“Bizler geçmiş fabrikalarıyız..Başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz.”
Proust’un, Homeros’un, Thomas Mann’ın ve bu kitapta adı geçmeyen daha nice yazarın içine düştüğü kuyudan sesleniyor yazar bize. Hammadde, zaman..yedikçe tükendiğimiz..Üretilen, en afilisinden geçmiş. Gerçeğine tıpatıp uygun, paketlemesi kusursuz. Reklam şirketi, bellek..Geçmişe özlem duyma, ona mübarek anlamlar yükleme, methiyeler dizme konusunda bir profesyonel. O işinin en iyisi.
“Bir toplum ne kadar çok unutursa, birileri o kadar çok yedek bellek üretir, satar ve boşalan nişleri onunla doldurur. Hafif bellek endüstrisi. Hafif malzemelerden üretilmiş geçmiş, 3D yazıcıdan çıkmış gibi plastik bellek. İhtiyaç ve talebe göre bellek.”
Sığınaklar kuruluyor önce, zaman sığınakları. Geçmişte yaşama konusunda tercih hakkı olmayanlarla, Alzheimer, demans hastalarıyla birlikte her şeyin eskilerdeki gibi kurgulandığı özel kliniklerin koridorlarında dolaşıyoruz..Hafıza çekilip gitmiş, çocukluğun sonsuz tarlalarında son kez oynamaya bırakmış hepsini. Sakiniz, her şey az çok yolunda, güvendeyiz.
Sonra ne oluyorsa, geçmiş önü alınamaz bir salgına dönüşüyor..Tıpkı İspanyol gribi gibi, geçmiş bulaştırıyor insanlar birbirlerine. Sanki biri size merhaba diyor, ertesi gün artık şimdiki zamanda yokluğunuz salınıyor. Çünkü geleceğin belirsizliğinin karşısında geçmişin garantili kolları sonuna kadar açık. Referandumlar yapılıyor, ülkeler seçtikleri onyıllara geri dönmeye başlıyor. Güven duygusunun kanımızdan yavaşça çekildiği bir distopyanın içine düşüyoruz. Tüm gerçek kişiler kurmaca, sadece kurmaca olanlar gerçek artık.
Zamanda bir oraya bir buraya çekildiğimiz için belki, belki tanıştığımız herkesin yaşamına batıp orada biraz kaldığımız için, şimdiki zamana girift bir gömlek giydirildiği için ya da,