Dr. Lester Sheehan’ın günlüğünden başlar her şey. Daha ilk anda anlatıcının sağlam zeminde durmadığını hissederim. Yazmasının nedeni anlatmak değil, tutunmaktır. Unutmaya başladığını söyler; eşyaları, anları, zamanı. Zamanı bir kitap ayracı gibi tarif eder ama o ayraçlar yerinden oynamıştır artık. Bu yüzden yazar. Hayatını güzelleştirmek, kendini aklamak için değil. Hatta buna izin vermeyecek bir “öteki”nden söz eder. Kim olduğunu tam bilmeyiz. Bildiğimiz tek şey şudur: Bu hikâye bana anlatılıyor çünkü anlatan kişi kendine güvenmiyordur. Ben de doğal olarak temkinli olurum.
Sonra Teddy ve Chuck çıkar karşıma. İlk kez ortak bir işe giden, birbirini tanımayan iki adam. Ama aralarındaki yakınlık zamandan değil, benzer zihinlerden doğar… ya da bana öyle görünür. Sessizlikten rahatsız olmazlar, gürültüyü değil ayrıntıyı dinlerler. Tehlikeyi büyütmezler; onu kelimelere bölerek ehlileştirir, mantıkla ve ironiyle parçalarlar. Absürtlükle baş etmeyi bilirler, hatta bundan küçük zihinsel oyunlar çıkarırlar. Aralarında bir lider–takipçi ilişkisi yoktur; daha çok doğal bir eşlik vardır. Ada onları yakınlaştırmaz; sadece zaten uyumlu olan iki mizacı yan yana getirir. Ya da ada, bana bunu böyle göstermek istiyordur.
Chuck’ı anlatırken özellikle duraksarım. Konuşma becerisi, kendine özgü anlamlı ve anlamsız kelime oyunları, kadınlarla kurduğu o sınırda dolaşan flörtleşmeler… Ama her seferinde karşısındakini yakalayan cümleleri ve bu hafif, gösterişsiz özgüveni. Bunların hepsi Chuck’a ait midir, yoksa Teddy’nin ona bakışından mı süzülür, emin olamam. Bildiğim şu: Zindan Adası’nda en sevdiğim şeylerden biri bu diyaloglardır. Kelimelerin sözlük anlamından çok niyetine çarpan, karşısındakinin takıldığı sözcüğü anında yakalayıp oradan hamle yapan, entelektüel bir gösteri değil de