• Tavşan deliği, burada risk almayı temsil eder, bazen bir şeyler kazanmak, öğrenmek, keşfetmek icin risk almak gerekir. Alice, risk alıp o tavşan deliğinden hiç geçmeseydi, harikalarla dolu bu dünyayı asla keşfedemezdi. Tavşan deliği, aslında tek yönlü bir seyahati de temsil eder. Alice, o delikten geçerken gerçek dünyaya dönüşünün oradan olamayacağını tahmin etmiştir.

    Kitapta Alice bir şeyler yemekte ve icmektedir. Alice sihirli mantardan bir parça yiyerek macerasına başlamıştır. Yedikleri veya içtikleri de, onun üzerinde beklenmedik etkiler oluşturmakta ve boyu uzayıp, kısalmaktadır. İlk başta bunu dengelemekte zorlansa da, msonradan ideal karışımı bulacaktır. Buradaki büyüme, bir çocuğun yetişkin olmasını ve gerçek dünyayla karşılaşmasını temsil eder. Alice bir an önce büyümek istemektedir. Bu sihirli dünyada bu mümkündür. Ancak, beraberinde tahmin edilemez ve kontrol edilemez değişiklikleri de getiren bu büyümeden Alice pek de hoşlanmaz.

    Hikâye boyunca, bir çok hayvan karakter Alice'e eşlik eder ve yol gösterir. Bu karakterlerin başında tavşan, tırtıl ve kedi gelmektedir.

    Aslında kitaptaki en önemli ve ünlü diyaloglardan bir tanesi de Alice ile Cheshire Kedisi arasındakidir.

    Bu diyalog, kişinin bireysel misyonunun bulunmasının önemini vurgulamaktadır. "Hangi yöne gideceğinizi bilmezseniz, hangi yöne gittiğinizin önemi yoktur." Örneğin, siz ne tür bir işte çalışmak istediğiniz ve kariyerinizi nasıl şekillendirmek istediğiniz konusunda kararsızsanız, yani bir hedefiniz yoksa, kimse size yardım edemez. 

    Alice'in kriket maçında yaşadıkları da aslında günlük çalışma yaşamından örnekler taşımaktadır. Örneğin, maçta kullanılan top, bir türlü sabit durmamaktadır çünkü top olarak canlı bir kirpi tercih edilmiştir, kirpi de sürekli hareket halindedir. Kriket sahası düz değildir, alan tümsek ve çukurlarla doludur. Kriket sopası da yine canlı bir flamingodur. Atış yapılacak kaleler ise iskambil kağıtlarından askerler tarafından oluşturulmuştur. Oyunun tüm parçaları canlı olduğu için de, kimin ne zaman hangi yönde hareket edeceği belli olmaz. Tıpkı çalışma hayatında olduğu gibi, belirsizliklerle doludur saha.
  • 253 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir aşk romanı, başlarken bildiğim tek şey buydu. Okurken bu denli fantastik ögelerle karşılaşmayı beklemediğim için birçok yerde acaba çeviri hatası mı diye düşündüm bir türlü giremedim kitaba döndüm baştan okudum derken iyi ki bırakmamışım ! Onlar nasıl metaforlar.. Yazar bu kitabı 25 yaşındayken 2 günde yazmış bazıları yüzeysel fantastik bir kitap olarak düşünebilir ama bence çok farklı bir tadı vardı herhangi bir olayın bizde yarattığı hissi somutlaştırması. İnsan sevdiklerine kötü şeyler olmasını kabullenemiyor ya da sevdiğimiz birine bir şey olduğunda hissettiğimiz o darlanmayı falan bildiğin somutlaştırmış. İlk etapta noluyo ya diye başladığınız kitap bir süre sonra sıradışı bir aşk romanı olarak aklınızda yer edecek emin olun. Okuduğunuz diğer bütün aşk romanlarından ayrı bir yer edecek. Bir şans verin en azından. Bir de filmi var Michel Gondry kitaba da bağlı kalarak hayal gücünü perdeye yansıtmış ve müthiş bir film olmuş bence. Kitaptaki gibi çok hareketli bir film biraz yorucu birçok detay var ama kitabın üzerine izleyince çok keyif veriyor ve bazı şeyler daha da oturuyor, ayrıca da “kitap, uyarlama filminden daha iyidir” klişesine sadık kalamayacağım, filmi daha çok hoşuma gitti otomatik portakal’da olduğu gibi. Velhasıl bilin ki absürt şeylerle karışılacaksınız okursanız, ama trajedi de var. Olmaz mı? Hayat zaten başlı başına absürt ve trajik değil mi? :)
  • 296 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10
    Mazal ailesine merhaba deyin!
    Gerçi bu merhabanız havada kalabilir, garip bakışlarla karşılaşabilirsiniz. Tamam belki o kadar da garip değiller; sadece nasıl desem biraz fazla zekiler-insanlarla konuşmak konusunda çok istekli oldukları da söylenemez.
    Berenice-Aurore-Leonard-Jeremie-Simone ve en küçükleri Isidore (Dory).
    Babaları sık sık iş seyahatine çıkıyor-mesafeli ve biraz soğuk; anne ılımlı, evcimen ve çok iyi bir gözlemci- her çocuğunu kendine özgü yetenekleriyle idare ediyor.
    Ama biz Dory’yi dinliyoruz. Tez savunmalarıyla, doktoralarıyla meşgul, ortaokulda olması gerekirken liseyi bitirmeye hazırlanan diğer kardeşlerinin aksine.
    6 kardeş de birbirinden farklı elbet, ilgi alanları-görünüşleri- sevdiği yemekler..
    Dory’nin en ayırt edici özelliği ise insanlarla –kesinlikle bilinçli bir tercih olmayan - kurabildiği iletişim. İnsanları dinliyor, onları anlayabiliyor hatta tam da ihtiyaçları olduğu anda ihtiyaç duydukları konfor alanını sağlıyor onlara. Dory büyüyor, farkında olmadan,çevresindekilerle büyüyor.
    Sevgi dolu Rose,intihara meyilli Denise,Fransa’nın en yaşlı kişisi Daphne yan karakterler gibi görünse de onlara da sarılıyoruz. Dory’nin yaptığı gibi..
    .
    Yaşam ve ölüm aslında aynı kaynaktan besleniyor. İstediklerin ve korktuklarının da aynı yerden kök salmaları gibi..Dory oluyoruz,evden kaçma girişimlerinde biz de çantamızı topluyoruz, ayaklarımızın buraya geri geleceğini biliyoruz. Çünkü gitmek istemediğinde,ne olursa olsun,o noktada kalmayı sürdürürsün.
    .
    Camille Bordas, kısa bir tanımlamayla ‘çok içten’! Gerek gündelik yaşamı anlatıyor gibi görünüp aslında varlığımızı sorgulatıyor olmasıyla ; gerek kızmamız gereken yerlerde empati kurmamızı sağlamasıyla..
    Uzatmadan ama detayları da kaçırmadan kullandığı dili, kitaptaki tüm karakterlere karşı bir duygu uyandırması, karakterlere seçtiği isimler, kullandığı metaforlar hatta esprileriyle dahi! Son sayfasına gelene kadar farkında değildim biteceğinin,öyle içindeydim ki Mazal ailesinin. Tuhaflıklarının ne kadar insani, yaralarının ne denli bana da içkin olduğunu fark ettiğimden diye düşünüyorum bunun sebebini..
    .
    Betül Cevahircioğlu’nun güzelim çevirisi ve Nazlım Dumlu’nun şiir gibi kapak tasarımıyla~
  • 248 syf.
    ·6 günde·7/10
    Şimdiye dek, İhtiyarlara Yer Yok kadar filmi ile özdeşleşmiş bir kitap okumamıştım. Genellikle daha çok ayrıntıya sahip olmanın verdiği güçle kitaplar filmlerden birkaç adım önde olurlar. Ancak İhtiyarlara Yer Yok kitabında durum farklı. Film ve kitap yapboz parçaları gibi birbirini tam manasıyla tamamlıyor.

    İhtiyarlara Yer Yok kendine o kendine özgü eserlerden biri. Aslına bakarsak, sıradan bir polisiye-suç kitabı gibi başlıyor. Kitabın üç ana karakterinden biri olan Moss, Teksas’ın uçsuz bucaksız çöllerinde avlanırken, sonu kötü bitmiş bir uyuşturucu ticaretine denk geliyor ve bu ticarette kullanılan oldukça yüklü miktardaki parayı tereyağından kıl çeker gibi ele geçiyor. Tabii böyle yüksek miktarda kara paranın peşine azılı bir katil olan Chigurh düşüyor. Olayları soruşturan ve kitapta iyi adamı oynayan ana karakter ise eski toprak Şerif Bell.

    Hem kitap hem de film çok fazla metafor barındırıyor. Bu metaforlar genel anlamda kötülük problemi ve kötülük probleminin kaynağı olan hırs, açgözlülük ve toplumsal ve bireysel ahlaki yozlaşmanın üzerine. İşte, kitabın aynı zamanda filmin de derinliği ve farklılığı burada ortaya çıkmaya başlıyor. İhtiyarlara Yer Yok, sıradan bir polisiye romandan sıyrılıp felsefesi ve alt metni olan modern bir esere evriliyor. Özellikle kitabın bölüm başlarına konumlandırılan Şerif Bell’in dünyaya hükmeden onca kötülüğe bir anlam veremeyip içini döktüğü mektuplar kitabın özünü ihtiva eden hazinesi niteliğinde. Öyle ki defalarca okunacak cinsten.

    Bir sinema şaheseri olan film içinse ayrı bir parantez açmak istiyorum. Zaten film, en iyi film dâhil olmak üzere kazandığı dört Oscar’la kalitesini çok fazla bir şey söylemeden gösteriyor. Oyunculuklar, kamera açıları ve kitaptaki metaforların filme aktarılışı harikulade. Hatta kitaptaki açık uçlu birçok nokta film sayesinde daha bir görünür oluyor. İhtiyarlara Yer Yok, son sayfasını ya da son sahnesi bittikten hemen sonra üzerinden araştırma ve inceleme yapmaya gerek olan hazmı biraz zaman alan eserlerden. Benim fikrim kitap okunduktan sonra filmi de izlemek elzem.
  • 184 syf.
    ·2 günde
    Okuyacağım, sırasını bekleyen raflar dolusu kitabım var ama her kitabın da okunması gereken bir zamanı olduğuna inanıyorum. Ve o zaman geldiğinde kitap zaten usulca sesleniyor "Beni oku" diye. Kitap sıralamam bu şekilde olmuştur genelde. Hangisinin seslendiğini duysam, onu okurum. Simyacı kitabını okumaya başladığımda bana seslenmemiş, avazı çıktığınca bağırmıştı. Yani aslında tam da okumam gereken bir zamanda "Ben burdayım" demişti. Üzerinden hatrı sayılır bir zaman geçti fakat kitaptaki metaforlar hala aklımdadır. Kitabı okurken de baya derinlere dalmış ve yaktığım mumu eritmiştim. Unutmuştum mumu ve mum olduğumu. Kişinin zihnine demir atan bazı kitaplar vardır. Bu kitap o bazılarından biri.
    *"Simyacı"nın arada bir "ben, burdayım" demesi dileklerimle.
  • 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Şiirden şiir çıkartan adam Rainer Maria Rilke...
    Bu ismi sık sık duymuştum ve kalburüstü edebiyat çevrelerinde ve entellektüel çevrelerde sıkça atıfta bulunulan yazarı merak edip bu seçmeler kitabıyla bir girizgah yapmak istedim.Başlangıçta gözüm korktu,çünkü okuduklarımı anlamlandırmakta zorlandım.Tabi bu anlamlandıramayışı kendime konduramadım ve kurban olarak çeviriyi seçtim.Bu kendimi aklama atağım Ahmet Cemal e tuttuğum büyüteçle aleyhime sonuçlanınca, yeniden ve daha motive başladım okumaya.Kitap ince ama harcadığım mesai oldukça yoğun oldu.Özellikle “Duino Ağıtları” kısmındaki iki ağıtı 10 ar kez okudum sanırım.(6.ağıttaki Samson’u internette araştırın,şiirdeki anlamı oldukça açıyor.) ”Resimler Kitabı’ndan” kısmındaki “Şarkılı şiirler” ile Rilke’ yi iyice yakaladığımı hissettim ve bu his “Kör Kadının Söyleşisi” kısmında tavan yaptı.Kitabın en sevdiğim bölümü buydu.Son olarak kitabı okurken,”Rilke’yi anlamaya çalışan başka birisi de okusa da çıkarımlarımızı karşılaştırsak” duygusuna çokça kapıldım.İki kişi kitaptaki bölümleri kendi açısından değerlendirdiğinde farklı ve zengin metaforlar havada uçuşabilir.Zira belli bir seviyede Rilke yi anladım ama bilmiyorum doğru mu anladım:)
  • 94 syf.
    ·2 günde
    Muh-te-şem!

    Bir masal havasında başlayan öykü, birbirinden güzel metaforlarla an be an daha da ilgi çekici hale gelerek ters köşe bir sonla bitiyor.

    Öyküye baktığımızda daha önceleri felsefeyle ilgilenmiş ancak vicdanını servete satmış bir adam olan Peter Schlemıh, günün birinde fakir bir halde yeni geldiği şehirde kardeşinden mektup getirdiği ünlü zengin gri ceketli adamla bir anlaşma yapar. Bu anlaşmaya göre, içinden istediği kadar altın çıkacak olan bir keseye karşılık gölgesini adama satar. Gölge çok basit görünse de insanlar gölgesiz ama zengin adamı dışlarlar. Kitabın heyecanını kaçırmamak için burada kesiyorum devamını anlatmayı.

    Kitaptaki yardımcı fikirler ve metaforlar:

    * Gölge: Kitap boyunca sanki şerefi simgeler gibi anlatılsa da en son cümlede tam tersine şeref olmayıp “şan, şöhret” olduğunu farkeder insan. İnsan şöhretini ne kadar büyütürse çevresi tarafından o kadar fazla kabul görür. Para şöhretin eksikliğini kapatmakta faydalı da olsa yeterli değildir. Şöhreti olmayan, çevre tarafından kabul görmeyen kişi ne kadar iyi veya zengin olsa da yok hükmündedir. Ne acı!

    * Para: Öyle bir göz bürüyen yapısı vardır ki gri ceketli adam gibi görünen şeytanın en iyi silahıdır. İnsanlar para söz konusu olunca, kişinin yüzüne bakmaya veya onu tanımaya bile gerek duymazlar. Gri ceketli adamı hatırlayan kimse olmamasına rağmen altınlarla yapılan veya alınan şeylerin hatırlanması buna çok iyi bir örnektir. Öte yandan altınlara köle olacak kişileri seçer gri ceketli adam kılığındaki şeytan. Halbuki altınlardansa iyiliği düşünen yardımcı Bay Hendel’e sokulmaz şeytan. Neden? Çünkü Kont Peter daha önce de servet karşılığında vicdanını satabilmiştir. Oysa ki Bay Bendel, efendisi uğruna şeytanı öldüresiye dövmekten çekinmeyen iyi yürekli, sadık bir adamdır. Şeytan ona karşılık bile vermez. Neden? Şeytan insanın içindeki hırslara göre yaklaşırken, içi iyilikle dolu olana karşı boynu eğiktir. Bu saptama çok etkileyiciydi! Ne zaman ki Peter Schlemıhl, altın kesesini fırlatma cesaretine kapılır o zaman şeytandan sonsuza kadar kurtulur ve huzura erişir.

    * Gri ceketli adam: Şeytandır. Şeytan kötü görünür ama dürüsttür. Eğer insandaki kötülüğü canlandıracağını görürse elinden geleni yapar. Peter kendini aklamaya çalışırken onun yüzüne tokat gibi çarpar yaptığı kurnazlıkları. Kendisi ise davranışlarında hep doğru iken fikirlerinde kötülük barındırır. Özü sözü bambaşka ikiyüzlü insanların nasıl gerçek şeytan olduklarına Harika bir gönderme yapmış yazar.

    * Raskal: Sahtekar insan. Bazı insanlar görünüşte sizin yardımınıza koşuyor görünseler de asıl hedefleri başkadır. Raskal’ın altın hırsızlığını bilen ama göz yuman Peter, kötülüğün görüldüğü anda umursanmayıp affedildiğinde, o zaman kendisine zararı olmayan bu kötülüğün gelecekte hayatına mal olabileceğinin yaşayan örneği oluyor. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” sözünün yanlışlığını vuruyor yüze. Raskal’ın ölümü nasıl oluyor peki? Cinayet! Neden? Su testisi su yolunda kırılıyor da ondan.

    * Ruh: Sonrasında ne olduğu bilinmeyen ama umudun simgesidir. Peter ruhunu satmayarak sevdiği kadının yanında olma şansını yitirmiştir belki ama sevdiği kadının aşkını yitirmeyip onu andığına tanıklık edebilme şansını kazanmıştır. Hayatın yaşadığımız andan ibaret olmadığı iletisini verir yazar bize.

    * Figaro: Köpektir ama sadakatin Bay Bendel’de görüldüğü üzere insandan olabileceği gibi doğadaki diğer canlılardan sağlanabileceğinin kanıtıdır. İnsan kendi türüne tapınmayı bıraktığında çaresiz ve yalnız olmadığının da farkına varacaktır yeniden.

    * Mağara: ilk evi simgeler. Peter yeniden mağarasına dönerek sıfırdan başlamış ve özünü bulmuştur. İlk insanların ilk dostlarından olan köpeğiyle, doğadaki şifalı otlarıyla vs.

    Sonuç olarak yeniden insanların arasına karışma imkanına sahip olan Peter, neden bunu tercih etmeyip insansız ama faydalı hayatına çekiliyor? İnsanlığa yararlı araştırmalarını paylaşmaya devam ederken de huzurlu. İnsan insanın acısını alır mı, insan insana istediği şöhret ve parayı vermezse acı mı verir?
    Toplum insanı çürüten bir organizma mı?
    Toplumsallaşmadan da olur mu?
    Hızır’ın çizmelerini giymeyen de dayanabilir mi bu yalnızlığa ve durağan hayata?
    Hem kendimiz hem de iyilik için yaşamayı seçtiğimiz bir hayat yolunda Peter Schlemıhllar olarak yürümeyi denemek zor ama keşke yapılabilse...

    Not: Ne olursa olsun Peter Schlemıhl da insandan tamamen kopamıyor. Yaşadıklarını ve bilgisini aktarmak istiyor gördüğümüz üzere. Bu yönden Sait Faik Abasıyanık’ı çağrıştırıyor. “Anlatmasaydım deli olacaktım...” iyi ki anlatıyorlar...