Okur
Burak
bir alıntı ekledi.
Yûnus Suresi, 34. Ayet
-Ey Peygamber!- De ki: "-İlâhlıkta Allah'a- ortak koştuklarınız arasında yoktan ilk kez yaratacak, sonra yaratmayı yineleyecek olan var mıdır?" -Sonra yine- De ki: "Allah ilk kez yaratır, sonra da yaratmayı yineler. O hâlde -hakikatten- nasıl çevriliyorsunuz?"
5
Ahmet Fota
bir alıntı ekledi.
Bismillâhirrahmânirrahîm Hak Teâlâ kendisine yakın olan kullarını bütün hallerinde görücü olmakla berâber Hakk'ın onlara şevki sâbittir. Bundan dolayı perde olan bu maddesel kesîf bedenin taayyünü ortadan kalkmakla, Hak Teâlâ bu yakın olanların kendisini perdesiz müşâhede etmelerine muhabbet eder. Ve dünyâ makâmı çokluğu gerektirdiğinden bu görüşü engeller. Çünkü bu kesîf bedende tabîat ve beşeriyyet perdesi vardır. Ve (S.a.v.) Efendimiz'in “ene beşerun mislüküm” (Kehf, 18/110) ya'nî "Ben de sizin gibi beşerim" ve hadîs-i şerîfte "Ben beşerin gazab ettiği gibi gazab ederim" buyurmaları, bu inceliğe işârettir. Şu halde Hak Teâlâ'nın "Yâ Dâvûd benim de onlara (ya'nî kendisine iştiyâkı olanlara) şevkim daha şiddetlidir" kerîm sözü “Ve le neblüvenneküm hattâ na’lemel mücâhidîne minküm ves sâbirîne” ya’nî “Ve sizin aranızdan mücâhitler ve sabredenler Bize belli oluncaya kadar sizi mutlaka imtihan ederiz” (Muhammed, 47/31) yüce sözüne benzer. Ya'nî Hak Teâlâ zâtında bulunan bütün işlerini zatî ve ezelî ilmi ile bilip dururken "Sizden sâbreden ve mücâhit olanlar kimlerdir? Bilmek için sizi imtihan ederiz" buyurdu. Ve yakın olanlar ise ilâhî işlerden olduğu ve ilâhî işler ise, zâtının gayrı olmadığı halde "Benim onlara şevkim daha şiddetlidir" buyurdu. İşte gerek ilâhî imtihân ve gerek ilâhî iştiyâk, Hakk’ın mutlak vûcûdunun imkân dâhilinde olanlar mertebesine tenezzül ederek bu mertebede açığa çıkmasına bağlanmakla, her iki ifâde birdiğerine benzer. Çünkü latîf bir şeyin kesîflik mertebesine tenezzülü hâlinde, onun geçici sıfatlarından ibâret olan bu kesîflik, o latîf şeyin perdesi olur. Bundan dolayı bu kesîflik ortadan kalkmalı ki, o kesîf şeyde mevcût olan latîf, aslına dönebîlsin. Bundan dolayı Allah Teâlâ, kendisine iştiyâk gösteren yakın olanlarda oluşan görme dediğimiz hâs sıfata iştiyâklı olur. Ve bu rü'yet ya’nî görme dediğimiz hâs sıfat dahi, ancak ölüm vaktinde, kulun kulluk vasfını taşıyan kesîf madde bedensel vücûdun hükümleri kalktığında hâsıl olur. Ve o yakın olanların dünyâda yaşadıkları müddetçe, Hakk'a olan iştiyâkları, ölümleri vaktinde hâsıl olan bu rü'yet ya’nî görme dediğimiz hâs sıfatıyla sâkin olur. Fakat ölüm indinde olan bu görme dediğimiz hâs sıfat, dünyâ hayâtında ancak maddesel bedeninden başka perdesi kalmamış olanlara göredir. Yoksa bu dünyevî hayâtta kalbinde imkân dâhilinde olanların bağlantısı bulunan, ya'nî âlem sûretlerinden birtakım sûretlere muhabbeti bulunanlara göre, bu rü'yet ya’nî görme dediğimiz hâs sıfat gerçekleşmez. Onların rûhlarının gözüne bu bağlantılar perde olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe hüve fîl âhıreti a’mâ” (İsrâ, 17/72) ya'nî "Bu dünyevî hayâtta a'mâ olan kimseler âhirette de a'mâdırlar." Bundan dolayı bu âlemde iken kalb gözünden imkân dâhilinde olanlara âit perdeleri ve beşerî sıfatların örtülerini atmak ve ölüm ânında da beden perdesinin kalkmasıyla Hakk’ı rü’yet dediğimiz hâs sıfatla müşerref olmak gerekir. Nitekim Hak Teâlâ, tereddüde dâir olan hadîs-i kudsîde: "Ben ölümü çirkin gören mü'min kulumun rûhunun kabzedilmesinde tereddüt ettiğim gibi, fâil olduğum bir şeyde tereddüt etmedim. Ve ben onun ölümü fenâ görüşünü çirkin görürüm. Oysa ona benim kavuşmam kaçınılmazdır" buyurdu. Ve bu hadîs-i kudsî ilâhî kavuşmaya iştiyâklı olan yakınlaşmış olan kullarda husûle gelen rü'yet hâs sıfatına Hakk'ın iştiyâkını gösterir. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri, kendine kavuşmaya sebep olan ölümü fenâ gören mü'min kulunun, Hakk'a kavuşmaya iştiyâklı olduğu halde rûhunu kabzetmek istediği için, o kulun ölümü çirkin gördüğü esnâda rûhunu kabzetmekte tereddüt buyuruyor. Bundan dolayı işin aslında her bir nefs ölümü çirkin gördüğü için ve ölüm bahis konusu olduğu zaman kederlendiği için Hak Teâlâ hazretleri bu hadîs-i kudsîde "Oysa ölüm kaçınılmazdır" demeyip "Benim kavuşmam kaçınılmazdır" sözü ile kulunu hâs kavuşma ile müjdeledi. Ve bunu da ölümü zikrederek kulunu kederlendirmemek için böyle buyurdu: Soru: ---------------- Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de “Küllü nefsin zâikatül mevti” (Ankebût, 29/57) ya'nî "Her bir nefis ölümü tadacaktır" buyurdu ve "ölüm"ü zikretti. Kulları bundan kederlenmez mi? Cevap: --------------- İlk olarak bu âyet-i kerîme genele dönük olarak indi. Bundan dolayı mü'min ve mü'min olmayan bununla muhâtaptır. Oysa emmârelik mertebesinde nefs hayvâniyyetle vasıflanmıştır. Ve onun dikbaşlılığını ölümü zikretmekle kederlendirip kırmak gerekir. Ve perdeli nefislere ölümden daha etkili bir söylem ve nasîhat yoktur. Nitekim, Hz. Ömer (r.a.) risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'den nasîhat istediğinde, bu hakîkate işâret olarak buyurdular ki: "Yâ Ömer, sana vaaz ve nasîhat olarak ölüm yeter." İkinci olarak Hak Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmede yalnız ölümün zikriyle yetinmeyip onun netîcesini de devâmında “sümme ileynâ turceûn” ya’nî “sonra bize döndürüleceksiniz” (Ankebût, 29/57) sözüyle beyân buyurdu. Ya'nî "Her bir nefis ölümü tadacaktır. Daha sonra bizim tarafımıza döndürüleceklerdir" dedi. Şu halde ölüm dönüş sebebidir ve dönüş ise kavuşma sebebidir. Bundan dolayı âyet-i-kerîme hem ölümün zikrini ve hem de hâs kavuşmanın müjdesini toplamış olur. Hadîs-i kudsîde ise “mü’min kulum” buyrulduğuna bakılınca bu hitâp, hâs hitâptır. Çünkü yakınlaşmış olanların nefslerinin dikbaşlılığı, şerîat dâhilinde yapılan çalışmalarla yok olup gitmiş ve arada ancak hakîkî vücûd ile izâfî vücûddan kaynaklanan bir ikilik zevki ya’nî yaşantısı kalmış olduğundan, mü'min kul yalnız hâs kavuşma ile müjdelenmiştir.
6
F.  E.  Y.
bir alıntı ekledi.
“Artık ona inandık” diyecekler; ama (dünyaya) bu kadar uzak bir yerden (kurtarıcı bir imana) kavuşmak ne mümkün! Daha önce onu inkâr etmişlerdi, gayb hakkında da körü körüne atıp tutuyorlardı. Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir; tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar sürekli şaşkınlığa iten bir kuşku içindeydiler.
14