• Yeryüzünü benim gözlerimle gördüğünde gücünün zirvesine ulaşacaksın! Olan aslında yoktur! Her şey sadece görüntüden ibarettir. Görüntüleri kafandan sil Bars!
  • Pusatlar kan akıtırken, karşındaki karanlıkta kaç kişi olduğu önemli değildir komutan. Önemli olan, pusatın kestiği eti, içinde hissedebilmek, onunla bütünleşebilmektir. Bizler, karanlıkta esen, günde çağlayan, savaş meydanında ırmakları kanla taşıranız.
  • Her yara bir gün kapanır Ayzer. Bazen beklediğin devayla, bazen de hiç ummadığın bir çiçekle. Sonunda hep iyileşirsin ama sabretmeyi bilirsen. Bunu sakın unutma Ayzer.
  • Acem şairi Firdevsî, İranlılar destanî tarihi olan Şehname'de, bu Türk kahramanından çok bahseder.
    Türklerin Alp Er Tunga, Buku Han veya Buka Han adlarını verdikleri bu en eski kahraman atamıza,
    Acem şairi destanında Afrasiyâb demektedir. Şehname'de Turan ‐ İran savaşlarını acemler lehine
    büyük bir mübalağa ile anlatmış olan Firdevsî, Türk saraylarında Türklerden lütuflar gördüğü halde
    Türk düşmanlığı yapan bu acem, eserinin birçok yerinde de Türklerin ve Türk Başbuğu Alp Er
    Tunga'nın kahramanlığını söylemek zorunda kalmıştır. Alp Er Tunga'nın büyük kahramanlığını
    Şehname'nin mısraları arasından bulup çıkarmak hiç de güç değildir. Milletini yükseltmek için akla
    gelmez mübalağaları eserine geçiren Firdevsî, Alp Er Tunga'nın İranı dize getiren zaferlerini
    gizleyememiştir. Şehname'nin yazdığı bu Türk zaferlerini gerçeğin tamı değil, bir parçası saymak yanlış
    olmayacağına göre yiğit ve kumandan Alp Er Tunga'nın büyüklüğü hayallerimizde canlanabilir.
    Tarihi şahsiyetini tam olarak bilmediğimiz Alp Er Tunga'nın büyük kahramanlığını bize anlatan ikinci
    eser de, Türkçü Türk bilgini Kaşgarlı Mahmut'un Divânü Lügati't Türk'üdür. Kaşgarlı Mahmut'un
    1077'de tamamlanan bu eserinde Karahanlılar çağında Türkler arasında söylenen bazı şiir örnekleri
    vardır ki bunlardan birisi de kahraman Alp Er Tunga için yazılmış bir sagu (mersiye)dir. Alp Er Tunga
    milattan önce yedinci yüzyılda yaşamış bir Türk'tür; Karahanlılar ise milattan sonra onuncu yüzyılda
    Türkistan'a hâkim olmuşlardı. Aradaki büyük zaman farkı düşünülürse, Karahanlılar çağında Alp Er
    Tunga için söylenen sagu bize bu en eski atamızın büyüklüğünü anlatmaya yeter. Eğer Alp Er Tunga
    Türkistan topraklarının pek büyük Türk kahramanı olmasaydı, ölümü üzerinden bin beş yüz yıldan çok
    bir zaman geçtikten sonra adının ve hâtırasının yaşaması mümkün olmazdı. Kahramanımızı "fazilet
    beği" olarak da gören bu sagunun bir kıtası şudur:
    Alp Er Tunga öldü mü?
    Isız ajun kaldı mu?
    Ödlek öçin aldı mu?
    Emdi yürek yırtılur.
    Kahraman yaradılışlı Türk milleti gönlünü en çok yiğitliklere verdiği içindir ki bu ilk kahraman atasını,
    aradan geçen her şeyi unutturacak kadar büyük bir çağ geçtiği halde, unutamamış, yüzyıllarca sonra
    "Alp Er Tunga öldü mü, kötü dünya kaldı mı, zaman öcünü aldı mı, şimdi yürek parçalanır" diye
    ağlamıştır. Dünyada hiçbir kahraman gösterilemez ki hâtırası bu kadar uzun zaman milletin bağrında
    yaşamış bulunsun.
    Alp Er Tunga büyük bir kahramandır. Karahanlıların kendilerini onun soyundan saymaları da bu
    kahramanlıktan bir şeyler elde etmek içindir. Tarih ışığı, geçip geldiğimiz şanlı yolun sonlarında
    Türklük nöbeti beklemekte olan bu en eski atayı bize tam olarak gösteremiyorsa da bu o kadar
    ehemmiyetli değildir. Alp Er Tunga; Kür Şad'ların, Çingiz'lerin, Yavuz'ların, Topal Osman'ların ve kısaca
    bütün Türklerin eski ulu atasıdır. Ve bugünkü bilgimize göre de ilk Türk kahramanıdır.
  • Her Şey, Bir Sis Perdesinin Arkasına Gizlenmiş Gibi Yok Oldu!
  • Memleketimden İnsan Manzaraları II

    Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,

    Atlantiğin dibinde

    dirseğime dayanmış.

    Bakıyorum yukarıya:

    bir denizaltı gemisi görüyorum,

    yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,

    yüzüyor elli metre derinde,

    balık gibi, efendim,

    zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.

    Orası camgöbeği aydınlık.

    Orda, efendim,

    orda yeşil, yeşil,

    orda ışıl ışıl,

    orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.

    Orda, ey demir çarıklı ruhum,

    orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,

    orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,

    orda bir hamam tasının mahrem şehveti,

    mahrem şehveti efendim,

    gümüş kuşlu bir hamam tasının

    ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.

    Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları

    kı􀁙ıl kı􀁙ıl mahlukları deniz dünyasının,

    orda hayat, tuz, iyot,

    orda başlangı􀁆ımız, Hacıbaba,

    orda başlangı􀁆ımız

    ve orda hain, çelik ve sinsi

    bir denizaltı gemisi.

    400 metroya kadar sızıyor ışık.

    Sonra alabildiğine derin

    alabildiğine derin karanlık.

    Yanlız ara sıra

    acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde

    ışık saçarak.

    Sonra onlar da yok.

    Artık dibe kadar inen

    kat kat kalın sular kati ve mutlak

    ve en dipte ben.

    Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,

    upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin

    dirseğime dayanmış,

    bakıyorum yukarlara.

    Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır

    dibinde değil.

    Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.

    Omurgalarının altını görüyorum,

    omurgalarının altını.

    Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.

    Dümenleri ne tuhaf suyun içinde

    İnsanın tutup tutup kı􀁙ırası geliyor.

    Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,

    karınlarını gördüm

    ağızları da orda.

    Gemiler şaşırdılar birdenbire,

    herhalde köpekbalıklarından değil.

    Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim

    bir torpil.

    Gemilerin dümenlerine baktım:

    telaşlı ve korkaktılar.

    Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı__________,

    gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini

    karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.

    Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.

    Gazgemileri düşmana ateş açarak

    insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak

    batmaya başladılar.

    Mazot, gaz, benzin,

    tutuştu yüzü denizin.

    Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,

    yağlı ve yapışkan

    bir alev deryası efendim.

    kıpkızıl, gömgök, kapkara,

    arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.

    Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.

    Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.

    Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.

    Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:

    lunatik.

    Geçti kargaşalığı,

    girdi deniz dünyasının cennetine.

    Fakat durmadan iniyor.

    Kayboldu ıslak karanlıkta.

    Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.

    ve direği, efendim, bacası yahut

    nerdeyse yanıma düşer.

    Yukarda insanla dolu denizin içi.

    Bir tortu gibi dibe çöküyorlar

    tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.

    Baş aşağı, baş yukarı,

    uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.

    Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan

    onlarda iniyorlar dibe doğru.

    Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.

    Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası

    ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.

    39 ilkbaharında denizaltı􀁆ı olmadan önce

    Münihli Hans Müller

    Hitler hücum kıtası altıncı tabur

    birinci bölük

    dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.

    Münihli Hans Müller

    üç şey severdi:

    1-Altın köpüklü arpa suyu

    2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.

    3-Kırmızı lahana.

    Münihli Hans Müller için

    vazife üçtü:

    1-Çakan bir şimşek

    gibi mafevke selam vermek.

    2-Yemin etmek tabancanın üzerine.

    3-Günde asgari üç çıFıt çevirip

    sövmek sinsilelerine.

    Münihli Hans Müller'in

    kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:

    1-Der Führer.

    2-Der Führer.

    3.Der Führer.

    Münihli Hans Müller

    sevgisi, vazifesi ve korkusuyla

    39 ilkbaharına kadar

    bahtiyar

    yaşıyordu.

    Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli

    Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli

    Anna'nın

    tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine

    şaşıyordu.

    Diyordu ki ona:

    -Bir düşün Anna,

    yepyeni bir manevra kayışı takacağım,

    pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.

    Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,

    balmumundan çiçekler takacaksın başına.

    Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.

    Ve mutlak

    hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.

    Bir düşün Anna,

    tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye

    top, tüfek yapmazsak eğer

    yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?

    Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler

    çünkü doğamadılar,

    çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce

    bizzat harbe girdi Hans Müller.

    Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında

    dibinde Atlantiğin

    benim karşımda durmaktadır.

    Seyrek sarı saçları ıslak,

    kırmızı sivri burnunda esef,

    ve ince dudaklarının kıyılarında keder.

    Yanı başımda durduğu halde

    yüzüme çok uzaklardan bakıyor,

    İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.

    Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,

    ve artık bir daha arpa suyu içip

    yiyemeyecek kırmızı lahanayı.

    Ben bütün bunları biliyorum, efendim,

    ama o bütün bunları bilmiyor.

    Gözü bir parça yaşlı,

    silmiyor.

    Cebinde parası var,

    çoğalıp eksilmiyor.

    Ve işin tuhafı

    artık ne kimseyi öldürebilir

    ne de kendisi ölebilir bir daha.

    Şimdi şişecek birazdan,

    yükselecek yukarıya,

    sular sallayacak onu

    ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

    Ben

    Hans Müller'e bakıp,

    Hacıbaba, bunları düşünürken

    yanımızda peyda oluverdi

    Liverpul Limanından Harri Tomson.

    Gazgemilerinden birinde serdümendi.

    Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.

    Gözleri sımsıkı kapalıydı.

    Şişman ve matruştu.

    Bir karısı vardı Tomson'un:

    tavan süpürgesi gibi bir kadın,

    tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz

    ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.

    Bir oğlu vardı Tomson'un:

    altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,

    tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.

    Tuttum Tomson'un elinden.

    Açmadı gözlerini.

    "-Vefat ettiniz" dedim.

    "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:

    Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti

    ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.

    Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,

    harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.

    Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.

    Adalet: ihtilalsiz.

    Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.

    Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:

    buna Kenterburi başpiskoposu

    bizim tredünyonun reisi

    ve karım razı değil.

    Ay bek yur pardın.

    İşte bu kadar,

    nokta, son."

    Sustu Tomson.

    Ve ağzını açmadı bir daha.

    İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,

    hele hümoru seven ölü İngilizler.

    Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.

    Şiştiler yan yana,

    yan yana yükseldiler yukarı doğru.

    Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,

    fakat dokunmadılar ötekisine,

    Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.

    Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,

    sen de hayvansın ama

    akıllı bir hayvan...