Felsefeyi var olan nesneleri incelemeye tabi tutan ve bunları Tanrı'nın kanıtları olarak ele alan bir bilgi dalı biçiminde tanımlayan İbn Rüşd, dinin de Tanrı, evren ve yaşam üzerinde durması nedeniyle, felsefeyle aynı konuları paylaştığını; ancak felsefeden, izlediği yöntemler ve anlatım biçimleri bakımından ayrıldığını ileri sürer. Kuran'da insanları evren ve evrendeki nesneler üzerinde düşünmeye yönelten Haşr (LIX), 2; A'raf (VII), 185 ve Gaşiye (LXXXVlll), 17 gibi ayetleri felsefenin yukarıdaki tanımına uygun bulur ve bu ayetlerin hem akli tasım yöntemini hem de şer'i kıyası kullanmayı zorunlu (vacib) kıldığını belirtir. Böylece İbn Rüşd, bir fıkıhçı gibi, felsefenin "ahkam-ı hamse" (vacib, mendub, mübah, mekruh ve haram) içindeki yerini belirlemiş olur. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de geçen (Bakara (II), 269) "hikmet" terimini de felsefenin meşruluğuna bir kanıt olarak kullanır. Bilindiği gibi, İslam dünyasında hikmet terimi genellikle felsefenin eş anlamlısı olarak kullanılmıştır.
"Varlıklar üzerinde akıl yürütmenin, düşünmenin ve ibret almanın şeriat tarafından vacip kılındığı açıktır. Düşünmek ya da ibret almakla kastedilen şey, bilinenden bilinmeyeni çıkarsamak, malum olan şeyden meçhul olana ulaşmaktan başka bir şey değildir. Bu ise akıl yürütme (istidlal), kıyas ve kıyas türleri sayesinde olur. Şu halde akli kıyaslar yaparak varlıklar üzerinde düşünmek vaciptir."⁶⁰
⁶⁰Bkz. İbn Rüşd, Faslu 'l-Makdl, s. 97.
Vapur, iskeleye yanaşıyordu. Muhittin: "Atlayıvereceğim, şu gevezelik bitecek. On, dokuz.. İki de atlarım." Sayıları şaşırdı. Kıyıya bir halat atıldı. "Şimdi, şimdi!" Tabanları gemiyi itti. "Hooop. Aman!" ayakları karaya bastı, korktu...
"Aman evladım, düşeceksin. Bu ne acele?"
Muhittin yaşlı memura sert sert baktı, " Mektup yazmadan olmaz." diye düşündü.
Her insanın içinde bütün insanların ortaklaşa sahip olduğu vasıfların tohumları vardır.
Bazen insan kendisine benzemeyen bir halde görünür ve bu da göze çarpar.
Yunan kimliğinin oluşturan dini aktaran eğitim metni olan bu metin boyuna savaştan, öldürmekten, hilelerden bahsediyor. Tanrılar doğru dürüst bir kavgaya bile izin vermiyorlar. Yenilmesi gerekenin yenilmesine izin vermiyorlar. Onların kazanmalarını sağlayabiliyorlar. Böyle bir ortamda eşitlik duygusunun gelişmesi zor olabilir. İnsanlar öldürdükleri kadar yiğitler.
Sürekli soy adlarından bahsediliyor. Aristokrasiyi besliyor.
Hesiodos’la Homeros Yunanlıların tanrı soyların kurdular, ad ve ek adlarını taktılar tanrılara, yetkilerini ve işlerini ayırdılar, görünüşlerini belirttiler (x).
Eğitim Tarihi: Homerosoğulları Sakız’da okul kurmuş bir ozan topluluğu. MÖ altıncı yüzyıldan beri bütün Yunanistan’da ün saldıkları, Homeros destanlarını okumayı tekellerinde bulundurdukları, hatta Homeros’la akrabalığı manevi bağdan da ileri götürüp Homeros’un oğulları olmakla övünüyorlardı (xiii).
Homeros destanları İonya’dan Yunanistan’a getirildi (xv).
Sansür: Homeros asıl Trayalılardan yana olduğu halde, Akhaları vahşi, kan dökücü gösteren parçalar çıkarılmıştır. Bunların arasında Akhilleus’un ırzına geçip öldürdüğü Troilos, alçakça aldatılıp öldürülen Palamedes, vardır (xvi).
Girit
Minoen Giritlilerin Anadolu’dan gelme bir kavim olduğuna bugün hemen de hiç kuşku kalmayışı bir yana (xxviii)
Akhalar
İlkçağ tarihlerinin Leleg ya da Pelasg dedikleri bu Yunan öncesi kavimleri üstüne pek bir şey bilmiyoruz; yalnız şunu biliyoruz ki konuştukları diller Hint Avrupa ya da Sami dillerinden değildir (xxix).
Hellen öncesi kavimleri Ege çevresinde Girit uygarlığını benimseyip rahat rahat yaşarken, yirminci yüzyıla doğru ilk Hellen kavimlerinin akını başladı. Kuzeyden gelen bu ırk kuşkusuz Egelilere göre çok ilkeldi. Madeni bilmiyor, izbe gibi kulübelerde oturuyor, çok basit bir biçimde