• اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُۜ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَٓاءَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَۙ

    Eğer siz (Uhud'da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.
  • Son anlarımı yaşıyorken Kuran-ı Kerim eczanesinden bu asrın hastalıklarına bir ilaç sundu Rabbim; Kırmızı kitapları..

    Her derdime deva buldum ve artık bencil olamazdım. Şimdiki derdim bambaşka, bu dert bana derman..

    Bir gence daha ulaşmak ve ona Rabbi'mi, Efendimizi, Kur-an'ı anlatmak..
  • Şefika Meriç, Şebnem dergisinin 124. sayısında kalbin İslam’daki yeri ve önemini yazdı. Meriç, yazısında, İmam-ı Gazalî Hazretlerinin kalbi hastalıklara reçete olarak sunduğu nasihatlerine de yer verdi.
    Yaşadığımız toplumda sû-i zannın gitgide bir âdet hâlini aldığını görüyoruz. Kötü zan, kalbî bir hastalıktır. Rabbimiz; insanlar hakkında kötü zanda bulunmayı Müslümanlara yakıştıramaz:

    “Ey îman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz, diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O hâlde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (el-Hucurât, 12)

    MÜSLÜMAN SU-İ ZANDAN UZAK DURMALI
    Başkasının hakkında dedikodu (gıybet) yapmak, İslâm’ın en kerih gördüğü mânevî hastalıklardandır. Bir virüs gibi kalbimize bulaştığında mânevî hayatımızı ifsâd eder.

    İnsanların gizli hâllerini araştırmak, onlar hakkında dedikodu yapmak bir tarafa, bir müslümanın başka bir müslüman hakkında sû-i zanda bulunması bile yasaklanmıştır. Müslüman, kardeşi hakkında öncelikle hüsn-i zan beslemek zorundadır. Bu da insanın gönlünden geçirdiği şeyleri, önce hüsn-i zan filtresinden süzmeyi gerekli kılar.

    KALP İNSANIN EN TESİR ALTINDA KALAN UZVU
    Kalp, yaratılış itibariyle insanın en hassas ve en çok tesir altında kalan uzvudur. Bizim kalp olarak kasdettiğimiz, sadece et ve kandan ibaret olan maddî yapı değildir.

    Aksine insanın hayatına yön veren karar alma mekanizmasının merkezidir, kalp dediğimiz… “Fuâd” ismi de verilen bu uzuv (organ), insanın şahsiyet ve karakterinin merkezidir. İşte insanın bütün özelliklerini, hayatı boyunca yöneleceği istikametini, amellerini, nasıl bir insan olduğunu ve başkalarıyla münâsebetlerini belirleyen merkez hep kalptir.

    KUR'AN'DA KALP
    Kur’ân-ı Kerîm, birçok âyet-i kerîme ile kalbin insan hayatındaki ehemmiyetini vurgulamıştır. Günah ve isyandaki aşırılıkları sebebiyle “mühürlenen kalpler” (el-Bakara, 7.) bulunduğu gibi, o derece bozulmamış “hastalıklı kalpler” (el-Bakara, 10.) de vardır. Hissetmeyen “katılaşmış kalpler” (el-Bakara, 74.) bulunurken “Allah korkusundan titreyen” (el-Hac, 35.) “takvâ sahibi” (el-Hac, 32.) kalpler de vardır.

    "Kalpte olanlar, Allâh’a gizli değildir." (Hud, 5.) O hâlde mü’min her an kalbine nazar etmeli, orayı “nazargâh-ı ilâhî” olarak görüp temiz tutmaya çalışmalıdır.

    İnsan hayatında bu kadar önemli bir yeri olan kalp hususunda Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de pek çok ikazda bulunmuştur. Kalbin hastalıkları, nasıl katılaşacağı, bu katılığın nasıl yumuşatılacağı; duyguların takvâ şeklinde nasıl kalbe yerleştirileceği uzun uzun anlatılmıştır.

    TEMİZ KALPLİ OLMAK CİDDİ EMEK İSTER
    Temiz kalpli olmak, sadece kuru bir temenni değildir. Ciddi bir emek ve ömür boyu devam eden gayret gerektirir. Kalbin temizliği, îmanın sahih olması ve ibadetlerle takviye edilmesiyle mümkündür. Çünkü küfür, isyan ve günahlar kalbi kirletir, karartır, katılaştırır.

    Aslında ayarı düzgün kalbin nasıl olacağını, Rabbimiz kitabındaki reçetelerle şöyle ortaya koymuştur.

    Rabbimizi zikretmek, bu reçetelerin en başında gelir. Sabah-akşam, yürürken, dururken, yatarken, uyanıkken, kısaca her dâim Allâh’ın zikri ile meşgul olmak, Allâh’ı hatırlamak, O’nun kudret ve sanat eserlerine ibret nazarıyla bakıp tefekkür etmek; kalbin en güzel tedavilerinin başında gelir.

    Rabbimizin “…Sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) emri gereği, sâdıklarla ünsiyet içerisinde olmak, Allâh’ın seçtiği kullarının meclislerinde bulunmaya gayret göstermek çok önemlidir. Allâh’ın anıldığı, O’nun dîninin konuşulduğu “zikir ve sohbet meclisleri” kalplerin mânevî hayatının şenlendiği ortamlardır.

    GÜNAH HASTALIĞININ İLACI
    Böylece dünyanın kiri, pası gönüllerden temizlenir. Oraya Allâh’a ve Rasûlü’ne olan sevgi gelip yerleşir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbını hep sohbet meclislerinde yetiştirmiştir.

    Günahların tedâvi yolu hakkında, Bâyezid-i Bistâmi Hazretleri’nden nakledilen şu kıssa ne kadar güzeldir:

    Bâyezid-i Bistâmî’nin yolu bir gün bir akıl hastanesine düşer. Doktorlardan birisi, hastalıklar, çareleri ve hangi hastalığa hangi ilâcın iyi geldiği hakkında bilgi verirken, ona:

    “-Peki, günah hastalığının ilacı nedir?” diye sorar.

    Kısa bir sessizlik olur. O esnada orada bulunan, zâhiren akıl hastası, gerçekte velî olan birisi:

    “-Müsaade ederseniz bunun ilacını ben söyleyeyim.” diyerek söze başlar ve şöyle devam eder:

    “-Günah hastalığının ilâcı şudur ki; tevbe kökünü, istiğfar yaprağı ile karıştırıp, gönül havanına koyduktan sonra, tevhid tokmağı ile döveceksin. İnsaf eleğinden eledikten sonra, gözyaşı ile hamur edip, aşk ateşinde pişireceksin. Muhabbet balından da birazcık karıştırıp, sabah-akşam kanaat kaşığı ile azar azar yiyeceksin!..”

    Bu hakîmâne sözleri duyan Bâyezid-i Bistâmî:

    “-Ben dersimi aldım!” diyerek yoluna devam eder.

    İMAM GAZALÎ'DEN KALBÎ HASTALIKLARI TEDAVİ EDECEK 5 İLAÇ
    İmam Gazâlî Hazretleri de kalbî hastalıkların çaresini şu şekilde izah etmektedir:

    1- “Kalbin kusurlarını bilen, gizli âfetlere muttalî olan bir mürşide teslim olup huzurunda diz çökmek, bu mürşidi kendisine rehber bilmek ve mücâhedesinde onun işaretlerine uymaktır.

    2- Sâdık ve doğru sözlülerden dinî hassasiyet ve basîret sahibi bir kişi bulmak ve gidişâtını izlemesi için onu kendisine gözetleyici tayin etmek… Bu zât, o kişinin bâtınî ve zâhirî olarak hoşa gitmeyen hâllerini ve çirkin davranışlarını düzeltir ve kendisine gerekli tembihlerde bulunur.

    3- Düşmanlarının dilinden kusurlarını duyup kendini buna göre ıslah etmek... Zira düşmanlık ve kin gözlüğünden bakan gözler, dâimâ kötülüğü ve kusurları görüp ortaya çıkarır. İnsan, kendi kusurlarını öğrenmede, yapmacık öğütlerle kusurları gizlemeye çalışan dalkavuk dosttan ziyade, kusurları ortaya koyup teşhir eden hain düşmandan daha fazla istifade eder.

    4- İnsanların arasına karışmak ve onlarda gördüğü her kötülük konusunda kendisini hesaba çekip ayarlamak... Zira mü’min, mü’minin aynasıdır.”

    Herkes, kendi durumuna göre bu yollardan birini tercih ederek kalbindeki hastalıkları tedavi yoluna gidebilir. Ancak öteden beri âlimlerin tavsiyesi, birinci yolun tutulmasıdır.

    Rabbimiz bizlerin kalplerini İslâm üzere sabit eylesin… Âmin.

    Kaynak: Şefika Meriç, Şebnem Dergisi, Sayı: 124
  • Çocuklar bebeklikten itibaren anne ve babayı taklit etmeye çalışırlar. Biz bebekleri namaz kılmaya zorlamayız. Ama onlar anne-babalarının namaz kıldığını görerek bebeklikten beri onları taklit etmeye çalışırlar. Bu yönüyle namazı evlerimizde görünür hale getirmemiz gerekir. Böylelikle namaz, çocukların hayatının bir parçası olur.

    Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bir hadis-i şeriflerinde, "çocuğunuz 7 yaşına geldiğinde namazı emredin" buyuruyor. Buradan anlıyoruz ki 7 yaşına gelen bir çocuğun, namaz kılacak bilgi ve beceri düzeyine sahip olması gerekir. Ancak 7 ile 10 yaşı arasında namazı sevdirerek, tatlı ifadelerle teşvik ederek, özendirerek kıldırmamızı Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ifade ediyor.

    10 yaşından sonra artık çocuk namaz kılmalıdır. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- "çocuğunuz 10 yaşına geldiğinde namaz kılmıyorsa eğer onu dövün" diye buyuruyor. "Namaz kılmasını temin edin, sağlayın" buyuruyor. Çocuk 10 yaşına gelip de namazı kılmamakta ısrarla itiraz ederse "namazı onlara kıldırınız" buyuruyor. Burada cezai müeyyideler uygulanabilir, tutup çocuğun ağzını, burnunu kıracak halin yok! Zira çocuk daha namaza mükellef değil henüz.

    Namaz bizim için çok önemli. Yeryüzündeki varlık sebebimiz. Doğumumuzdan ölümümüze kadar devam eden bir süreç. Doğan çocuğumuzun kulağına ilk kez ezan ve kamet okuyoruz. Dolayısıyla namaz bizim için hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası.

    Çocuğun namazla haşır neşir olması gerekiyor. İnsan çocukken namazın zevkini ve tadını almalı. Bu noktada bazen yer yer anneler-babalar sert yüzlerini de göstermelidirler. Çocukları namaz kılmadıklarında onları ikaz etmek için ses tonlarını yükseltmelidirler.

    Allah Kur'ân-ı Kerim'de "Çoluğuna çocuğuna namazı emret" buyuruyor. Bir babanın hanımına "Kalk namazını kıl hanım" demesi Allah'ın ona emri. Allah bize çoluğuna çocuğuna namazı emret diyor.

    Çocuğumuzun zihinsel ve bedensel gelişimi için verdiğimiz gayretten çok daha önemlisi onun ahiret gelişimidir. Onun kulluk gelişimidir. Allah'a kul olmanın tadına ermesidir. Bu yüzden aman ha "O daha küçük, o daha uykusunu alacak..." türünden şeylerle çocuklarımızı namazdan uzak tutmayalım.

    Namazı hayatımızın merkezine alarak her şeyimizi namaza göre ayarlamamız gerekiyor. Bizim meşguliyetimiz namaz. "Müslüman olmak" demek, "namaz kılmak" demek. Dolayısıyla çocuğun daha küçük yaşlarda namazı hayatın merkezine alması gerekiyor. Bunu yapacak olan da anne ve babadır. Bu sorumluluk onlarındır.
  • Ayetel Kürsi duası okunuşu ve anlamı nedir? Ayet-el Kürsi nasıl indirildi Ayetel Kürsi fazileti ve faydaları neler? Ayet el Kürsi nerelerde okunur? Ayet-el Kürsi okunuşu, Arapçası ve Türkçe anlamı... Ayetel Kürsi duasını tefsiri ve açıklamalarıyla sizler için derledik.
    “Kur’an’ın en faziletli âyeti Bakara sûresindeki Âyetü’l-kürsi’dir. Bu âyet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır. ” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 2) "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Her şeyin bir şerefi var. Kur'an-ı Kerim'in şerefesi de Bakara suresidir. Bu surede bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin efendisidir." (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2881).) Ayetel Kürsi hakkında sizler için hazırladıklarımız:

    Ayetel Kürsi Hakkında Kısaca Bilgi
    Ayetel Kürsi Duası Arapça Yazılışı
    Ayetel Kürsi Duası Okunuşu (Türkçe)
    Ayetel Kürsi Anlamı (Meali Türkçe)
    Ayetel Kürsi Mp3 İndir
    Ayetel Kürsi Dinle (Fatih Çollak Hocaefendi)
    Ayetel Kürsi İniş Sebebi
    Ayetel Kürsi Nasıl İndirildi?
    Ayetel Kürsi Nerelerde Okunur?
    Ayetel Kürsi’nin Fazileti İle İlgili Hadisler
    Abdulbasit Abdussamed’den Ayet-El Kürsi Dinle
    Ayetel Kürsi Tefsiri
    Ayetel Kürsi’deki Bilinmeyen Düzen
    Ayete-l Kürsi’nin Öğrettiği Hakikatler
    Ayetel Kürsiyi Çok Önemli Yapan Hikmetler Nelerdir?
    Ayetel Kürsinin Faziletleri Nelerdir?
    Yatarken Âyete’l Kursî’yi Okumanın Fazileti
    AYETEL KÜRSİ HAKKINDA KISACA BİLGİ
    Ayetel Kürsi Bakara suresinin 255. ayetinde yer almaktadır. İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Ayetü’l-kürsi” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l Kürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır.
    Bakara suresi Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.


    AYETEL KÜRSİ ARAPÇA
    اَللّٰهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

    AYETEL KÜRSİ TÜRKÇE OKUNUŞU
    “Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

    "Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te'huzühu sinetün velâ nevm, lehu mâ fissemâvâti ve ma fil'ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi'iznih, ya'lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm, velâ yü-hîtûne bi'şey'in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel'ard, velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim." (Bakara suresinin 255)

    AYETEL KÜRSİ TÜRKÇE ANLAMI
    Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

    "Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür." (Bakara suresinin 255)

    AYETEL KÜRSİ MP3 DİNLE - İNDİR
    Ayetel Kürsi mp3 indirmek için tıklayınız... (Sağ tıklayıp sayfayı farklı kaydet diyerek indirebilirsiniz. )

    AYETEL KÜRSİ DİNLE - FATİH ÇOLLAK (Ayetel Kürsi Okunuşu)


    AYETEL KÜRSİ İNİŞ SEBEBİ
    Müşrikler, tevhid inancını bir kenara bırakarak putlara tapıyor ve onların kendilerine şefaatçi olacaklarına inanıyor, Allah Teâlâ’ya inandıklarını söylemekle birlikte, O’nun ulûhiyetine ait sıfatlarını inkâr ediyorlardı. Mekke devrinde tevhid inancını ispat eden pek çok âyet-i kerîme nâzil olmuşsa da Âyetü’l-Kürsî, Medine döneminin ilk yıllarında, Allah Teâlâ’ya inanç konusundaki doğru itikadı âdeta bir deklarasyon şeklinde beyan etmek ve Mekke’de inmiş olan tevhid âyetlerinin ortak mânâsını özetlemek üzere indirildi. (el-Mürşidî, vr:27/A)

    AYETEL KÜRSİ NASIL İNDİRİLDİ?
    Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’e 23 yılda parça parça indirilmiş, her inen âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz tarafından vahiy kâtiplerine yazdırılmıştır. Tefsir kitaplarımızda kaydedildiğine göre bu âyet-i kerîme indiğinde Peygamber Efendimiz, vahiy kâtiplerinin başında gelen Zeyd bin Sâbit’i çağırarak bu âyet-i kerimeyi yazdırmıştır.

    Hazreti Ali’nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye’den aktarıldığına göre bu âyet-i kerîme indiğinde yeryüzünde birtakım olağanüstü hâller yaşanmış, dünyada bulunan putlar yere düşmüş, krallar da dengelerini kaybederek taçlarını düşürmüşlerdir.

    AYETEL KÜRSİ NERELERDE OKUNUR?
    Ayetel kürsi namaz içinde sure şeklinde okunduğu gibi, namazda tesbihden önce de okunur. Aynı zamanda bu ayeti namaz dışında dua olarak ihlas suresi, nas suresi ve felak sureleri ile birlikte okumanında iyi olduğu söylenmektedir.

    AYETEL KÜRSİ'NİN FAZİLETİ İLE İLGİLİ HADİSLER
    Kur'an-ın Şerefesi Ayet-el Kürsi'dir
    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Her şeyin bir şerefi var. Kur'an-ı Kerim'in şerefesi de Bakara suresidir. Bu surede bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin efendisidir." (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2881).)

    Hangi Ayet Daha Büyük?
    Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) bana: "Ey Ebu'l-Münzir, Allah'ın Kitabından ezberinde bulunan hangi ayetin daha büyük olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Ben: "O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, O, Hayy'dır, Kayyûm'dur (yani diridir her şeye kıyam sağlayandır" (Bakara, 225) -ki buna Ayet'ü'l-Kürsi denir- dedim. Göğsüme vurdu ve: "İlim sana mübarek olsun ey Ebu'l-Münzir!" dedi." (Müslim, Ebu Davud, Vitr, 17, (Salat 325, (1460).)

    Okuyanı Muhafaza Eder
    Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Her kim akşam olunca Ha-mim el-Mü'min süresini baştan, 3. (dahil) ayetine kadar ve Ayete'l-Kürsiyi okuyacak olursa bu iki Kur'an kıraati sayesinde sabaha kadar muhafaza olunur. Kim de aynı şeyleri sabahleyin okursa onlar sayesinde akşama kadar muhafaza edilirler." (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 2, (2882).)

    Kur'an'ın En Faziletli Ayeti
    Muhammed b. İsâ'dan nakledildiğine göre İbnü'l-Aska' şöyle der:

    "Adamın biri Hz. Peygamber'e gelip,

    'Kur'an'ın en faziletli âyeti hangisidir?' diye sordu. Resulullah (asm.) şöyle buyurdu:

    Âllah'u Lâilâhe illâ huve'l-Hayyu'l-Kayyûm... " (Müslim, Müsafirîn, 258; Ebû Dâvûd, el-Huruf ve'l-Kiraa, 35; İbn Hanbel, V/142).

    Başka bir hadisi şerifte şu şekilde geçmektedir:

    "Kur'an'ın en faziletli âyeti Bakara sûresindeki Âyetü'l-kürsi'dir. Bu âyet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır. " (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)

    AYETEL KÜRSİ TEFSİRİ


    AYETEL KÜRSİ'NİN TEFSİRİ
    İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’l-kürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l Kürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır.

    Bir önceki âyette peygamberlerin getirdiği bunca âyet ve “beyyine”ye (imana götüren işaret ve delil) rağmen insanların ihtilâfa düştükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti. İnsanı imana götüren deliller, aklını kullanarak üzerinde düşüneceği “kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve âfâk)”, peygamberleri desteklemek üzere Allah’ın onlara lutfettiği mûcizelerde ve vahiy yoluyla yapılan “sağlam delillere dayalı sözlü açıklamalar”da görülmektedir. Bu âyet gerçek mâbudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.

    Şevkânî’nin Buhârî, Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklardan derlediği hadislerden birkaçı bile bu âyetin önemi hakkında bir fikir edinmeye yetecektir: Hz. Peygamber, Übey b. Kâ‘b’a “Allah’ın kitabından hangi âyet en büyüğüdür” diye sorup “Âyetü’l-kürsî’dir” cevabını alınca onu tebrik etmiştir (Müslim, “Müsâfirîn”, 258).

    Yine Übey’in hurmasına şeytana tâbi bir cin musallat olmuş; vermeyi, dağıtmayı seven Übey’i bundan vazgeçirmek üzere hurmayı aşırmaya başlamıştı. Übey mahlûku takip ederek yakaladı. Garip bir şekli vardı. Onunla konuşunca kimliğini ve maksadını anladı. Kendilerinden nasıl kurtulabileceğini sorunca “Bakara sûresindeki kürsü âyeti ile” dedi ve ekledi: “Onu akşamda okuyan sabaha kadar, sabahta okuyan akşama kadar bizden korunmuş olur.” Sabah olunca Übey durumu Hz. Peygamber’e aktardı. Resûlullah, “Habis doğru söylemiş” buyurdu.

    Buhârî’de de Ebû Hüreyre’den naklen yukarıdakine yakın bir rivayet vardır. Hz. Peygamber’e hadiseyi anlatınca şeytan olduğunu öğrendiği hırsız Ebû Hüreyre’ye şöyle demiştir: “Yatağına yatınca Âyetü’l-kürsî’yi oku, devamlı olarak Allah’tan bir koruyucun olacak ve sabaha kadar sana şeytan yaklaşamayacaktır.”
    Allah varlığı ezelî, ebedî, zaruri ve kendinden olan, her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan... yüce mevlânın öz ismidir. Bu öz isim zikredildikten sonra hem O’nun vahdâniyeti (birliği, tekliği) hem de İslâm’ın getirdiği imanın tevhid (Allah’ı birleme, bir bilme) özelliği açıklanmak üzere “O’ndan başka ilah yoktur” buyurulmuştur.

    Müşrikler elleriyle yaptıkları putlara tapmakta idiler. Bunlar cansız eşyadan yapılırdı. Canı bile olmayan varlığın ilâh olamayacağını ifade etmek üzere hemen arkasından “O diridir” buyurulmuştur. Evet Allah diridir, O’nun hayat sıfatı vardır ve tıpkı diğer isimleri ve sıfatları gibi bunun da mahiyetini ancak kendisi bilmektedir.

    Gerek Araplar’daki gerekse diğer kavimlerdeki müşriklerin çoğu büyük bir Allah’a inanmakla beraber bunun yanında –her birine bir işlev tanıdıkları– sözde tanrılara inanmışlardır. Bu inanç tevhide aykırıdır. Tevhidi açıklayarak başlayan âyet, Allah Teâlâ’nın “kayyûm” sıfatını zikrederek “küçük, aracı, özel görevli... tanrılar”a gerek bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kayyûm, “bütün varlıkları görüp gözeten, yöneten, bir an bile onları bilgi ve ilgisi dışında tutmayan” demektir. “Onu ne uyku basar ne uyur” cümlesi, hay ve kayyûm sıfatlarını pekiştirmekte ve biraz daha anlaşılmasını sağlamaktadır. Uyku basan veya fiilen uyuyan birinin gözetim, yönetim, koruma gibi işleri yerine getirmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ’nın kayyûmluğu kâmil ve kesintisiz olduğuna, daha doğrusu kayyûm sıfatı bunu ifade ettiğine göre O’nu ne uyku basar ne de uyur.

    Yerde ve gökte ne varsa –başka hiçbir kimseye değil– O’na aittir; yaratanı da gerçek sahibi de O’dur. Âyetin bu mânayı ifade eden parçası “Yalnız O’na aittir” kısmıyla tevhidi öğretirken “başkasına değil” mânasıyla de şirkin çeşitlerini reddetmektedir. Çünkü müşrik toplumlar varlıkları yaratılış, aidiyet ve yetki bakımlarından çeşitli tanrılar arasında paylaştırmışlar; meselâ yıldız, gök, yer... tanrılarından söz etmişlerdir. “Yerde ve gökte” tabiri Arapça’da “bütün varlıklar” mânasında kullanılmakta, adına yer ve gök denilmeyen veya maddî mânada yere ve göğe dahil bulunmayan mekânlar ve buradaki varlıklar da bu ifadenin içine girmektedir.

    Allah’a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O’na denk olduklarına değil, O’nun nezdinde reddedilemez şefaat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. “Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefaat edemez” mânasındaki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta; şefaatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır.

    Allah’tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek şefaat meselesine uygulandığında kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır. Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafından görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olmamaları mümkündür. Allah birdir ve yalnızca O ibadete lâyıktır; çünkü O’ndan başka olmuşu, olacağı, gizliyi, açığı, geçmişi, geleceği, görüleni, gaybı bilen yoktur.

    Kürsî (kürsü), “koltuk, sandalye, taht” anlamlarına gelir. Mecazi olarak saltanat, hükümranlık, mülk mânalarında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’nın üzerine oturulan maddî alet mânasında kürsüsü olamayacağından –bu O’nun bizzat açıkladığı yüce sıfatlarına aykırı düştüğünden– burada kürsüden bir başka mânanın kastedilmiş olması gerekir. Esasen Kur’an’da Allah’a nisbet edilen, “Allah’ın...” denilen her şeyi, O’nun varlığına dahil veya kullandığı bir şey olarak anlamak da doğru değildir. Meselâ “Allah’ın evi, Allah’ın ruhu, Allah’ın emri, Allah’ın kölesi” tamlamalarında Allah’a ait olan şeyler böyledir. Bunlar ne O’nun varlığının bir parçasıdır ne de kullandığı araçlardır; önem ve şereflerinden dolayı O’nun” diye tanımlanmışlardır. İbn Abbas’a göre kürsüden maksat ilimdir. O’nun ilmi her şeyi kaplar. Âyetin bu kısmını, “kürsüden maksat O’nun hükümranlığıdır ve buna sınır yoktur, hiçbir şey O’nun dışında kalamaz” veya “Allah semavatı, arzı, arşı Kur’an’da zikretmiş, fakat bunlardan maksadın ne olduğunu açıklamamıştır. Kürsüsü de böyle bir varlıktır, yerleri ve gökleri içine alacak kadar geniştir. Ne ve nasıl olduğunu ise ancak kendisi bilmektedir” şeklinde anlamak mümkündür.

    Yüce, kâmil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı âyette zikredilen yüce Allah’a, kulların sonsuz gibi gördükleri kâinatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O’nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.
  • De ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin."