktansa bir gece evinde misafir edip müthiş bir hoşgörü gösterip insanlık dersi veren rahibin tavırları mı doğru yola sevketmiştir? Ceza sistemine yaptığı bu eleştirilerle, adeta canına okuyan Victor Hugo'yu ayakta alkışlıyorum..

Hayatlarında kimi hisleri hiç yaşamadıklarından dolayı bu deneyimsizlikleri hareketlerine ayrı bir hüzün katan ihtiyar bir adamla genç bir kızın romanıdır bu..
Olay örgüsünü adeta bir gergef gibi işleyen müthiş bir zeka ürünü bir roman Sefiller..
Bu kitap, insanların değişebileceğini anlatıyor. İnsanları sadece dış görünüşlerine göre yargılamamamız, ve ne olursak olalım, geçmişte ne hata yaptıysak onları gelecekte düzeltebileceğimiz anlatılıyor. Ayrıca kitap ilköğretim 100 temel eser arasında. Bu kitabı da kesinlikle okumanızı önemle tavsiye ediyorum.
Monte Kristo Kontu, Martin Eden, Moby Dick gibi Sefilleri de büyük bir zevkle okudum. Uzun romanların tadı, dünya klasiklerinin kalitesi bir başka oluyor. Bir hafta, on gün boyunca roman ile beraber yaşıyorsunuz. Romandaki karekterler ile beraber üzülüyor, beraber seviniyorsunuz. Olaylar, bağlantılar o kadar güzel örgüleniyor ki hayran kalıyorsunuz. Sefiller bence o büyük ününü fazlasıyla hakediyor.
Tanrı, hiç bir çocuğu kötü olsun diye yaratmaz! Onu kötü yapan, kötü eğitimdir!..Kötü anne-baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir, zavallı yavruları da çekip yutar.
...toplum ücretsiz eğitim vermediği için suçludur, kendi karanlığını kendi yaratıyor.
''Bazı insanların yüzüne bakmak, onlardan kuşkulanmak için yeterlidir.''
Victor Hugo
Sayfa 212 - İletişim Yayınları , İletişim Klasikleri

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sefiller
Baskı tarihi:
Ocak 2016
Sayfa sayısı:
512
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054985326
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Les Misérables
Çeviri:
Ali Çankırılı
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Antik Yayınları
Baskılar:
Sefiller
Sefiller
Sefiller
Sefiller (Kısa Versiyon)
Sefiller
Sefiller
Sefiller
Sefiller
Sefiller (Kısa Versiyon)
Sefiller
İhtiyaçları fazlalaşan insanlar, kaynakların sınırlarını zorlamaya itilir ve yollarına çıkan savunmasız birinden bile irkilir. İş ve ücretler, yiyecek ve barınma, cesaret ve iyi niyet; hepsi sahip olamadıkları şeylerdir. Işık gölgeye dönüşür ve karanlık yüreklerini doldurur. Bu karanlık, insanın içindeki zayıflığı ele geçirir ve onu utanç verici işlere zorlar. Artık hiçbir dehşet veya korku dışlanmaz. Ümitsizlik ve çaresizlikle hepsi kötülük ve suça yönelir... Hepsi sefilleşmiş, bozulmuş birer pislik gibi gözükür. Fakat o denli alçalmış kişilerin de daha fazla alçalamayacağı bir çizgi vardır ve bu dönüm noktasında, dış dünya adeta yutar bu zavallı, talihsiz, kimliksiz insanları... Onlar Sefiller’dir; toplumdan dışlananlar...

“Bana Sefiller kitabının tüm halklar için yazılmış olduğunu söylerken haklısınız. Sosyal sorunlar sınırları aşıyor. İnsan soyunun yaraları, yeryüzünü kaplayan o geniş yaralar, haritalardaki o mavi ya da kırmızı çizgilerde durmuyor hiç. İnsanoğlunun bilgisizlik ve umutsuzluk içinde bulunduğu, çocuğun kendisini eğitecek bir kitap ve ısıtacak bir ocak bulamadığı için acı çektiği her yerde Sefiller kapıyı çalar ve şöyle der: ‘Sizin için geliyorum! Açın kapıyı bana!’ Uygarlığın, içinde yaşadığımız şu alabildiğine karanlık saatinde, sefilin adı ‘insan’dır. O insan, bütün iklimlerde can çekişiyor ve bütün dillerde inliyor.

Elimden geleni yapıyorum. Evrensel acıyla acı çekiyor ve onu hafifletebilmek için çalışıyorum. Elimdeki güç, bir insanın çok zayıf gücü; öyle olduğu için de herkese haykırıyorum: Yardım edin bana!”

-Victor Hugo

Kitabı okuyanlar 15.295 okur

  • Promethe
  • Hülya Akarca
  • Zuzu
  • Tolga E
  • Mehmet Niyazi Aslantürk
  • Ahmet Peker
  • Muhammed

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (4)
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları