Süreyya Erginyürek, bir alıntı ekledi.
20 Oca 14:18 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Müteşekkir insanlar olmak
'Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir."
(Zümer süresi 39:10)

Dirilt Kalbini, Nouman Ali Khan (Sayfa 54 - Timaş yayınevi)Dirilt Kalbini, Nouman Ali Khan (Sayfa 54 - Timaş yayınevi)
Gamtem, bir alıntı ekledi.
 23 Ara 2017

Çağın en büyük hastalığı - Ayhanores
Mutsuzluk için çok fazla bahane bulabildiğimizi farketmemiz.

"ülkenin hali çok kötü, o zaman hemen mutsuz olmalıyım"
2 ve 3 nesil gerisi savaşlar gördü ve çılgın gibi eğlenmeseler de sahip oldukları hayata müteşekkir olarak yaşamayı her zaman bildiler. sen ise çılgın gibi eğlenmek, eğlendiğini göstermek için götünü yırtsan da mutsuzsun. sen, yanındaki, arkandan bugün geçen 37. adam... hepiniz. hepimiz. ve mutsuz olarak kalmak için her zaman geçerli bir bahanen var.

"üzülüyorum, mutsuzum; o zaman hemen yeni arayışa gireyim"
ben de üzülüyorum. ben de yaptığım bazı şeylerde, yaşadığım bazı şeylerde inanılmaz zorlanıyorum ama bu o güne, geleceğe, uğraştığım şeye değer vermemekle aynı şey değil. ihtimalleri arttıkça insanın kafasının karışması belki doğal bir süreç ama bunu da son beş on yıldır baya hoyratça kullandık ve o ihtimallerin alayını tükettik. kahrından ölmüyorsan yaptığın şeye devam et. mesela iş... işini sevmiyor olabilirsin. çok havalı dediğin her mesleğin perde arkası dev sikiş dönen cadı kazanları. bal gibi biliyorsun. mesela insanlar... etrafındaki insanlardan haz etmiyor olabilirsin. sadece işe yarar ortak payda bulmaya çalış, hayatının tamamına alma çoğunu? mesela ilişkiler... ilişkilerde tartışmalar, görüş ayrılıkları çıkar... her kafan estiğinde kral tv klibi resti çekip ayrılmak mı istiyorsun, mevzu bahis insan dümdüz hümın zaralısı değilse elinde olanı yapılandırmaya çalışmak mı? mutlu olmak mı istiyorsun, can sıkıntını sürekli haklı çıkarmak mı? asıl sorunumuz hayatı çok tatlı bir yer falan zannetmemiz. tamam; sorsan kimse şuursuz değil, kimse pamuklara sarılarak yaşanmadığını biliyor. ama sadece biliyorlar, rüzgarlar ters döndüğünde kimsede en ufak bi metanet, en basit bi dayanma çabası kalmıyor. teoride bilinen şey göt sıkışınca pratiğe dökülemiyor. çünkü bilinçler "sen benzersizsin ve teksin" diye işlenmeye başladı küçüklükte... ne bekliyorsun?

"sen benim ne yaşadığımı biliyor musun?"
sen benim ne yaşadığımı biliyor musun? ben ağzımı açıyor muyum?
kimsenin sıkıntısı hafife alınmaz ama herkesin cehennemi kendine. ve bırak öyle kalsın. bırak senin sıkıntın sende kalsın. bu paylaşma demek değil ama silah olarak kullanma... çünkü bunun sonu yok ve devam etmek hayatın senden rica ettiği bir şey değil, senin hayattan uğraşarak alabileceğin bir şey.

devam etmemek, pes etmek, bir şeyi veya birilerini yarı yolda bırakmak çok epik, çok haklı hatta çok sanatsal hale getirildi.

genel olarak teşhir en bela hastalık gibi gözüküyor ve bu teşhirin getirdiği "her şey-herkes-her yer" hali de "skip, next" sendromu sayesinde huzursuz ve tatminsiz insanlar yaratıyor.

Ekşi Sözlük Kutsal Bilgi Kaynağı, Sedat KapanoğluEkşi Sözlük Kutsal Bilgi Kaynağı, Sedat Kapanoğlu
Sergen Özen, Dirilt Kalbini'yi inceledi.
 04 Kas 2017 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

Nice Alim dediğimiz kişiler var ki kalıplaşmış arkaik şeyleri sürekli tekrar etmekten başka bir şey yapmazlar. Ağır bir din dili kullanıp, üst perdeden nasihat buyuran, samimiyetsiz ağır bir üslupla hitap etmeye çalışmış ve daha kötüsü belirli bir kitle yakalayabilmişlerdir. Dini kitaptan değil de, “İnsanlar”dan görerek araştıran ve inanan insanların daha da uzaklaşmasını sağlayan yegane kişiler maalesef. “İnsanlar” aslında sorgulama adı altında sadece kullanıyor bana göre. “İslam ülkeleri bu durumdayken İslam nasıl hak bir din olur? Eğer İslam buysa Müslümanlar neden Batı’nın gerisinde kaldı? Kimilerinin ağzında pelesenk olan, kimilerinin inansa da inancını zedeleyen durumlar… Gazali, İbn Arabi ve Geylani gibi milyonlarca insanı etkileyebilen büyük mütefekkirler bugün belki yok ama onların geriye bıraktığı eserler bugün halen benzersiz kaynaklar durumundadır. Kur-an’ı derinden anlayabilmek ve yorumlayabilmek için Mektubat, Ihya-u Ulumid-din, Riyazu’s Salihin gibi kitaplar yegane kaynağımız olması gerekir diye düşünüyorum.

“Eğer gerçekten inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz." (Âl-i İmran, 3/139) ayeti Müslümanların geri kalmışlığını adeta özetler nitelikte. Müslümanlar olarak gerçekten inanan toplumlar olamadığımız için bir Gazali çıkmıyor içimizden, böyle olduğu için Dini insanları gözlemleyerek anlama yanlışına düşüyoruz. Görüyoruz ki açlıktan ‘ağlayamayan’ çocuklar ve onları görmezden gelen, hiçbir mülteciye kapı açmayıp, bir robota vatandaşlık verebilen körfez babaları var. Ve bu Aptallar furyası ile İslam’ı bağdaştırarak lekeleyen bilinçsiz güruh toplulukları var.

Öğrenmek ve gerçeğe gözlerini kapatmak istemeyen için ne kadar sınırsızca şey var aslında! Yeter ki kibirlenmeden görmek isteyelim. Yeter ki samimiyetine, üslubuna güvendiğimiz, nasihatlerin hayatımıza dokunmasını sağlayacak kişileri bulabilelim. Amerika’da yaşayan Müslümanların üslubuna güvendiğim ve feyz aldığı bir Alim var: Nouman Ali Khan. Nasihatlerin hayatlarımıza yansımasını sağlayan, durum küçümsemeyen, aksine anlayan samimi ve bilge bir üslup. Kuran ayetlerinin damıttığı kıymetli dersleri ihtiva etmesiyle Kur’an’ın harikulade üslubuna daha da yaklaştıran bir anlatımı var. Duayla ilgili bir yanılgıdan bahsediyor öncelikle. “Nasıl olur da benim duamı kabul etmez?” Duanın kabul edilip edilmemesinin bizim için mutlak doğru olduğunu bilmediğimizi Hz Eyyub’un Hastalıktan kırılmış halde ettiği şu duasıyla anlayabiliyoruz: “Ey Allah’ım zarar bana dokundu.” Hastalığı için Allah’tan isteyeceği şifanın onun için doğru olup olmadığını bilemiyor. Şer dediğimiz ve bir an önce geçmesini istediğimiz şeyler bizim için hayır olacak güzel bir vesileye dönüşebilir. Hz. Eyyub'un bu olağanüstü kadere teslim ve inayetinden bunu anlıyoruz.

“Size verdikleri için müteşekkir olduğunuzda dertlerinizle bizzat Allah ilgilenir."

İnsanların yapmaktan hoşlandıkları diğer bir şey: Eleştiri. Birini tenkit ederek kendisini yücelten insanlar... Bir eleştiri kültürü alıp başını gidiyor, bilen bilmeyene herkes şikayet üzerine proglamlanmış gibi. Çuvaldan yapılan bir eleştiri hakkı gözetmez. Asr suresindeki “Vetavasav’bil Hak”ı gözetmez. Peki yapıcı bir eleştiri? Bunu sadece sevdiğin kişiye hakkı gözeterek yapabilirsin. Tabii o da “Dur bakalım, sen kime nasihat veriyorsun?” demezse eğer. Khan’a göre eleştiri, hakkı gözeterek sevdiğin kişi üzerine olmalıdır. Aksi halde başkasına yaptığın bir eleştiri yerini bulması zordur ve yanlış anlamaya açıktır. Bunun aksine bazen de hakikati gizliyoruz. Ya onu incitirsem korkusu yüzünden. Bu sevmek değil, bu kendimizi aldatmak. Gerçeği iyi olsun, kötü olsun sevdiğimiz kişiye açmayarak ona kötülük etmiş oluruz. Bunlarla beraber eleştiri ve öğüt birbirine paralel. Öğüt alabilmek tevazu gerektiren bir şey...
Kitaptaki bir kıssa Hz. Ömer’in derin tevazusunu gözler önüne sermekteydi. Ömer bir gün yolda yürürken, bir evde içki içen bir adam görmüştü, eve girdiğinde adamı böyle yaptığı için ayıplayınca, adam şu cevabı verdi Hz. Ömer’e. “bire üç!” Hz. Ömer “Ne demek istiyorsun?” deyip anlayamadı. Adam, “Bire üç günah! Önce evime baktın ki bir Müslümanın başka bir Müslümanın evine bakması haramdır. Sonra içki içtiğimi iddia ederek zanna düştün. Ve yine bir Müslümanın evine izinsiz olarak girdin, haber vermedin. Hz. Ömer makamın ayrıcalığı olmasına rağmen “dur bakalım, kime, ne diyorsun?” demedi çünkü tevazu sahibi ehil bir kişiydi, Vetavasav’bil Hak’ı gözeten büyük insanlardan biriydi.

Acaba günde kaç yüz kez zanda bulunuyoruz? “Zannederim ki öyle yapmıştır. Onun öyle olduğundan emin değilim ama göreceksin sonucunu. Kesin öyledir bundan eminim. Bu işi kesin yapamamıştır. vs vs. Bir şey hakkında zanda bulunuluyorsa o şey hakkında emin olunulmaz . Kesin bir bilgi yok. Kötü olan bunun varsayım olmaktan çıkıp yargımızın kesinliğine inandığımız bir noktaya ulaşmasıdır.

İnsanlar hakkında zanda bulunmak ile ilgili büyük bir kısım ayırmış eserinde Nouman Ali Khan. Toplumsal ve bireysel olarak yüzleşmemiz gereken, unuttuğumuz bir takım şeylere epey yer vermiş. Okurken konferans konuşması dinlemiş gibi oldum, konuşmasıyla yazısı arasında hiçbir fark yok. Dili çok dostça, bunu hep söylerim. Amerika’daki birçok Müslüman kitleye hitap etmeye devam ediyor kendisi. Bu arada Zakir Naik’i de unutmayalım, o da Abd’de yaşayan büyük bir alimdir.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye bir laf vardır. Ne egoistlik ama! Bugünkü toplumun en çok benimsediği şey bana göre. Ve en tiksindiğim şeydir aynı zamanda. Yoksullar şöyle bir yana, bunun yüzlerce örneğiyle karşılaşmıyor muyuz? Sokakta ve caddelerde ağlayan bir çocuk görmek normal oldu. Bir şiddet olayıyla karşılaşıldığında hemen cep telefonuna sarılıyoruz, sosyal medyadaki bireylerin görmesi ilk tercihimiz. Bilgisayardan bütün haksızlıklara verecek cevabımız var aslında, ama gerçekte yok, çünkü korku var “Başıma iş açarım” korkusu hakkın önüne geçti. Bir kişi herhangi bir yerde haksızlık görse kendisinin başına gelmediği için umurunda olmuyor. “Kendin için istemediğin şeyi mümin kardeşine yapma” hadisinin ehemmiyeti kayboldu artık. Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmamalıyız. Birinin kandırılmasına göz yumuyorsak insanlığımızdan ne kalır? İnsanların sömürülmesine, açlara, miskinlere, yetimlere, haksızlığa uğrayanlara, bir insan, bir mümin sessiz kalamaz…

Gelirimizi nasıl elde ettiğimiz, onu nasıl harcadığımız ve ticarette birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuz dinimizin öncelik sırasında en başta yer alıyor. Hiç düşünmeden harcama yapmak, Eğlenceye binlerce lira para yatırmak, miskinlerin yoksulların hakkını gözetmemektir ki bu da günahtır. Kendini düşünmektir. Her gün aç uyuyan BİR MİLYAR insanın hakkına girmektir. Gereksiz harcama ziyan, eğlence aşinası olup para akıtmak ise şeytanın oyuncağıdır. Buralara para akıttığımızda o sektörleri zengin etmiş oluyoruz. Onlar zengin olunca şeytanın işleri toplumda başarı kazanıyor. Ziyan içinde olmak, sürekli tüketmek tatminsiz bir ruh halini getirir. Allah bundan muhafaza etsin.

Paris hakkında düşünceler bölümünde Charlie Hebdo saldırısından yola çıkılarak, biz Müslümanların ‘İncinme’ hakkımızın olduğunu belirtmiş Nouman Ali Khan. Bugün aşırı gerici dediğimiz, Hz. Ali’yi şehit etmiş Haricilerin devamı gibi bir zihniyet var. Öldürmeyi kendilerine çocuk oyuncağı yapan caniler. Fakat küçük bir kusur gördüklerinde “Şeriat”a uygun değil diyerek, yakan yıkan, öldüren kara cahil insanlar… Batılıların, Müslümanları genel bir kefeye sokarak “Terörist” yaftasını vurmaları harici zihniyetin dünya Müslümanlarına yaptıkları en kötü tahribat ne yazık ki. İçler acısı bir olay. Müslümanların kötü gösterilmeye çalışıldığı bir dönemde İncinme hakkı daha bir önem arz ediyor. Aslında her mesele için olsa gerek. Kendisine kötü bir şey söylendiğinde ateş püskürmek yerine sükût etmeyi tercih eden kaç kişi vardır? Günümüzün birtakım kötü olayların ana sebebi bir insanın seviyesizliğe karşı seviyesizce bir cevap bulma çabası içinde olmasıdır. Bir cevap vermezse aşağılanacağını düşünür çünkü. Hele ki bir topluluk içindeyse mutlaka cevap vermesi gerekir, yoksa “üstat cevabı yapıştırdı” derler. Böyle bir görüş hakim, insanların seviyesizlik, üslupsuzluk karşısında susarak en büyük cevabı vermesi bir nevi aptallık olarak adlandırılmaya başlandı. Bu çok yanlış bir karar, fakat özgürlük adı altında yapılan hakaretlere karşı kayıtsız kalacağımız anlamına da gelmemelidir bu. Bunları yapmanın bir üslubu, bir adabı muhakkak ki var. Yeter ki okuyalım ve bir şeyleri artık yakından görelim.

___________________________________


İçinde yaşadığımız dünyanın çoğu zaman bunaltıcılığı bana öteki dünya kavramını hatırlatır. Vaktime hürmet etmeyi öğretir. İyilik için acele etme içgüdüsü verir. Ahireti hatırlamak insana ister istemez bir aciliyet duygusu verir. Kur’an’ı birkaç kez değil, her zaman okunması gerektiğini hatırlatır.

Ne çok şey belirdi böyle! sadece hatırlanmadı, öğrenildi de, “Bu zamana kadar neredeydim?” diye düşünmeme sebebiyet verdi. Allah, Nouman Ali Khan’dan razı olsun. Umarım yaptığınız tefekkürün faydası olur.

Martin Heidegger’den Hannah Arendt’e
10.02.1925

Sevgili Bayan Arendt!

Hemen bu akşam size gelmeli ve kalbinize hitap etmeliyim.

Aramızdaki her şey yalın, berrak ve saf olmalı. Birbirimizle karşılaştırılmış olmak lütfuna ancak böyle layık olabiliriz. Sizin öğrencim olmanız, benim sizin hocanız olmam, aramızda vuku bulanların yalnızca bir vesilesinden ibarettir.

Size hiçbir zaman sahip olamayacağım. Fakat siz bundan böyle hayatıma ait olacaksınız. Hayatım da sizinle beraber büyüyecek.

Kendi varlığımızla diğerleri için ne olacağımızı asla bilemeyiz. Ama ne oranda yıkıcı ve engelleyici bir etki yapabileceğimizi pekâlâ tahmin edebiliriz.

Henüz baharındaki ömrünüzün hangi yöne yöneleceği meçhul. Bu seçimin önünde boyun eğeceğiz. Size sadakatim, sizin de kendinize sadık kalmanıza yardımcı olmalı.

“Huzursuzluğunuzu” kaybetmiş olmanız, derununuzdaki saf bakire varlığınızı bulduğunuzu gösteriyor. Öğrenci kabul saatindeki ziyaretin belirleyici adım olduğunu bir gün anlayacak ve müteşekkir olacaksınız ama bana değil. Olağan güzergâhtan bilimsel araştırmanın ürkütücü yalnızlığına geri dönmektir bu.

Bu yalnızlığa, sorumluluk ve çılgınlık ona verildiğinde erkek tahammül edebilir, o da sadece, üretmek için.

Bahtiyar olunuz! Bu, artık size selamım olsun.

Çünkü sadece bahtiyar olduğunuzda, bahtiyar edebilen bir kadın olacaksınız. Hayattaki bütün sürür, emniyet, huzur, hürmet ve minnetin çevresinde olduğu bir kadın.

Ve böylece üniversitenin size verebileceği ve vermesi gerekeni almaya hazır durumda olursunuz. Bu durumda, sahihlik ve ciddiyet vardır. Hemcinslerinizden birçoğunun hırs ve baskı yollu bilimsel çalışmalarında bunlar yoktur yahut bir gün herhangi bir surette çözülüveren, kişiyi çaresiz ve kendine ihanet eder durumda bırakan meşguliyetlerinde de.

Tam da bu noktada, kendi zihinsel faaliyetleriniz söz konusu olduğunda, orada da kadınsı varlığın asli muhafazası belirleyici etken olmak durumundadır.

Birbirimizle karşılaştırılmış olmamızı derunumuzda bir hediye olarak muhafaza etmek ve bu saf coşku içinde kendimizi kandırmak suretiyle bunu bozmamak istiyoruz. Bu, şu demektir; biz insanlar arasında örneği görülmemiş “ruh dostluğu” nevrinden bir hayale bel bağlamak istemiyoruz.

Sizin sadâkat dolu gözlerinizi, güzel suretinizi, bakire varlığınızın saflığından, iyiliğinden ve güveninden ayıramam, ayırmak da istemem.

Böylece dostluğumuzun bize hediyesi, kendisinde büyüyüp çoğalacağımız bir sorumluluk olacaktır. Gezintimiz esnasında kendimi bir saniye de olsa unuttuğum için, bana af dilettirecek bir sorumluluk duygusudur bu.

Bir kere daha size teşekkür etmeme müsaade etmenizi rica ediyor ve saf alnınızdan buse ederek varlığınızın duruluğunu çalışmamın içine dâhil etmek istiyorum.

Ey güzel insan, mutlu olunuz!

Selamlarımla M.H