Paul Auster ile tanışma kitabım Timbuktu, bir köpeğin gözünden hayata ve insanlığa dair birçok kavramı sorgulatıyor. Aslında yaşam şartları son derece kötü olmasına rağmen sahibi Willy’ye sonsuz bir sadakatle bağlı olan Kemik Bey’in bakış açısı ile dünyayı gözlemlemek, onun insanlara, diğer canlılara ve olan bitene karşı hissettiklerini anlayabilmek gerçekten ilginç bir deneyim. Son derece duyarlı bir köpek olan kahramanımızın sahibi Willy, mutsuz bir çocukluk geçirmiş, babasını erken yaşta kaybetmiş, annesi ile ilişkisi zamanla kopmuş bir adam. Yazar olmak, büyük projelere imza atmak isteyen ama evden ayrılıp sokaklarda yaşamayı, sefil bir hayat sürmeyi tercih eden biri. Kendini alkol, sigara ve uyuşturucuya vermiş, sağlığının günden güne kötüleştiğini bilse de bu alışkanlıklardan ne yazık ki vazgeçememiş. Belki de yaşadığı değersizlik ve başaramamışlık hissi onu diplere çekmiş. Ancak Kemik Bey onun yanında o kadar mutlu ki, aralarındaki can yoldaşlığını, o samimi sevgiyi görebiliyorsunuz. Willy sürekli dert ortağı Kemik Bey ile konuşuyor, ona hayallerini, iç dünyasını, sıkıntılarını, yapmak isteyip yapamadıklarını, anne ve babasını anlatıyor. Bir gün sokağın ortasında öksürük nöbetine tutulup ölüme çok yaklaştığında ona Timbuktu’dan yani ‘Ruhların Vahası’ndan bahsediyor. Orada dünyanın işkenceleri yok, sonsuz bir huzur, adalet, temizlik, saflık ve iyilik var. Herkes mutlu ve sağlıklı. Kemik Bey’in aklından hiç çıkmayan Timbuktu, sahibinden ayrılmak zorunda kaldıktan sonra yaşamına devam etmesi için ona umut ışığı oluyor. Önce Çinli bir çocuğun yanında kalan, sonra şans eseri varlıklı bir ailenin yanına gelen Willy, aslında bol bol yemek ve barınacak sıcak bir yuva bulsa da Willy’i asla unutmuyor. Rüyalarında Willy ile konuşmaya ve zaman geçirmeye devam ediyor. Son