• Kader bana topu topu iki şey vermiştir: muhasebe defterleri ve düş yeteneği.
  • Şu anımıza, şu yaşımıza gelene kadar kendimiz için arzuladığımız şeyler ile Allah ve âhiretimiz için arzuladığımız şeyleri düşünüp, bunların küçük bir muhasebe ve mukayesesini yaparsak ortaya içler acısı bir tablo çıkacaktır. Alacağı bir sonraki nefesini dahi Yaratıcısına borçlu olan insan, O’nun huzuruna borç hanesi kabarık bir şekilde geldiğinde, yaşantısının hesabını verirken dünyadaki serveti de gezip gördüğü yerler de ona bir fayda sağlamaz. İnsana fayda sağlayacak tek şey yaptığı hayırlar ve yerine getirdiği kulluk vazifeleridir.
  • " İki tarafta da arzuya gurura hesap vermeğe çağıran iç muhasebe anları olmasaydı,kendi kendini yiyen aşkın işkenceleri ne kadar azalırdı. "
    Peyami Safa
    Sayfa 28 - Ötüken
  • Uygun, 1970 Edirne doğumlu. Edirne Ticaret Lisesini bitirip Diyarbakır Dicle Üniversitesinin iki yıllık Muhasebe Meslek Yüksek Okulunda eğitim almış. Biraz zorlayıp dört yıllığını okuyup Mali Müşavir olsaydı kanımca çok daha fazla para kazanabilirdi yaptığı işten. Ancak edebiyat âleminde sürünenlerden olmayı tercih etmesi de ayrı bir takdir edilesi durum diye düşünüyorum. Kendisi hali hazırda, İstanbul il sınırları (Kadıköy) içinde editörlük yapan, kitap emekçilerinden biridir.

    Bu onun ilk kitabı (sanırım) ve bir öykü derlemesi. Kitabı okuduktan sonra vardığım kanıya gelince! Belki tuhaf bir benzetme olacak, ancak Uygun’u bir açıdan hepinizin çok iyi tanıdığı Cem Yılmaz’a benzetebilirsiniz. Neden derseniz; Yılmaz da, belki öyle çok yakışıklı, dünya güzeli, korkunç akıllı ve inanılmaz üst düzey eğitimli bir adam değil sizlerin de bildiği gibi. Kendinden önce giden götü-göbeği, kiloları, kısa boyu ortada, yani çirkin bir adam. Asabi, benmerkezci ve hatta narsis bir kişiliği de var. Ancak Yılmaz’ı eşsiz kılan bir yeteneği var: GÖZLEM GÜCÜ! Cem’i, tüm Türk halkına sevdiren yegâne özelliği de budur diye düşünüyorum. İşe bakın ki, aynen Uygun hocamızın da takdir edilesi, bu minvalde bir melekesi var. Derlemedeki yazılarını okuduktan sonra, yazılar diyorum çünkü birçoğu aslında öykü değiller; Fanzin dergilerde çıkan anlatı-aforizma-manifesto hatta deneme tipi yazılar bunlar, ancak derlemenin içinde birkaç tane çok iyi öyküsü yok değil hani, oraya da geleceğiz…

    Uygun’un kafasının içini, yazdıklarına bakarak çok net görebiliyorsunuz. Mesela o, bir sokağa giriyor ve o sokaktaki hemen her şeyi tek bir bakışla görebiliyor: Asfaltı, kaldırım taşlarını, elektrik direklerini, kedi ve köpekleri, mahalle esnafını, kaldırım üstündeki araçları, yerdeki izmaritleri, tükürük ve balgamları, dirseğini camın pervazına dayayıp bir elinde sigara diğer elinde aşağı sarkıttığı sepeti tutup mahalle bakkalından sipariş ettiği gazete ve ekmeği bekleyen anneleri, evde kalmış kız kurularını, işe giden babaları ya da bekâr abileri, okula yetişmeye çalışan ve sırtlarındaki çantaları kendilerinden büyük olan bacaksız öğrencileri, T cetvelleri kıçlarına kaçmış olan üniversiteli abla ve abileri, evlerin içinden gelen televizyon ve müzik seslerini, mutfaklardan yükselen kötü yemek kokularını, tumturaklı aile kavgalarını, otomatik çamaşır makinesi zırıltılarını, sabah işe gitmeden eşiyle cima eden kocaların hızlı devinimlerini, çok yaşlı olmalarına rağmen bir türlü ölemeyen yaşlıların oflayıp puflamalarını, kapıcıların merdiven basamaklarını silip süpürmelerini, farelerin kanalizasyonlardaki tıkırtılarını; özetle o sokakta bulunan hemen her şeyi tek bir bakışla yakalayıp size peş peşe aktarıyor yazar. Ancak, tüm bunları aktarırken bazen bir kolaj yapıyor ve aklınızı darmaduman ediyor; daldan dala atlıyor, konunun tamamen dışına çıkıp zihninizi allak bullak ediyor, küfür ediyor (hem de çok ağır küfürler), hem kafalarını hem de bacalarını (Freudvari) temizleyen insanların ağızlarının içlerindeki mır mır konuşmalarını ya da kafataslarının içindeki iç sesleri size peş peşe, mermi hızıyla aktarıyor. Bazen yolunuzu kaybediyorsunuz, “Ben ne okuyordum ya!” telaşına düşüyorsunuz. Mevsim yazken birden kışa dönüyor; aradaki sonbaharsa çok görülüyor size!

    Fanzin kültürünü biliyorsunuz. Bolca küfür, aleni muhabbetler, sohbet eder, içki içer ya da seks yapar gibi ergen konuşmalarıyla dopdolu bir edebiyat! Mesela “Bok Kültürü” adlı bir Fanzin dergi vardır; derginin yazarı özeleştiri tadında, adını çok güzel koymuş kendi Fanzininin! Bu tip dergilerde yazarın genç ya da yaşlı olması önemli değildir. Yazar, sansürsüz bir şekilde sokabildiği kadar sokar aletini, cümle hayatın boğazına kadar! Sonra da buna edebiyat derler. Küfrün ya da argonun edebiyatta yeri var elbette, ancak usturuplu yapıldığı takdirde. Aksi durumda okuyucuyu irrite eder bu kadar çok küfür. Ancak Uygun da -sözlerimi mazur görün lütfen- aynı Fanzin düşüncesiyle hayatın anasını bellemiş bazı yazılarında. Kitaba ismini veren “Köpek Yarası” tam bir fikir kolajı ve sinkaf yazısı. Öykü değil de, filozofça bir aforizma metni adeta…

    Metinlerdeki bazı içerik ve anlatım sıkıntılarına rağmen, yazılanlardan çıkarımınız, Uygun’un entelektüel bir insan olduğu yönünde olacaktır. Bir bilgi toplayıcısıdır kendisi! Hayatta işine lazım ne varsa toplayıp biriktirmiş, sonra da bunu yazılarına taşımış. Adeta edebi bardağı dolmuş ve taşmış. Genelde erkek (özellikle Yahudi) komedyenlerde ve kadın neslinde olan üstün gözlem yeteneği onda da var. Kılı kırk yaran detayların içinde, boğulmadan ama nefes nefese ilerliyorsunuz. Söylemeden geçmeyeyim, birkaç öyküsünü çok beğendim. Özellikle “Bir Serçeparmağı Öyküsü”. Öykü yazmanın tüm kurallarına uyuyor, nefis, hikâyesi de güzel. Sonra “Caprice”, “İyi Biri Olacaktım” ve “Böcek” (Kafkavari) de var mesela. Yazarın ellerine sağlık diyorum! Ayrıca “Yazara Mektup” öyküsü bence Orhan Pamuk’a bir gönderme olarak yazılmış. Ya da sanırım ben Orhan Pamuk okuyamayan biri olduğumdan böyle algıladım…

    Son söz; Uygun, bir editör olmasının verdiği birikimle, kendi metninde neredeyse sıfır hata yapmış. Bir-iki dizgi hatasının dışında kusursuz bir baskı olmuş “Köpek Yarası.” Öykü ve anlatı meraklılarının okuması dileğiyle…

    Süha Demirel, 20 Aralık 2015
  • John Kennedy Toole, 17 Aralık 1917 New Orleans doğumlu, tahsilli bir öğretmen. Bir lise öğrencisiyken yazdığı Neon Işıklı İncil adlı kitabı ve başyapıtı olan Alıklar Birliği romanı dışında bilinen başka bir eseri yok. Yazar sağlığında, Alıklar Birliği romanının basılması için başvurduğu tüm yayınevlerince reddedilir. 26 Mart 1969’da, henüz ömrünün baharındayken yaşamına kendi eliyle son verir. Ölümünden sonra, 1976 yılında, Toole’un yaşlı anacığı, roman taslağının okunması dahi çok zor olan el yazmalarını, eğitimci Walker Percy’ye okuyup incelemesi için verir. Önceleri eseri okumamak için büyük bir direnç gösteren Percy, romanı okuduktan sonra elindeki hazinenin farkına varır. Percy, romana içerikle ilgili bir önsöz de yazar (Türkçe çeviri metninde de var). Roman 1980’de basılır ve ertesi yıl Pulitzer ödülüne layık görülür. 1957 Adana doğumlu, çevirmen Püren Özgören’e gelince; hepimiz onu çevirilerinden tanıyoruz, güzel Türkçesiyle ve dilindeki akıcılıkla 1984 yılından beridir bizleri çeviri eserleriyle mutlu kılıyor. Orijinal metne bakmadım ama bu kadar fazla aksan barındıran bir kaynak metni, aslına bağlı kalarak Türkçeye yine harika bir teknikle, yine aksanlı olarak çevirmiş. Metin o kadar akıcı ki, tek bir nefeste 419 sayfayı birden çok rahat okuyabiliyorsunuz. Minik dipnotlarıyla metni zenginleştiren Sayın Özgören’i bu güzel çevirisi için tebrik ediyorum. Kırmızı Kedi Yayınevine gelince; oldukça değerli bir eseri tekrardan yayınlamış (ilk olarak 1994’de basılmış). Yayınevinin Şubat 2014 birinci basımını inceledim; sekiz dizgi hatası dışında, baskıda başkaca bir kusur yok, kapak ta çok güzel olmuş. Umarım yeni baskıda dizgi hatalarını düzeltirler. Ayrıca bu eseri tekrar yayınladıkları için de kendilerini kutlarım.

    Romana teknik açıdan bakacak olursak; Toole, Gustave Flaubert’in fotoğraf tekniği kurgu biçemine uygun olarak, olayları önce merkezden çevreye doğru yayıyor, sonra da tekrar merkezde toplayıp fotoğraf makinesinin merceğinde yoğunlaştırarak kanımca büyük bir başarı elde ediyor. Epeyce karakter var romanında. Birazdan değineceğim. Ama öncelikle, Toole’un romanının; yaşça akranı olmasa da, kendisinin intiharından sadece iki yıl önce bir beyin kanaması sonucu aramızdan ayrılan, aynen kendisi gibi bir nihilist olan –bana öyle göründü- çağdaşı Louise Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” romanı tadında macera dolu, nihilist düşüncelerle bezenmiş bir yeraltı edebiyatı eseri olduğunu düşünüyorum. Karşımızda, New Orleans ve Louisiana’nın düşkün ve sıra dışı insanlarının yaşadığı sokak ve mahallelerinde geçen, kaotik ve de komik bir yeraltı hikâyesi var. Abartmak istemem ama okuduğum yeraltı romanlar içinde en sevdiğim J. D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar (diğer çevirisinin adıyla Gönülçelen) ve Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk romanlarından sonra en beğendiğim kurgu öykü bu oldu.

    “…Ne demek bu Ignatius? Gerçekten ibneleri kaydetmemi mi istiyorsun? Kim tescilli bir eşcinsel olmak ister? Ignatius, çok kaygılıyım. İbnelerle düşüp kalkmaya mı başladın? İşin buraya varacağını kestirmeliydim. Tutuklanmaya ve kazaya ilişkin manyakça düşüncelerin ilk ipucuydu. Şimdi her şey açığa çıktı. Doğal cinsel boşalım yolların öyle uzun zamandır tıkalıydı ki, kabaran cinselliğinin yanlış kanallara akması kaçınılmazdı. Her şeyin başlangıcı olan garip düşüncenden bu yana, sonu apaçık bir cinsel sapkınlığa varan bir bunalım süreci geçirdin. Er ya da geç sapıtacağını biliyordum. İşte sonunda oldu. Grup tedavisi grubumdakiler, durumunun kötüye gittiğini öğrenince gerçekten üzülecekler…” (Sf. 329)

    Kaybedenler ya da eşcinsellerden oluşan kulübün, nam-ı diğer “Barış Partisi” nin kurucu başkanı ve sonsuza dek üyesi, başat kahramanımız Ignatius J. Reilly’dir. Romanda anlatılanların 1950-69 yılları arasında geçtiğinden yola çıkarsak, aslında modern zamanların bir Donkişot (Don Quijote) romanıdır Alıklar Birliği. On yedinci yüzyılın hemen başında Cervantes’in yazıp yayınladığı romanının başkahramanı olan Donkişot’un da, sevdiği kadın Dulcinea del Toboso’ya (aslında bir köylü kızı olan Aldonza Lorenzo’ya) olan aşkı için kurda kuşa savaş açmasının nedeni, ömrü boyunca okuduğu kahramanlık hikâyeleriydi. Bizim koca oğlan Ignatius da, belki yel değirmenlerine savaş açmıyor ama ya çok fazla okuyor olmasından, ya skolastik dini düşünceleri ile katı imanı ve ahlakından, ya da üniversiteyi her normal insan gibi dört yıl yerine sekiz yılda bitirmesinden olacak ki toplumdaki hemen tüm kurumlara savaş açmış durumdadır. Ignatius, her ne kadar çaktırmamaya çalışsa da, kendisine çok düşkün olan ve kendisine hak ettiğinden de fazla değer veren, cinsel savaş devrimcisi, seks düşkünü, okuldan kız arkadaşı Bronx’lu Myrna Minkoff’a olan cinsel açlığı yüzünden (sanırım!) toplumdan kendini dışlayıp anasıyla oturduğu eve kapanmış ve “Günce” dediği pespayeye tüm gün bir şeyler karalamakla meşguldür. Gel gör ki Myrna, Ignatius’a yazdığı mektuplarda, Freud’un paranoyaklık ile eşcinsel eğilimler arasında bağlantı kurduğunu söyleyerek, Ignatius’un mevcut cinsel perhiziyle gittiği yolun eşcinselliğe çıktığını ona ufak ufak ima etmektedir.

    “Büyük Beyaz Fil”, “Gargantua”, “Su Aygırı”, “Duba”, “Şişko Dev”, “Dev Anası”, “Çingene Kral”; bizim Ignatius’a yakıştırılan adlardan sadece birkaçıdır. Anacığıyla aynı evde oturan, otuzlu yaşlarındaki bu çok okumuş ve çok yiyip azmanlaşmış bekâr oğlanın etrafında kimler yok ki: Kızıl saçlı, minyon, yarı alkolik anası Bayan Irene Reilly; Reilly ikametgâhına komşu olma gafletinde bulunmuş, mütemadiyen hemen her sesten şikâyet eden, hafif tırlak komşuları yaşlı Bayan Annie; Irene’in bowlingden kankisi, ihtiyar çöpçatan Bayan Santa Battaglia; Santa’nın, herkesin sürekli çalışması durumunda her şeyin yolunda gideceğine inanan, çalıştığı karakolda kendini çavuşuna ispatlamaya çalışan polis devriye memuru, evli ve çocuklu yeğeni Angelo Mancuso; Neşeli Gece Barının sahibi, kaşalot gestapo lideri, alengirli işler uzmanı Bayan Lana Lee; Lana’nın liseli alengirli işler kuryesi genç George; aynı barda çalışan papağanlı striptizci konsomatris Bayan Darlene; barın pislik içindeki yerlerini koca güneş gözlükleri ardından süpürgesiyle temizlemeye çalışan, asgari ücretin bile altında köle gibi çalışmaya mecbur kılınmış, polisten ölü gibi korkan, dalavereci hademe, siyahi genç Burma Jones; elbise tüccarı, hafif efemine, yüksek ihtimalle gey, Bay Dorian Greene ve onun tüm azgın eşcinsel arkadaşları; Constantinople caddesindeki Reilly malikânesinin hemen önüne demirli, hemen tüm hikâyenin başlamasına sebebiyet veren o elim araba kazası ve malum tazminat sonrası Ignatius’un iş dünyasına atılmasına sebep, aile yadigârı 1946 model Plymouth otomobil; Ignatius’un anasına abayı yakmış, torun torba sahibi, “komonis” (komünist) düşmanı, tren makinistliğinden emekli, Donald Duck benzeri tuzu kuru varyemez amca, ihtiyar faşist Bay Claude Robichaux; Levy Pantolonlarının kayıtsız sahibi, playboy Bay Gus Levy ve masaj yatağı delisi sevgili dırdırcı eşi Bayan Levy; Levy Pantolonlarının muhasebe müdürü Bay Gonzalez ve doksanına merdiven dayamış, sanırız saygıdan hâlâ emekliye gönderilmemiş bunak sekreter Bayan Trixie ile Levy pantolonlarının üretiminde bir miktar faydası dokunan ayyaş ustabaşı Bay Palermo, ayrıca siyahi kadın ve erkek pantolon fabrika işçileri; elbette sosislerin anavatanı olan haşlanmış sosis arabaları teşebbüsü Cennet Satış Anonim Şirketi patronu, hijyenden bihaber, burnu yaralı, pörsümüş sosis imparatoru ihtiyar Bay Clyde; Ignatius’un akademideki öğrencilik yıllarından beri kafayı taktığı hocası Dr. Talc; ve elbette, zengin bir kabzımal kızı olan, akademideki, öğrenciliğinden istifa etmiş, 68 ruhu taşıyan çiçek kız, seks ve cinsellik düşkünü yoldaşı Myrna Minkoff gibi, hepsi de itinayla dantel gibi işlenmiş uçuk kaçık bir sürü karakter var romanda.

    Macera, Magazine sokağındaki D. H. Holmes mağazası civarında, Bayan Reilly tam da Alman pastacı kadından taze jöleli çörekler satın alırken, sokakta masum masum onu bekleyen tuhaf yeşil kasketli, koca göbekli, gözleri sarı-mavi renkli olan dombili oğlu Ignatius’un supabının kapandığı bir günde (supap kapanırsa, kıçtan gaz yerine ağızdan geğirti çıkan o kötü zamanlar), onu giydiği acayip kıyafetler yüzünden tutuklamak isteyen polis memuru Mancuso ile herkesin içinde söz dalaşına girmesiyle başlar. Fortuna (Roma mitolojisinde talih tanrıçası) çarkı bizim koca oğlanın aleyhine dönmeye başlamıştır artık. Polisten kaçıp anasıyla beraber Neşeli Gece Barında kafayı çekerler ve bar çıkışı 1946 Plymouth’larıyla bir binaya çarparak bin dolar tazminat ödemeye mecbur kalırlar. Tazminatın ödenebilmesi için Ignatius çalışmak zorundadır. Levy Pantolonlarında belge arşivleme pozisyonuyla başlayan iş hayatı; Cennet Satış Anonim Şirketinde haşlanmış susis (sosis) arabalarını, yeşil kasketine sardığı kırmızı eşarp, kulağına taktığı küpesi ve belindeki plastik kılıcıyla tamamladığı korsan kıyafetiyle, New Orleans’ın tüm ayak takımının takıldığı Fransız mahallesi ve civarında, mide asidi düşmanı haşlanmış sosisleri satma girişimleriyle yeni bir soluk kazanır. Siyasi parti kurma ve toplumu aydınlatma çalışmaları, güncesine alınan notlar, yavuklusu seks düşkünü Myrna’yla it dalaşı şeklinde geçen mektuplaşmaları, gizli polislerin takibinde sokak kovalamacaları ile uçkuruna düşkün anasının bowling ve alkol maceraları eşliğinde sürüp gider. Hâlbuki Ignatius, kendine örnek aldığı Romalı filozof Boethius’un (480-524; en önemli eseri Felsefenin Tesellisi [ya da Avuncu]) mottosu doğrultusunda din bilim, geometri, ince beğeni ve edebe karşı gösterişle sorgulanan terbiyesizlikler sarmalında kendi erdemli yolunu bulmaya çalışmaktadır. Spoiler vermek istemem ama roman sonuna doğru öylesine gelişmelere gebe ki, hani insanın aklından şu geçmiyor değil: “Sezar’ın hakkı Sezar’a!” Bu çok özel romanı sizlerin de okumanızı ve sevdiklerinize de okutmanızı diliyorum…

    Sonsöz:

    Romanda, Ignatius koluna bir saat takıyor, Mickey Mouse saati. Bu saati Dan Brown hayranları çok iyi hatırlar. Brown’un tüm kitaplarındaki kahramanı Profesör Robert Langdon da bu tip bir saat takar. Brown, ya bir intihal yapmış ya da bir gönderme! Takdir sizin.

    Ayrıca romanın 301. sayfasında (alttan yedinci satır):

    “Baksana,” dedi Jones’un sesi, telefonun öteki ucundan. “Yeşil kasketli o şişko teyze hâlâ sizin orada mı çalışıyo? Bıyıklı, koca bi teyze?”

    Sayın Özgören tarafından ya çeviride bir yer atlandı, ya da yazar böyle olmasına karar verdiğinden çeviri bu şekilde yapıldı. Çünkü çeviri metninde, telefon çalmadan (telefon çaldı, açıldı vb. bir bilgi yok; telefon meselesi birden açılıyor!) Bay Gonzales telefona cevap veriyor ve görüşme bitince telefon ahizesini almaca çarparak kapatıyor. Dediğim gibi, bu eksiklik çeviriden de olabilir, yazarın anlatımından da.

    Son olarak, incelediğim baskıda yapılan dizgi hataları:

    Sf. 42 > …çocuğunda da abuk sabuk şeylerle dolu… (doğrusu: çoğunun da abuk sabuk şeylerle dolu)

    Sf. 44 > …harika bi işi… (doğrusu: harika bi şi)

    Sf. 78 > …Çok o pis şeyi üstümden… (doğrusu: çek o pis şeyi üstümden)

    Sf. 118 > …lambayı sürdürdü… (doğrusu: lambayı söndürdü)

    Sf. 127 > …iki katı sürüyordu… (doğrusu: ikinci katı sürüyordu)

    Sf. 304 > …Bay Palerma… (doğrusu: Bay Palermo)

    Sf. 319 > …neredeyse hazır saydırdı… (doğrusu: neredeyse hazır sayılırdı)

    Sf. 369 > …bir öğrenci olarak oldukça ayrıksıydı doğru… (doğrusu: ?)

    Süha Demirel, 19 Temmuz 2015.
  • Bu kitabı öykü okuma:#34011871
    ve Mustafa Kutlu okuma etkinliği: #34672712
    Kapsamında okudum. Umarım okurken keyif alırsınız.

    Hayat bazen insanı oradan oraya
    sürükleyebiliyor. Belki de elinde olmayan nedenlerle hiç ummadığı evlerde, kalplerde ve dahi ruhlarda bulabiliyor kendini. Her hayat bir seçimden ibaret; kimisi doğru yola götürürken, kimisi üzücü neticeler getirebiliyor, insanoğlunun karşısına. İnsan bir rüya misali uyanmak ister bu köhne hayattan lakin sular çoktan akmış, yapraklar dökülmüş geçmiş geçmişte kalmıştır adı üstünde.

    Kimi zaman seçimlerimiz karşımıza koskoca bir lunapark gibi belirir o ışıklı şaşaalı hali çeker bizi içine, gireriz bir sevinçle bakarız gürültüden başka bir şey değil burası- kafamızın içinde ki gürültüler- kaçmak çıkışı bulmak isteriz, bu lunaparkın çıkışı nerededir?
    Diye sorarız sağa sola ama bir türlü bulunmaz çıkış..

    Süleyman'da bir seçim yaptı kendi payına düşen hayat denizinden, ya oltaya gelen balığa razı olacaktı ya da tekneyle açılacaktı büyük denize. O beklemek istedi, yorgancı Hafız Efendi ile beraber ama nafile zaman akıp gitti. Lunaparkın çıkışı görünmez oldu.
    Zinnure vardı bir de gençliğinin baharında, güzelliğe bir de Rauf Bey'in beyaz üniformalı oğluna hayran.

    İkisinin de yaraları ikisinin de içinde kalan ukteleri vardı. lunaparkta peşlerini çocuk gibi bırakmayan bir de geçmişin izleri...
    Aynı bizlerinde unutmak isteyip unutamadığımız, içimizde bir yerlerde saplanmış cam kırıklarının arada kalbimizi dürtmesi gibi Süleyman'ın da kalbini gıdıklayan seçimleri vardı.

    "Bu böyledir. Çünkü geldik. Yani Atatürk Parkı'ndaki sıralara oturduk. Yani semaverler kaynadı. Yani muhasebe öğrendim ve banka memuru oldum." (Syf:18 ).

    Bu böyledir diyordu Süleyman, bu böyle midir gerçekten?.Kendi çizdiğimiz karamsar bir o kadarda karanlık çemberden bir adım dışarı atamazsak eğer bu böyle sürüp gidecek midir?. Kafeste çemberin içinde dolanan hemstır gibi bizde kendi çemberimizde- dünyada- dolanıp duracak mıyız?. Yoksa geçmişle yüzleşmeyip Süleyman gibi çıkışı mı arayacağız lunaparkta.

    Sade ve duru anlatımıyla Kutlu, simgeler kullanarak resmettiği bu hikaye de, derin duygular, çağrışımlar, günlük yaşam ve insanların iç seslerini duyurdu. Hem çizdi hem de çaldı insan seslerini kulağımıza. Kendimizi bulduğumuz ya da keşke dediğimiz duyguları çıkardı günyüzüne. O halde sizin lunaparkınız nasıl? Herkesin koşa koşa gittiği ya da kaçtığı... Dünyası mı?


    Keyifli okumalar dilerim.