Yayımlandığı yıllarda Türkiye’de belki de hiç örneği olmayan bir roman olan Kinyas ve Kayra’yı oldukça geç bir zaman diliminde de olsa okudum. Hakan Günday’ın daha önce Daha ve Az adlı romanlarını okumuştum. Kinyas ve Kayra ilk romanı imiş.
Yeraltı edebiyatı denilen bir tarz var ve bunun ülkemizdeki öncü ve önemli temsilcilerinden birisi Hakan Günday. Kinyas ve Kayra üç uzun bölümden müteşekkil bir roman. İlkini okurken şöyle bir not aldığımı söyleyebilirim: "170. sayfadayım. Okuduğum en başarılı ama tabii en pislik iki antikahraman bunlar. Şimdiden nefret ettim ikisinden de, anlamaya falan da çalışmıyorum."
Böyle yazmıştım çünkü ikisinin ruhlarının karanlığı ve yaptıkları şeyler ki, o bölümde bir tecavüz ve iki cinayetle biten bir yaşanmışlıkları vardı, beni ikisinden de nefret etmeye, hatta roman böyle sürecekse, not olarak vasat alacağı fikrine getirmişti.
Ancak, kült bir roman olmayı hak eden bir romansa eğer mutlaka farklılaşması lazımdı. Nitekim öyle oldu. Romanın ikinci ve üçüncü bölümleri merak hissinin ön planda olduğu, ilgi çekici bölümlerdi. Kinyas ve Kayra, kendi kulvarında “efsane” denilen bir romandı gerçekten.
Psikolojik tarafları baskın olan bir roman ve aynı zamanda bir Tarantino filmi seyretmiş gibi hissettiren… Elbette ağır ve acı bir roman.
Sıradan bir okur olarak benim kıstaslarımdan birisi de şudur: Bir roman/kitap kalın hacmine rağmen kendini okutturabiliyorsa başarılıdır. Kinyas ve Kayra bu kategoride. Kitaba başlarken bir haftalık bir süre biçmiştim ancak dört günde bitti. Üstelik hatırda çok sıkı birkaç aforizma bırakarak…