Bazı kitaplar insanın içine ince bir sızı bırakıyor…
“Sözde Kızlar” da öyleydi benim için.
Bir yanda harabeye dönmüş değerler, diğer yanda sahte bir modernlik maskesiyle dolaşan insanlar…
Söylenenle yaşananın birbirini tutmadığı bir dünyanın iç yüzünü gördüm satır aralarında.
Mebrure’nin kalbinde ve zihninde yaşadığı gelgitleri okurken, yalnızca onun değil, bir dönemin tüm genç kadınlarının iç çatışmalarını hissettim.
Kimi zaman öfkelendim, kimi zaman kırıldım…
Ama her sayfada daha çok anladım:
Toplumun kadına biçtiği roller, çoğu zaman onun ruhunu sessizce tüketiyor.
Bu kitapla Peyami Safa’nın kalemindeki o derinliği ilk kez bu kadar içimde hissettim.
Ne bir aşk masalıydı bu, ne de sadece bir dram…
Bir duruşun, bir başkaldırının, bir sorgulamanın hikâyesiydi.
Ve düşündüm:
Ne zaman gerçekten “özgür” olur bir kadın?..
Sustuğunda mı, yoksa sesini bulduğunda mı?
Bazen bir dönemi değil, tüm zamanları anlatır bir hikâye… İşte bu kitap da öyle.
Hikâye, Mebrure'nin babasının Yunan saldırıları sırasında kaçması ve Mebrure'nin babasını aramak için İstanbul'a akrabasının yanına gelmesiyle başlıyor. Buraya kadar her şey normal, fakat İstanbul'un bazı semtlerinde bazı aileler hiç de normal değil.
Mebrure, babasını bulma amacıyla çıktığı bu yolda kendisinin yabancı olduğu çok farklı hayatlarla tanışıyor ve kimliğini kaybetmeden hayatına devam etmeye çalışıyor. Tam kendisinin de tuzağa düşürüleceği sırada karşısına bir engel çıkıyor.
Ben keyifle okudum, size de keyifli okumalar. :)
Kitabı çok sevdim. Çok akıcı bir eser.
Peyami Safa’yı daha önce okuduysanız yabancılık çekmeden kitabın içine girebilirsiniz. Okumaya başlamak içinde iyi bir eser olacağını düşünüyorum. Bu kitabın bir özelliği de Peyami Safa’ya ilk edebi şöhretini kazandıran eser olması.
Her kitabında olduğu gibi bu kitabında da odak noktası “insan.” İnsan psikolojisi, karakter tahlilleri, Doğu-Batı çatışması, medeniyetleşme adı altında özümüzden uzaklaşmamız işlenmiş sayfalara.
Mebrure, Yunan saldırısı sırasında babasını kaybetmiş, babasını aramak için Anadolu’dan İstanbul’a geliyor. Geliyor görüyor ki İstanbul eski İstanbul değil! Ahlak açısından büyük çöküş gözlemliyor, genç, yaşlı demeden herkes birbirine kötü gözle bakıyor. Normal bir şey gibi anlatmaları, yaşamaları Mebrure’ye çok dokunuyor ve ne yapacağını düşünüp duruyor. Peyami Safa’nın kitaplarında her zaman aklı başında bir karakter olur, yol gösterici, arkadaş; Nadir bey bu karaktere can veriyor.
Mebrure bir yandan babasını ararken bir yandan da bu insanlarla geçinmeye çalışıyor.
Gelişen olaylara çok şaşırdığımı da belirtmeliyim. Bambaşka bir hikaye çıktı. Behiç’in bu denli kötü oluşu kalbimi dondurdu.
Kitapla, sağlıkla kalın.
Sözde Kızlar; Mütareke döneminde kaybolan babasını bulmak için Anadolu’dan İstanbul’a gelen Mebrure’nin hikayesini konu alır.
Yunanlıların Batı Anadolu’yu işgal etmesiyle Mebrure’nin babası ile bağlantısı kopar ve hayatta kalma mücadelesi verir. En son çareyi İstanbul’a gidip orada babası hakkında bilgi almakta bulur. İstanbul’da uzaktan akrabaları olan Nafi Beylerin evine sığınır. Fakat Nafi Bey ölmüş ailenin geri kalanları ise konağı sefahat merkezi haline çevirmiştir. Sık sık dans ve içki eğlencelerinin düzenlendiği konakta kalan Mebrure bu ortamdan hiç hoşlanmaz. Fakat evin oğlu Behiç çoktan Mebrure’yi elde etmek için oyunlarına başlamıştır. Mebrure kapı kapı dolaşıp babası hakkında bilgi edinmeye çalışırken evde ise onu daha büyük bir tehlike beklemektedir.
Peyami Safa’ya ilk edebî şöhretini kazandıran bu romanı aynı zamanda filme de uyarlanmıştır.
Peyami Safa kullandığı üsluba hayran olduğum bir yazar. Kelime seçimi, kelimelerin doğru yerlerde kullanılışı ile şahane bir dil zevki yaşatıyor insana. Sözde Kızlar aslında konu itibariyle ütopik bir konuya sahip olmasa da eleştirilen noktalar açısından Türkiye'nin geçiş döneminde özellikle gençlerin sürüklendiği felaket üzerine yazılmış güzel bir roman olmuş. Okunmaya değer her şeyden evvel Peyami Safa uslubu olduğu için okunmaya değer.. Okuyunuz derim efenim
Merhabalar kitap severler.
Bugünkü kitabımız Peyami Safa- Sözde Kızlar
“Bir insanı tanımak mı istiyorsunuz? Onu büyük bir menfaatle karşılaştırınız!”
Peyami Safa’nın 1923’te kaleme aldığı Sözde Kızlar, toplumsal değişimlerin bireyler üzerindeki etkisini ve ahlaki yozlaşmayı çarpıcı bir şekilde ele alıyor. İstanbul’un işgal yıllarında, Batılılaşma hevesiyle şekillenen yeni hayat tarzı ile geleneksel değerler arasındaki çatışma, romanın ana karakteri Mebrure’nin gözünden anlatılıyor.
Bir tarafta ailesini kaybedip babasını arayan saf ve masum Mebrure, diğer tarafta yozlaşmış bir çevrede özgürlüğü yanlış anlayan ve değerlerini kaybeden “sözde kızlar” var. Kitap, özellikle Batılılaşma kavramını sorgularken gerçek özgürlük ile yozlaşma arasındaki ince çizgiyi ustalıkla işliyor.
Peyami Safa, dönemin sosyal yapısını, karakterler arasındaki keskin karşıtlıklarla anlatırken, bize aslında günümüzde de geçerliliğini koruyan derin sorular soruyor:
Özgürleşmek, değerlerinden tamamen kopmak mıdır?
Modernleşme ile yozlaşma arasındaki sınır nerede başlar?
İnsanlar gerçekten oldukları gibi mi yaşar, yoksa menfaatlerine göre mi şekillenir?
Eğer klasik Türk edebiyatını seviyorsanız ve toplumsal değişimleri edebi bir dille keşfetmek istiyorsanız, Sözde Kızlar tam size göre!
Sizce bu kitap günümüz dünyasında hâlâ yankı buluyor mu? Yorumlarda konuşalım!
Sözde KızlarPeyami Safa
Türk edebiyatı türündeki kitapların başta sakin sakin başlayıp sonuna yakın, en derin dersleri vermesine gerçekten bayılıyorum. Bu kitapta öyleydi ve bence Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan daha güzeldi.
Yunan işgali sırasında Anadolu’dan İstanbul’a babasını aramaya gelen Mebrure’nin hikayesini okuyoruz Sözde Kızlar kitabında. İstanbul’da tanıdığı tek akrabasının evine gidiyor ama ev halkı ve yaşantılarını çok değişmiş bir şekilde buluyor. Bu kısımlarda bir doğu-batı çatışmasına daha doğrusu yanlış batılılaşmaya değiniyor Peyami Safa birçok kitabında olduğu gibi. Mebrure bu süreçte iyi kötü bir sürü insanla tanışıyor. Biz de bu süreçte hangi yolu seçecek diye heyecanla okuyoruz. Mebrure dışındaki karakterler üzerinden de birçok konuya değiniyor aslında yazarımız. Okuması eğlenceli ve diğer Peyami Safa kitaplarına göre bence akıcıydı. Biraz Yeşilçam filmi tadında, dönem kitapları okumayı sevenler için okuması keyifli bir kitap.
Siyasi bakımdan iyi olmayan devlette yaşayan hakın ikiliğe düşmesi anlatılıyor. Anadolu' dan babasını aramak amacıyla gelen Mahbube' nin İstanbul' daki akrabalarının yanında kalmasıyla başlıyot her şey. Ahlaksız olarak zayıf olan bu akrabaların yanında bir süre kalan Mahbube en sonunda babasının yaşadığını öğreniyor ve Anadolu' ya gitmek için hazırlık yaparken kitap son buluyor. Behiç' in Mahbube' yi elde etmeye çalışması ve çevresindeki herkesin de-Behiç'in annesi, kız kardeşi ve arkadaşları- ona yardım etmesi ahlaki çöküşün sadece gençler arasında değil yaşça büyükler arasında da yaygın olduğunu gösteriyor.
Nadir fazla iealize edilmiş bir karakterdi bence. Hem Behiç takımıyla arkadaş hem de onlardan hiç etkilenmeyip onları onaylamıyor. Daha niye onlarla takılıyor anlamadım.
Mahbube' nin de aklının hemen çelinmesi ... Allah'tan son dakika Belma- Hatice- her şeyi anlattı da akıllandı.
İtilaf Devletlerinin işgal dönemindeki İstanbul’da geçen ve o dönem yaşanan ahlaki çöküşü gözler önüne seren güzel bir kitaptı. Peyami Safa’nın psikolojik tahlilleri bu kitapta da kendini gösteriyordu. Severek okuduğum bir eser oldu. Okuyacak olanlara keyifli okumalar diliyorum.
Peyami Safa, Türk hikâye ve romancısıdır. Server Bedi takma ismini de kullanan yazar romanlarının yanı sıra, düşünsel yapıtları, polemikleri, köşe yazarlığı ve gazeteciliği ile de tanınır.
Servet-i Fünun dönemi şairlerinden İsmail Safa'nın oğludur. Sivas'a sürgüne gönderilen babasının orada ölmesi üzerine 1901 yılında iki yaşında yetim kalmış, bu yüzden "Yetim-i Safa" adıyla anılmıştır. Babasız büyümenin acılarının yanı sıra, sekiz dokuz yaşlarında yakalandığı bir kemik hastalığı dolayısıyla 17 yaşına kadar, bu hastalığın fiziksel ve ruhsal bunalımlarını yaşamıştır. Doktorlar kolunun kesilmesinde karar kılmış, fakat Safa bunu kabul etmemiştir. Daha sonraları bu günlerdeki tecrübelerini "9. Hariciye Koğuşu" adlı romanında okurlarıyla paylaşır. Hastalık ve savaşın yol açtığı maddi sıkıntılar dolayısıyla öğrenimini sürdürememiş, 13 yaşında hayatını kazanmak ve annesine bakmak için Vefa İdadisi'ndeki öğrenimini yarıda bırakmıştır. Karton Matbaası'nda bir süre çalışan Peyami Safa, Posta - Telgraf Nezareti'ne girmiş, I. Dünya Savaşı'nın başlamasına kadar orada çalışmıştır (1914). Daha sonra Boğaziçi'ndeki Rehber-i İttihat Mektebi'nde öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Dört yıl çalıştığı bu okulda, hem öğretmiş, hem de kendi çabasıyla Fransızca'sını ilerletmiştir. Buradaki izlenim ve deneyimlerini "Biz İnsanlar" adlı eserinde kullanmıştır 1918 yılında ağabeyi İlhami Safa'nın isteğine uyarak öğretmenlikten ayrılmış ve birlikte çıkardıkları "20. Asır" adlı akşam gazetesinde "Asrın Hikâyeleri" başlığı altında yazdığı öykülerle gazetecilik yaşamına başlamıştır. İmzasız olarak yazdığı bu hikâyelerin tutulması üzerine Server Bedi takma adını kullanmaya başlayan Peyami Safa, daha sonra 1921'de Son Telgraf gazetesinde yazmış, oradan da Tasvir-i Efkâr'a geçmiştir. Daha sonra Cumhuriyet gazetesine geçmiş, 1940 yılına kadar bu gazetede fıkra ve makalelerinin yanı sıra, roman da tefrika etmiştir. 1960'lı yıllara kadar başta Milliyet olmak üzere birçok gazete ve dergide yazan Peyami Safa 27 Mayıs'tan sonra Son Havadis gazetesinde yazmaya başlamıştır (1961). Aynı yıl Erzurum'da yedek subaylığını yapmakta olan oğlu Merve'nin ölümü üzerine büyük bir sarsıntı geçiren Peyami Safa, iki üç ay sonra İstanbul'da vefat etmiştir.
Edebî hayatı
İlk romanlarında sola yakın görüşler taşıyan Peyami Safa, bir hastanın psikolojisini anlattığı otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu (1931) Nazım Hikmet'e ithaf etmişti. Bu roman hariç, 1922-1939 yılları arasında yazdığı Mahşer (1924), Şimşek (1928), Fatih-Harbiye (1931) ve Biz İnsanlar (1939) adlı romanlarında Doğu-Batı sorunsalını karakterlerde somutlaştırarak işledi. Safa, bu romanlarında, ruh hallerini çözümlemede, kurguda, dilinin kıvraklığında, anlatım tekniklerindeki denemelerde başarılı bulunurken romanlarında düşünceyi öne çıkarması dolayısıyla eleştiriler aldı. II. Dünya Savaşı sırasında Nasyonal Sosyalistlere yakınlaşmasıyla dikkat çeken Safa'nın gerçekçi roman çizgisi Matmazel Noraliya'nın Koltuğu (1949) ile mistisizme yöneldi. İlk uzun hikâyesi "Gençliğimiz"i 1922 yılında neşreden Peyami Safa, para kazanmak amacıyla yazdığı kitaplarında, ilk defa ağabeyi İlhami Safa'nın takma ad olarak kullandığı, annesi Server Bedia Hanım'ın adından uyarladığı Server Bedi müstear adını kullanmış, bu takma adla yüzlerce eser vermiştir. Bunlar arasında en sevilenler Cingöz Recai macera romanları ile Cumbadan Rumbaya adlı romanı olmuştur. Peyami Safa, Türk kültür yaşamında yayımlandığı yıllarda hayli etkili olmuş Hafta, Kültür Haftası (1936, 21 sayı) ve Türk Düşüncesi (1953-1960, 63 sayı) dergilerini çıkarmıştır. Asıl ününü romancı olarak yapan Peyami Safa, bazı uzun öyküleri ile de dikkati çekmiş, yazar Batılı kaynakların bir "Zalim" olarak tanıttıkları hun hükümdarı Attila'yı aklamak amacıyla aynı adda bir de tarihsel roman yazmıştır. Tüm bu üretkenliğine rağmen yeterince tanınmamış ve tanıtılmamıştır.
Hakkında yapılan çalışmalar
Prof. Dr. Mehmet Tekin, Doç Dr. Mehmet Önal ve Dr. Nan a Lee Peyami Safa hakkında birer doktora tezi vermişlerdir. Beşir Ayvazoğlu'nun yazar (Peyami Safa) hakkında Ötüken Yayınları'ndan çıkmış, biyografik bir eseri bulunmaktadır. Zülfikar Uğur Yıkan, 2004 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde "Peyami Safa'nın Server Bedi İmzalı Romanları" konulu Yüksek Lisans tezini hazırlamıştır. Yazar-çevirmen Sabri Kaliç 2011 yılında Peyami Safa'nın "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" romanını "Exterior Diseases - Ward: 9" adıyla İngilizceye çevirmiştir.
Ayrıca internet üzerinde Peyami Safa hakkındaki bilgilere ulaşabilceğiniz " peyamisafa.biz " şeklinde bir internet adresi mevcuttur.