Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği

8,3/10  (3 Oy) · 
8 okunma  · 
3 beğeni  · 
547 gösterim
XX. yüzyılın en önemli kuramlarından biri Jean Baudrillard'ın "Simülasyon" kuramıdır. Simülasyonlar ve Simülasyon kitabında iletişim, sinema, medya, reklam, bilimkurgu alanlarında 'gerçek' ve 'hakikat' düzeneklerinin birbirleriyle nasıl yer değiştirdiği çarpıcı bir dille anlatılmaktadır. Baudrillard, radikal ve ayrıksı düşünceleriyle Batı toplumunun bugünkü düşünsel krizini derinlemesine çözümlemektedir. Bunu yaparken postmodern bir söyleme başvurmaktadır. Adanır'ın tanımlamasıyla söylersek söyleme başvurmamaktadır. Adanır'ın tanımlamasıyla söylersek "Baudrillard postmodern bir düşünür değildir!" Çünkü bu kitaptaki düşünceler belirli bir sistem etrafında yürümekte, simülasyon evreninin "dünya görünüşü" dile getirmektedir.

Soru: Ne pahasına olursa olsun Batı'nın moralini bozmayı sürdürecek misiniz?

Baudrillard: "Batı tarihinin temel yapı taşı moral bozukluğudur". Bunu ben uydurmadım. "Yeni duygusal düzen" yani kurbanlardan oluşan duyarsızlık, pişmanlık üzerine oturmuş olan toplum, sanayi devrimi ve kolonizsasyon gibi sonuçlara yol açmış XIX. yüzyıla ait anlam bunalımının bir uzantısıdır ve bizim uzun XX. yüzyılımız boyunca da sürüp gitmiştir.

Soru: Batı'yı terk mi edelim?

Baudrillard: Batı dünyasının dışında kalan dünyalara da bakmak zorundasınız...
(Arka Kapak)
  • Baskı Tarihi:
    Ekim 2005
  • Sayfa Sayısı:
    215
  • ISBN:
    9789758717132
  • Çeviri:
    Oğuz Adanır
  • Yayınevi:
    Doğu Batı Yayınları
  • Kitabın Türü:
Uğur Yiğit Karataş 
21 Haz 14:09 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Yazarın okuduğum ikinci kitabı, bu kitapta gerçeklik ve onun yarattığı yanılsamalardan bahsetmiş. Toplumsal çıkarımlarını oldukça beğendim.

Cemre Kara 
28 Tem 00:05 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Jean Baudrillard ı bu yıl bir kitap fuarında aldığım üç kitabıyla tanıdım bu kadar kısa sürede üç kitabını da okuyabileceğim aklıma gelmezdi gerçekten mükemmel tespitleri var belki de bu kadar çok sevme nedenlerimden biri de günümüze daha yakın olduğundan kaynaklı kendisi 2007 yılında aramızdan ayrılmış anlattığı olaylara aşinalığımız olduğu var -diğer sosyoloji kitaplarının aksine- Sosyoloji kitaplarına başlayacak arkadaşlara önerebilirim yalnız ilk olarak Sİimulakr ve similasyon la başlanmalı çünkü Baudrillard kuramını burda ayrıntılı olarak anlatıyor diğer eserleri de kuramın devamı niteliğinde Simulakr ile ilgili bir anekdot bu kitap Matrıx filminde de geçen bir sahnede yer alıyor hatta bu filmin ana fikrini oluşturuyor -belki matrıx severler merak ederler diye yazdım -Daha sonra Sessiz yığınların gölgesinde okunabilir (hatta başucu kitabı olur)bu üçlüyü bulduğunuz yerde alın derim:)Kapak tasarımları mükemmel dikkat çekici akılda kalıcı.

Adal kalen 
27 Haz 23:34 · Kitabı okudu · 23 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Eğer Tanrı varsa inanmama gerek yok, ama yoksa o zaman inanabilirim". Ilk okuduğumda çok anlamsız gelen sonra sonra anlayabildiğim derin bir belirleme

Kitaptan 4 Alıntı

Cemre Kara 
24 Tem 21:45 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Jorge Luis Borges
gerçeği bu kadar kolay bir şekilde kabul ediyorsak bunun nedeni herhalde gerçeklik diye bir şeyin olmadığını hissediyor olmamızdır.

Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean BaudrillardŞeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean Baudrillard

Özgürlük bir düş müdür?

Sanki herkes özgürleşmek ya da özgür kalmaya çalışıyormuş gibi görünmek istemektedir.

Eğer bu bir illüzyonsa günümüzde yaşamsal bir illüzyona dönüştüğü söylenebilir.

Ahlak, töre ve zihniyet gibi şeylere bakıldığında bu illüzyonun tarihinin derinliklerinden çıkıp gelmiş olduğu ve kesinlikle engellenemeyeceği söylenebilir.

Bu özgürlük hikâyesi kimi açılardan abartılı ve çelişkili görülebilir ancak çılgınlık derecesinde bir duygu olup, engellenmesi mümkün görünmemektedir.

İşin daha da ilginç yanı bütün sistemin bu özgürlük düşüncesini ahlaki bir görev ve zorunluluğa dönüştürmüş olmasıdır. Bu yüzden de özgürlük zorunluluğunu doğal bir istek, doğal bir özgürlük ihtiyacından ayırma konusunda güçlük çekiyoruz.

Hangi biçimi olursa olsun kölelikten kurtulmak istemeyen biri var mıdır? Kime sorarsanız size fiziki ya da yasal dayatmalardan kaçıp kurtulmak istediğini söyleyecektir. Bu öylesine bir yaşamsal tepkidir ki, bu konuda bir özgürlük düşüncesine bile gerek olmadığı söylenebilir.

Herkesin birbirine karşı duyarsızlaştığı bir evrende, kişinin yalnızca kendi davranışlarından sorumlu tutulması ortaya bazı sorunların çıkmasına yol açmaktadır. Zira bu yaklaşım diğerlerine karşı simgesel manevi bir huzursuzluk hissedilmesine ve genel bir düzen bozukluğuna (kuralsızlık) yol açmaktadır. Özgür elektronların (bireylerin) , istedikleri görünüme bürünebildikleri genel bir mübadele sistemine boyun eğmiş evrende, bu her şeyi mümkün kılabilen düzene karşı, en az özgürlük arzusu kadar derin bir karşıt içtepinin, direnişin giderek büyüdüğü görülmektedir. Bu evrende kuralsızlık tutkusuna eşit bir kural tutkusundan söz edilebilir.

İnsanlığın antropolojik geçmişine bakıldığında kural zorunluluğunun en az kurallardan kurtulma arzusu kadar temel bir şey olduğu görülür.

Hangisini açıklamanın daha zor olacağını kimse söyleyemez.Özgürleşme sürecinin kat ettiği uzun yol düşünüldüğünde; sınırsız özgürlük ve her türlü kuralsızlık karşısında yer alan kural yanlısı hareketlerin şu sıralar giderek güçlenip, canlandıkları söylenebilir.

Bu kural yandaşlığının yasaya boyun eğme olayıyla bir ilişkisi yoktur. Bunun tam tersi bir süreç olduğu söylenebilir zira soyut ve evrensel yasanın tersine, kural, iki yanlı bir yükümlülüktür. Kuralın ne hak, ne görev ne de ahlaki ve psikolojik yasalarla bir ilişkisi yoktur.

İnsanlık açısından hemen her yerde tartışmasız bir gelişme olarak kabul edilen ve insan hakları tarafından koruma altına alınmış olan özgürlük doğal bir hak gibi görülmektedir. ‘’Özgür’’ olmak insanı ilkel dönemden kalma kötülüklerden korumakta, mutlu ve doğal bir yaşam sürmesini sağlamaktadır. Modern ve demokrat insanın kurtuluşu özgürlük vaftizinden geçmekle mümkündür.

Oysa bu bir ütopyadır.


İyi ve Kötü arasındaki karşıtlığı çözme konusunda gösterilen kararsızlığa karşın, insanlığın kendi kendini aşabileceğine olan kesin inanç bir ütopyadan başka bir şey değildir.

Karşıtlık kalıcıdır ve şeyler bu karşıtlık ilişkisine son vermeden bir özgürleşme sürecinden geçmişlerdir.

Kötülüğü özgürleştirmeden iyiliği özgürleştiremezsiniz. Hatta kimi zaman aynı devinim süreci içinde kötülüğün iyilikten daha hızlı bir şekilde özgürleştirildiği söylenebilir.

Sonuç itibarıyla İyilik gibi Kötülük kurallarında da bir bozulmadan söz edebiliriz.

Özgürleştirme sınır tanımayan bir gelişme ve hız anlayışına yol açmıştır.

Öngörülen tehlike sınırı bir kez aşıldığında (bu bir evrenden diğerine geçiş biraz fiziksel dünyadakini andırmaktadır) –zaman, para, cinsellik, üretim gibi- şeyler baş döndürücü bir hızla çoğalıp boşlukta yüzmektedirler. Bugün yaşamakta olduğumuz evrede özerklik ve farklılık çeşitlerinin hiç biri denetlenmemektedir. Bütün bunların belirsiz, boşlukta yüzen ve katlanarak büyüyen, durdurulması olanaksız volkanik bir patlamayı andırdığı söylenebilir.

Artık bu aşamada, özgürlüğün, özgürleştirilme tarafından aşılıp geçilerek anlamını yitirdiği söylenebilir.

İnsana özgü ne varsan hepsinin istisnasız (total) haberleştirilip, bütünsel sürecin bir parçasına dönüştürülerek, özgürce dolandığına tanık oluyoruz. Herkes olanakları ölçüsünde teknik bir varlığa dönüşüyor, yani herkes genel karşılıklı bir etkileşim sürecinin hissedarı ve iş ortağı haline geliyor. Piyasa Tanrısı kendi kurallarına sahip çıkarken, Adam Simith’in ‘’Gizli Eli’’ bundan böyle bilgisayar programları ve ağlarının maddi olmayan egemenliği altına girmiş demektir. Evrensel Serbest Pazar, düzen bozukluğunun en üst aşamasıdır.

Tarihsel toplumlarda başlangıçtan bu yana işe yarayan bir dinamiğin mantıksal ve kaçınılmaz sonucu olarak, tüm insan ilişkilerinde, zaman içinde artış gösteren evrensel boyutlarda bir bozulmadan söz edebiliriz.

Feodaliteden Kapitalizme, oradan da daha öteye geçildiğinde karşımıza mübadele özgürlüğüyle mal, para, insan ve sermayenin özgürce dolaşımında görülen muazzam gelişme çıkmaktadır.

Bu gidişatın durdurulması mümkün değildir. Bunun insanlık değil pazarın büyümesi, kendisinden kaçılması mümkün görünmeyen küreselleşmenin gelişmesiyle bir ilişkisi vardır.

Dur durak tanımadan genelleştirdiği bir mübadele süreci doğrultusunda ilerlemiş bir liberalizmin ulaştığı son aşama. Bu gelişen mübadele süreci doğrultusunda kapitalin zıtlıkları, çelişkileri, kanlı tarihi ya da kısaca ‘’tarihiyle’’ birlikte tarihe karışmış olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte ikinci ‘’devrime’’ karşı direnişlere hemen her yerde karşılaşılmaktadır. Üstelik bu direnişler Aydınlanmanın yol açtığı direnişlerden daha güçlüdür. Bunalar (devrim karşıtları denilen türden olup) kendi kabuğuna çekilme, dini tarikatlaşma, loncalaşma, yeni yobazlık ve feodalite biçimleri türünden direnişler olarak değerlendirilebilir. Bu direniş biçimleri hemen her yerde o koşulsuz özgürlüğe bir son vererek yeni himaye, korunma, vassallik biçimleri ve tahammül edilmesi olanaksız kendi başına bırakılmışlığa karşı arkaik bir sadakat anlayışı bulmaya çalışır gibidirler.

Buna, düzen bozulmasına yeni bir oyun kuralıyla karşı çıkış da denilebilir.

Küreselleşme ya da tamamıyla piyasa kanunları tarafından yönlendirilmeye karşı ücret ve kurumsal koruma sağlayan ‘’toplumsal’’ tek sığınak olarak gösterilebilir.

Emeğin yabancılaşmış insanın içinde bulunduğu durumu savunmak ve bu yabancılaşmanın bir anlamda o insanı para ve ağlar tarafından belirlenen yasaların aşırı etkilerinden koruduğunu söylemek gerekiyor. İnsanlar kendilerini bu ağlardan koruyabilecek, bu dağınık ve bir boşlukta kaybolup gitme hissine son verebilecek bir ‘’gönüllü’’ yabancılaşmadan daha arkaik aşamalara giderek, kendilerini güvende hissettiren her türlü aşkınlığa teslim olmaktadırlar.

Bu özgürlük paradoksunun içinden çıkılamayacağı düşüncesi kafalara yeni dank etmeye başlamıştır. Zira bu tersine çevirmenin olanaksız zincirlerinden kurtulma hareketini insanlık adına bir gelişme (zira insanı diğer türlere üstün kılan şey budur) gibi görebilmek mümkün olabildiği gibi, tam tersine sonuçları belirsiz bir antropolojik felaket, insanlıktan kopma, ürkütücü bir düzen bozukluğu gibi de görülebilir. Ancak bu nerde biteceği belli olmayan özgürlük hareketi evrensel bir mutabakatın en üst aşaması olabileceği gibi, total bir entropi anlamına da gelebilir.

Elimizden geldiğince özgürlükten uzaklaşmaya çalışıyoruz.

Sürekli olarak başka süreçlere boyun eğmeyi kendi arzu, yaşantı ve irademize boyun eğmeye tercih ediyoruz.

Eğer halk kendini politikacıların eline teslim ediyorsa bunu temsil edilmekten çok onları başından defedebilmek amacıyla yapıyor. Bu durum edilginlik ve sorumsuzluk olarak yorumlanabileceği gibi, konuya daha zekice bir yorum getirerek örneğin, bu hakları devretmenin bilinçsiz bilinçlilik, arzu ve iradeden yoksunluk yani sezgisel bir şey olduğu; kısaca bilincin derinliklerinde yatan özgürlüğün bir yanılsamasından başka bir şey olmadığının hissedilmesinden kaynaklandığı söylenemez mi?

Yoksa buna ‘’bilinçli/gönüllü boyun eğme mi demeliyiz?’’

Bu bilinçli köleliğin yanlış bir deyim olduğunu, çünkü hem özgürlük hem de irade kavramlarının yanıltıcılığını ifade etmekten başka bir işe yaramadığı söylenebilir. Bireyin özerk olmak konusundaki kararlılığını ortaya koyduğu düşünülen irade düşüncesi, özgürlüğe karşı bir kavram olarak kullanıldığında bile yanlış bir anlama sahip olmaktadır.

Yanılsamayla olduğunu sandığımız yerde karşılaşmayabiliriz. Aramızdan yalnızca birkaç kişi (G.C. Lichtenberg) özgür olunamayacağını ve bu yazgıya boyun eğmek gerektiğinin farkında olabilir. Geriye kalan sessiz çoğunluk irade kavramını öne sürenlerin tersine bunun bir yanılsama olduğunun bilincindedir.

Bütün bunlar ‘’bilinçli/gönüllü köleliğin’’ kendi kural ve stratejilerine sahip olmasına engel değildir.

Ötekini boyunduruk altına alma isteğini başarısızlığa uğratmanın yolu insanın bu türden bir arzuyu duymamasıyla mümkündür. Bunlara ayartma numaraları denir.

İktidarın getirdiği sorumlulukları ötekine yüklemekle ona eşdeğer bir güç ve caydırıcılığa sahip olduğunuzu göstermiş olursunuz. Bunlara da lanetli pay numaraları denir.

Bununla birlikte güncel kölelik biçiminin gönüllü ya da gönülsüz olma, özgürlükten yoksunlukla bir ilişkisi yoktur, tam tersine bu durum aşırı özgürlük ortamının yol açtığı bir sonuçtur. Her ne şekilde olursa olsun özgürleşmeye çalışan insan artık nende ve niçin özgür olması gerektiğini bilmediği gibi, böyle bir ortamda nasıl bir kimliğe sahip olması gerektiğini de bilmemektedir. Her şeye sahip olan insan kendi kendisinden nasıl yararlanması gerektiğini bilememektedir.

Bu açıdan ele alındığında ekranlara, İnternet ve benzeri ağlarla Sanal teknolojiler ve bu teknolojilerin sunduğu olanakların içine gömülme süreci, özgürleşme konusunda büyük bir adım atılmasına yol açarak, bu soruna son vermiştir.

Günümüzde, bu dijital güdüleme dünyasının içine gömülmüş insanların kendi varlıkları konusunda endişeye kapılma ve sorumluluk gibi duygulardan tek yanlı vazgeçişleri, sokaklara inerek talep ettikleri şu özgürlük ve öznellik hakkından kurtulabilmek için ellerinden geleni yapmaları, akla gelebilecek en kolay çözümdür. Bu iş öyle bir boyuta varmıştır ki, asal görevi insanlara zorla sorumluluk yüklemek olan iktidar, bu yükümlülüğü ‘’nasıl isterse o şekilde yerine getirebilecekleri, yani bu konuda tamamıyla özgür olduklarını’’ da eklemek durumunda kalmaktadır.

İktidarın kendisi bir yandan sorumluluklara sahip çıkarmış gibi yaparken, diğer yandan bundan kurtulmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. Çünkü suçlu olmak sorumlu olmaktan daha kolaydır, zira suçu karanlık güçlerin üstüne atabilirsiniz, oysa sorumluluktan kaçış yoktur.

Özgürlükten kurtulmanın neyse ki daha şiirsel yolları vardır. Örneğin özgürlükten oyun oynayarak kurtulabilirsiniz. Çünkü oyunda özgürlüğünüz kurallara boyun eğmek durumundadır, yoksa yasalara değil. Oyun evrenindeki özgürlük daha zekice ve paradoksal bir yapıya sahiptir, çünkü kurallara kesinlikle boyun eğmek durumundadır. Bu özgürlük oyunu, köle ve efendininkine benzer mucizevî bir birleşme olup, gönüllü köleliğin büyüleyici biçimidir. Bu oyunda kimse özgür değildir, herkes aynı anda hem köle hem de efendidir.

Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean Baudrillard (Sayfa 49)Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean Baudrillard (Sayfa 49)
mosca 
29 Haz 15:37 · Kitabı okuyor

Dünya hakkında bilinebilecek her şeyin ve yaşamla ilgili tüm konuların teknik açıdan tüketilmesi, sahip olunan sınırsız olanaklar, gereksinim ve arzuların anında gerçekleştirilebilmesi böyle bir sonuca yol açar gibidir. Oysa gerçekliğin neredeyse otomatik denilebilecek bir şekilde üretildiği bir dünyada gerçekliğe inanabilmek mümkün müdür?

Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean BaudrillardŞeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean Baudrillard
mosca 
29 Haz 15:41 · Kitabı okuyor

Kendisine inanılmaya başlandığı anda, gerçeklik de ortadan kaybolmaya başlamaktadır, tıpkı tanrı gibi.
Örneğin tanrının varlığından kuşkulanılmaya ya da kendiliğindenmiş gibi algılanan bir gerçekliğe olan saf inanç yitirilmeye başlandığı anda inanmak bir tür zorunluluğa dönüşmektedir.
İşte bu anlamda bir tür düşsel şeye dönüştürdüğümüz gerçeklik, sanki giderek buharlaşıp ortadan kaybolmaktadır. Zira bizde bu gerçeğe inanacak hal, mecal kalmamıştır.

Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean BaudrillardŞeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean Baudrillard