• Albert Caraco uzun zamandır dikkatimi çeken bir yazardı. Basılı okuduklarımla birlikte telefondan da okuduğum bazı kitaplar var. Sayfa sayısı 32 olunca, hemen e-kitap olarak başladım. İyi ki de okumuşum.

    Yazarda hissettiğim en kuvvetli duygu yabancılaşmaydı. Hüznünde dahi, sanki bir başkasından bahseder bir sakinlik ve kayıtsızlık vardı. Misal, ''... fikirlerim beni hislenmekten men ediyor, hatta üslubum hislenmenin yakınına yanaşmamı bile yasaklıyor.'' Bir başka örnek: ''Köklerimi acının olduğu kadar zevkin de reddi içine salıyorum, sevgim ermişçe bir ilgisizliğe varıyor, artık bu ilgisizlikle kaynaşmışım, bütün yaşamım bir ölüm okulu, aslında pek bir meziyetim yok ve çocukluğumdan beri kendimi asla rahat hissetmedim, kalıcı rahatsızlıkların eline düşmüşüm ve ancak deva buldukça varlığımı sürdüyorum.''

    Kaleminde insanı oldukça şaşırtan bir etki var. Bazen sarsıcı diyebileceğimiz, bazen de şaşırtıcı bu kısa kitap, yazarın bütün hayatını ve bilhassa ölümünü öğrendiğimizde bir nevi kanıt niteliğinde. [Osman Y.'nin incelemesi benzer bir cümle yüzünden silinmişti değil mi? :)] Yazar annesi ve babasına, evlat acısı yaşatmamak için, ölmek kararını çoktan vermişken, intihar etmemiş. Önce annesini, kısa zaman sonra babasını kaybetmiş. Babasını kaybettikten 2 saat sonra da intihar etmiş. Yaşamak için değil, ölmemek için bir sebebi kalmamış. Zaten yaşamak için hiç sebebi olmamış.

    İçinde hep bu tuhaf yabancı hisle yaşayan yazar, anladığım kadarıyla çok da kibar bir insanmış. Dünya neredeyse umrunda olmamasına rağmen, hatır onun için hep önemli olmuş. Aslını isterseniz düşünceleri neredeyse tutarsız, aynı paragraf içinde birbiriyle çelişen cümleler kurmuş. Tutarlı düşüncesi bir tek ölümden yana olmuş. Eylem olarak da anne ve babasına davranışları hep tutarlıymış. Bunun dışında içindeki garip zihin çalkantıları, vurduğu kayayı hiç aşındırmamış gibi.

    Kadınlarla ilgili oldukça ilginç ve belki de kızacağınız türde cümleler kurmuş. Misal, kadınlar aşağılık varlıklardır. Fakat ben yazara kızamadım. Çünkü derdi hakaret etmek değil. Peşi sıra gelen cümle, erkekler daha da aşağılıktır. Kimi yerde kadınların erkekleri kullandığını, dertlerinin sadece kendi dış güzellikleri ve beğenilmek olduğunu ifade etmiş. Sonra erkeklere dönüp, kadınları üreme aracı olarak gördüklerini belirtmiş. Kadınlara bunu yaparak onları bu doğum düşüncesiyle sınırlandırıp şartlandırdıklarını belirtmiş. Kendi ifadelerinden birisi şu: ''Ben kendimi erkeklerin de kadınların da uzağında hissediyorum, birleşmeleri bana oldukça gülünç geliyor, evliliktense yalnızlığı, babalıktansa hiçliği tercih ediyorum, kadınlar bizim için teselliden ziyade tehdittir, tersi bir yanılsamadır, ama onların büyülerini bozmak için nefse hakim olmak gerekir.'' Kadınlar, erkeklere göre daha az akıl yürütüyormuş, acınacak haldelermiş. (?????) Daha az akıl yürütmeye tekme ve yumrukla zorlanıyor olabilirler mi Sayın Caraco? Mesela kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin. Neydi bir de kadının aklı kısa, saçı uzun olur. Bu sözler acaba hangi zihnin ürünüdür? 

    Kadınlarla ilgili kurduğu çok fazla olumsuz cümle var. Lakin bir yerde de övüyor. Bu yüzden düşüncelerini tutarsız buldum. Kadın erkeğin dengi değildir, kadın olarak kadın eşitsizdir, derin nitelikleri kişisellikten yoksundur gibi düşünceleri var. Bir yandan da her erkek değilse de birçok başarılı erkeğin arkasında kadın vardır düşüncesi de var.  #32399784

    ''Yumuşamayı reddediyorum, kendimi çileci yaptım'' demiş. Bu cümlesinde dahi çok sakin bir reddediş var, lakin bir o kadar iradeli ve kararlı bir insan. Kısa ama tok bir kitap. Benim gibi birçok fikrine katılmasanız dahi ifade tarzındaki kuvvet ve sakinlik, ilginizi çekebilir ve beğenebilirsiniz. Farklı ruhları dizilerde sadece izliyoruz ama kitaplarda sanki o insan oluyoruz. Bu da sıyrıksız tecrübe oluyor işte.

    Annesi onun hayatına en büyük etki eden kişi olmuş. Kitap boyunca ondan Sayın Anne diye bahsedilmiş. Kadınlarla ilgili düşüncelerinin yegane sebebi. Ona hem hayran hem de mesafeli, hem yakın hem oldukça uzak.

    Aşktan vazgeçmek, annesine göre şart. Bu, bir insanın sağduyulu olduğunun göstergesi. Kadın, kadınları sürekli kötülemiş. Kadınlar, ona göre bir canavar. Ayrıca, kendisi çok bakımlı ve güzel bir kadınmış. Akciğer kanserine yakalandığı için ömrünün son anları sıkıntılı geçmiş. O dönemde dahi makyaj yapmaktan ve takı almaktan vazgeçmemiş. Albert Caraco annesi için gidip takılar aldığını ifade ediyor. Bir erkek için oldukça ince bir davranış değil mi? Peki annesinin makyajsız halini oğluna gösterip, sonra kendisini iyice boyadıktan sonra oğluna, bu surata iyi bak ve kadınların ne kadar numaracı sahtekar olduklarını gör demesi? :) Kendisi hep ilgi odağı olmuş ve bunun için de çabalamış. Ama oğlunun kimseye ilgi göstermesini istememiş. Bunda da başarılı olmuş. Doğru mu yaptı tartışılır. Ama oğlunun düşünce dünyasındaki kuvveti yadsınamaz. 

    Annesi acı çekerken, yazar ötenaziyi tercih edeceğini söylemiş ve insanların zaten ölecekken ilaçlarla uyuşturulmasını, merhametin kurbanı olmak diye nitelendirmiş. Acı içinde yaşamaktansa fiziksel cinayet lütuftur düşüncesinde. Şöyle bir bakarsak, hepimiz en az bir kere intiharın eşiğine gelmiş ya da mutlaka geleceğizdir. Çünkü hayat gerçekten kaldırmakta zorlandığımız acılarla dolu. Üstelik fiziksel olarak acı çekmek de öyle kolay değil. Şahsen ben inançlı bir insan olmasaydım, beni bu dünyada hiçbir şey tutamazdı. Sevmiyorum bu dünyayı. İyilerle karşılaşmak, yaşamayı kolaylaştırıyor. Yaşamak çok zor geliyor bana.

    Albert Camus'nun Yabancı'sını bilirsiniz. O kitabı beğenenler, aynı tatta ama farklı türde bir eser okumak isterlerse bu kitap ideal.

    Konuya döneyim, annesiyle ilgili o kadar çok düşüncesi var ki. Hangi birine değinsek diğeri eksik kalır. Bütün dünya görüşü onunla şekillendiği için ona olan sevgisi ve nefretini ifade edişinde de yabancılaşma kuvvetle hissediliyor. Ben de düşüncelerimi ifade ederken tutarsızlaşacağım endişesine düşüyorum. Annesi onu yatılı okula göndermiş. Dahası dadılar ilgilenmiş. Kadın bir çocuğu olmasının sadece tasasız kısmıyla ilgilenmiş. Oğluna, onu boğacak kadar sıkı sarılırmış, Caraco yaşı ilerledikçe kimsenin onu öpmesini ve sarılmasını istememiş, bundan bıkmış çünkü. İşin diğer bir tuhaf yanı ise vakit geldiğinde, oğlunun sadece kendisiyle ilgilenmesini beklemesi ve oğlunun da büyük bir nezaketle ve of demeden annesiyle ilgilenmesi. Bence bilinçaltında biraz bu konuya tepki var. Sanki annesini hiç affedememiş gibi. Ama karakteri düzgün olduğu için, insanlığından asla vazgeçmemiş diyebiliriz. Ona hep saygı duymuş, onun hasta olmasına ve böyle ölmesine çok üzülmüş. Lakin daha evvel de değindiğim gibi bütün düşüncelerini, sanki bir başka insandan bahsediyor bir havayla anlatmış.

    Ölümü yaşamın diyeti olarak görmüş, ölecek olanı sevdiğimizi ve tehdit altında olana ilgi duyduğumuzu düşünmüş. Bir nevi haklı. Bu düşünceyi şöyle çevirsek, bir canlı zarar gördüğünde ona -normal insanlar- merhamet duyar. Çünkü ölmesi endişe verir. Ama ölmeyecek olsa, bu merhamet o kadar kuvvetli olur mu? 

    Annesi, Caraco 40 yaşını aştıktan sonra öldüğü için, oğlu ona müteşekkir. Çünkü yokluğuna alışmadan ölseydi sefil olurum demiş. Babam vefat ettiğinde, kardeşimi ben de benzer bir mantıkla teselli ettim. "Babamızı bilecek yaştayken öldü. Onunla birçok hatıramız var. Daha genç yaşta da vefat edebilirdi" dedim. Bu en hüzünlü meselelerden biridir bilirsiniz. Hepimizin ciğerinde türlü türlü izler var. Bardağın dolu tarafına bakmak zorundayız. Her türlü bu hayatı yaşayacağız. Sefil olmaya, derbeder olmaya karar vermek de, Rüzgar Gibi Geçti'deki Scarlett misal, eğilsek de devrilmemeye mecburuz. Düşsek de kalkmak zorundayız. 

    Garipsediğim bir şey var ki önsözde çevirmen şöyle bir not düşmüş: ''Albert Caraco 10 Temmuz 1919'da Konstantinopolis'te, dört yüzyıldır Türkiye'ye yerleşmiş Sefarad bir ailenin oğlu olarak doğdu.'' Bildiğim kadarıyla Konstantinopolis, 1453'ten beri İstanbul. :) Üstelik yazar Konstantinopolis demeyi tercih etmiş olabilir, kitapta da İstanbul yerine Konstantinapolis denilen bir cümle var. Ama önsözde de böyle geçiyorsa, bir art niyet ararım. 

    Yazar bir Yahudi. Tüm kitap boyunca Yahudiliğe değindiği hemen her an onları da eleştirmiş, daha doğrusu aşağılamış. İğrenç bir iyimserlikle hayata tutunduklarını, hayâsız yani utanma duygularının olmadığını, sefil insanlar olduklarını belirtmiş. İnanç noktasında da kendi ifadesiyle düşüncesi şu: "Tanrı bizi sevmiyor ve bir sevgi nesnesi de değil, Mistisizm özünde Narsisizmdir, kişisel Tanrı ise saçmalıktan başka bir şey değildir, yoksulların teselli bulma ihtiyacı kendi alçalmalarının kanıtıdır, yoksa varsaydıkları figürlerin gerçekliğinin değil... Filozofların Tanrı'sı bana yeter, ben de bir kişiyim ve kendi dışımda kimse aramıyorum, müebbet ölüme razıyım, kurtuluş fikri bana bir taşkınlık gibi geliyor, kurtulmak metafizik bir tecavüz yalnızca. Sayın Anne her türlü Mesihçiliğe karşı Klasisizmi tercih ediyordu; ermişler gibi haklıydı."

    Yazar, Cioran'la karşılaştırılan bir isim. Cioran çok daha insanı sıkan ama tok bir kaleme sahip. Onu okumak da gerçekten sabır işi. Zor ilerleyen bir kalemi var. Lakin Caraco'da ilerlemek onun kadar zor değil. Sıkılmadan, ilgiyle okunacak bir insan Caraco. Kaos'un Kutsal Kitabını da yakın zamanda okumak istiyorum. Düşücelerine neredeyse yüzde yüz katılmadığım bir yazar. Ama ifade ediş tarzını sevdiğim bir kalem oldu bile. Artık sıkmamak adına burada noktalıyorum. Okuyacak herkese keyifli ve ilgi çekici bir okuma dilerim, sevgiler.
  • 'Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir."
    (Zümer süresi 39:10)
    Nouman Ali Khan
    Sayfa 54 - Timaş yayınevi
  • Mutsuzluk için çok fazla bahane bulabildiğimizi farketmemiz.

    "ülkenin hali çok kötü, o zaman hemen mutsuz olmalıyım"
    2 ve 3 nesil gerisi savaşlar gördü ve çılgın gibi eğlenmeseler de sahip oldukları hayata müteşekkir olarak yaşamayı her zaman bildiler. sen ise çılgın gibi eğlenmek, eğlendiğini göstermek için götünü yırtsan da mutsuzsun. sen, yanındaki, arkandan bugün geçen 37. adam... hepiniz. hepimiz. ve mutsuz olarak kalmak için her zaman geçerli bir bahanen var.

    "üzülüyorum, mutsuzum; o zaman hemen yeni arayışa gireyim"
    ben de üzülüyorum. ben de yaptığım bazı şeylerde, yaşadığım bazı şeylerde inanılmaz zorlanıyorum ama bu o güne, geleceğe, uğraştığım şeye değer vermemekle aynı şey değil. ihtimalleri arttıkça insanın kafasının karışması belki doğal bir süreç ama bunu da son beş on yıldır baya hoyratça kullandık ve o ihtimallerin alayını tükettik. kahrından ölmüyorsan yaptığın şeye devam et. mesela iş... işini sevmiyor olabilirsin. çok havalı dediğin her mesleğin perde arkası dev sikiş dönen cadı kazanları. bal gibi biliyorsun. mesela insanlar... etrafındaki insanlardan haz etmiyor olabilirsin. sadece işe yarar ortak payda bulmaya çalış, hayatının tamamına alma çoğunu? mesela ilişkiler... ilişkilerde tartışmalar, görüş ayrılıkları çıkar... her kafan estiğinde kral tv klibi resti çekip ayrılmak mı istiyorsun, mevzu bahis insan dümdüz hümın zaralısı değilse elinde olanı yapılandırmaya çalışmak mı? mutlu olmak mı istiyorsun, can sıkıntını sürekli haklı çıkarmak mı? asıl sorunumuz hayatı çok tatlı bir yer falan zannetmemiz. tamam; sorsan kimse şuursuz değil, kimse pamuklara sarılarak yaşanmadığını biliyor. ama sadece biliyorlar, rüzgarlar ters döndüğünde kimsede en ufak bi metanet, en basit bi dayanma çabası kalmıyor. teoride bilinen şey göt sıkışınca pratiğe dökülemiyor. çünkü bilinçler "sen benzersizsin ve teksin" diye işlenmeye başladı küçüklükte... ne bekliyorsun?

    "sen benim ne yaşadığımı biliyor musun?"
    sen benim ne yaşadığımı biliyor musun? ben ağzımı açıyor muyum?
    kimsenin sıkıntısı hafife alınmaz ama herkesin cehennemi kendine. ve bırak öyle kalsın. bırak senin sıkıntın sende kalsın. bu paylaşma demek değil ama silah olarak kullanma... çünkü bunun sonu yok ve devam etmek hayatın senden rica ettiği bir şey değil, senin hayattan uğraşarak alabileceğin bir şey.

    devam etmemek, pes etmek, bir şeyi veya birilerini yarı yolda bırakmak çok epik, çok haklı hatta çok sanatsal hale getirildi.

    genel olarak teşhir en bela hastalık gibi gözüküyor ve bu teşhirin getirdiği "her şey-herkes-her yer" hali de "skip, next" sendromu sayesinde huzursuz ve tatminsiz insanlar yaratıyor.
  • Nice Alim dediğimiz kişiler var ki kalıplaşmış arkaik şeyleri sürekli tekrar etmekten başka bir şey yapmazlar. Ağır bir din dili kullanıp, üst perdeden nasihat buyuran, samimiyetsiz ağır bir üslupla hitap etmeye çalışmış ve daha kötüsü belirli bir kitle yakalayabilmişlerdir. Dini kitaptan değil de, “İnsanlar”dan görerek araştıran ve inanan insanların daha da uzaklaşmasını sağlayan yegane kişiler maalesef. “İnsanlar” aslında sorgulama adı altında sadece kullanıyor bana göre. “İslam ülkeleri bu durumdayken İslam nasıl hak bir din olur? Eğer İslam buysa Müslümanlar neden Batı’nın gerisinde kaldı? Kimilerinin ağzında pelesenk olan, kimilerinin inansa da inancını zedeleyen durumlar… Gazali, İbn Arabi ve Geylani gibi milyonlarca insanı etkileyebilen büyük mütefekkirler bugün belki yok ama onların geriye bıraktığı eserler bugün halen benzersiz kaynaklar durumundadır. Kur-an’ı derinden anlayabilmek ve yorumlayabilmek için Mektubat, Ihya-u Ulumid-din, Riyazu’s Salihin gibi kitaplar yegane kaynağımız olması gerekir diye düşünüyorum.

    “Eğer gerçekten inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz." (Âl-i İmran, 3/139) ayeti Müslümanların geri kalmışlığını adeta özetler nitelikte. Müslümanlar olarak gerçekten inanan toplumlar olamadığımız için bir Gazali çıkmıyor içimizden, böyle olduğu için Dini insanları gözlemleyerek anlama yanlışına düşüyoruz. Görüyoruz ki açlıktan ‘ağlayamayan’ çocuklar ve onları görmezden gelen, hiçbir mülteciye kapı açmayıp, bir robota vatandaşlık verebilen körfez babaları var. Ve bu Aptallar furyası ile İslam’ı bağdaştırarak lekeleyen bilinçsiz güruh toplulukları var.

    Öğrenmek ve gerçeğe gözlerini kapatmak istemeyen için ne kadar sınırsızca şey var aslında! Yeter ki kibirlenmeden görmek isteyelim. Yeter ki samimiyetine, üslubuna güvendiğimiz, nasihatlerin hayatımıza dokunmasını sağlayacak kişileri bulabilelim. Amerika’da yaşayan Müslümanların üslubuna güvendiğim ve feyz aldığı bir Alim var: Nouman Ali Khan. Nasihatlerin hayatlarımıza yansımasını sağlayan, durum küçümsemeyen, aksine anlayan samimi ve bilge bir üslup. Kuran ayetlerinin damıttığı kıymetli dersleri ihtiva etmesiyle Kur’an’ın harikulade üslubuna daha da yaklaştıran bir anlatımı var. Duayla ilgili bir yanılgıdan bahsediyor öncelikle. “Nasıl olur da benim duamı kabul etmez?” Duanın kabul edilip edilmemesinin bizim için mutlak doğru olduğunu bilmediğimizi Hz Eyyub’un Hastalıktan kırılmış halde ettiği şu duasıyla anlayabiliyoruz: “Ey Allah’ım zarar bana dokundu.” Hastalığı için Allah’tan isteyeceği şifanın onun için doğru olup olmadığını bilemiyor. Şer dediğimiz ve bir an önce geçmesini istediğimiz şeyler bizim için hayır olacak güzel bir vesileye dönüşebilir. Hz. Eyyub'un bu olağanüstü kadere teslim ve inayetinden bunu anlıyoruz.

    “Size verdikleri için müteşekkir olduğunuzda dertlerinizle bizzat Allah ilgilenir."

    İnsanların yapmaktan hoşlandıkları diğer bir şey: Eleştiri. Birini tenkit ederek kendisini yücelten insanlar... Bir eleştiri kültürü alıp başını gidiyor, bilen bilmeyene herkes şikayet üzerine proglamlanmış gibi. Çuvaldan yapılan bir eleştiri hakkı gözetmez. Asr suresindeki “Vetavasav’bil Hak”ı gözetmez. Peki yapıcı bir eleştiri? Bunu sadece sevdiğin kişiye hakkı gözeterek yapabilirsin. Tabii o da “Dur bakalım, sen kime nasihat veriyorsun?” demezse eğer. Khan’a göre eleştiri, hakkı gözeterek sevdiğin kişi üzerine olmalıdır. Aksi halde başkasına yaptığın bir eleştiri yerini bulması zordur ve yanlış anlamaya açıktır. Bunun aksine bazen de hakikati gizliyoruz. Ya onu incitirsem korkusu yüzünden. Bu sevmek değil, bu kendimizi aldatmak. Gerçeği iyi olsun, kötü olsun sevdiğimiz kişiye açmayarak ona kötülük etmiş oluruz. Bunlarla beraber eleştiri ve öğüt birbirine paralel. Öğüt alabilmek tevazu gerektiren bir şey...
    Kitaptaki bir kıssa Hz. Ömer’in derin tevazusunu gözler önüne sermekteydi. Ömer bir gün yolda yürürken, bir evde içki içen bir adam görmüştü, eve girdiğinde adamı böyle yaptığı için ayıplayınca, adam şu cevabı verdi Hz. Ömer’e. “bire üç!” Hz. Ömer “Ne demek istiyorsun?” deyip anlayamadı. Adam, “Bire üç günah! Önce evime baktın ki bir Müslümanın başka bir Müslümanın evine bakması haramdır. Sonra içki içtiğimi iddia ederek zanna düştün. Ve yine bir Müslümanın evine izinsiz olarak girdin, haber vermedin. Hz. Ömer makamın ayrıcalığı olmasına rağmen “dur bakalım, kime, ne diyorsun?” demedi çünkü tevazu sahibi ehil bir kişiydi, Vetavasav’bil Hak’ı gözeten büyük insanlardan biriydi.

    Acaba günde kaç yüz kez zanda bulunuyoruz? “Zannederim ki öyle yapmıştır. Onun öyle olduğundan emin değilim ama göreceksin sonucunu. Kesin öyledir bundan eminim. Bu işi kesin yapamamıştır. vs vs. Bir şey hakkında zanda bulunuluyorsa o şey hakkında emin olunulmaz . Kesin bir bilgi yok. Kötü olan bunun varsayım olmaktan çıkıp yargımızın kesinliğine inandığımız bir noktaya ulaşmasıdır.

    İnsanlar hakkında zanda bulunmak ile ilgili büyük bir kısım ayırmış eserinde Nouman Ali Khan. Toplumsal ve bireysel olarak yüzleşmemiz gereken, unuttuğumuz bir takım şeylere epey yer vermiş. Okurken konferans konuşması dinlemiş gibi oldum, konuşmasıyla yazısı arasında hiçbir fark yok. Dili çok dostça, bunu hep söylerim. Amerika’daki birçok Müslüman kitleye hitap etmeye devam ediyor kendisi. Bu arada Zakir Naik’i de unutmayalım, o da Abd’de yaşayan büyük bir alimdir.

    Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye bir laf vardır. Ne egoistlik ama! Bugünkü toplumun en çok benimsediği şey bana göre. Ve en tiksindiğim şeydir aynı zamanda. Yoksullar şöyle bir yana, bunun yüzlerce örneğiyle karşılaşmıyor muyuz? Sokakta ve caddelerde ağlayan bir çocuk görmek normal oldu. Bir şiddet olayıyla karşılaşıldığında hemen cep telefonuna sarılıyoruz, sosyal medyadaki bireylerin görmesi ilk tercihimiz. Bilgisayardan bütün haksızlıklara verecek cevabımız var aslında, ama gerçekte yok, çünkü korku var “Başıma iş açarım” korkusu hakkın önüne geçti. Bir kişi herhangi bir yerde haksızlık görse kendisinin başına gelmediği için umurunda olmuyor. “Kendin için istemediğin şeyi mümin kardeşine yapma” hadisinin ehemmiyeti kayboldu artık. Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmamalıyız. Birinin kandırılmasına göz yumuyorsak insanlığımızdan ne kalır? İnsanların sömürülmesine, açlara, miskinlere, yetimlere, haksızlığa uğrayanlara, bir insan, bir mümin sessiz kalamaz…

    Gelirimizi nasıl elde ettiğimiz, onu nasıl harcadığımız ve ticarette birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuz dinimizin öncelik sırasında en başta yer alıyor. Hiç düşünmeden harcama yapmak, Eğlenceye binlerce lira para yatırmak, miskinlerin yoksulların hakkını gözetmemektir ki bu da günahtır. Kendini düşünmektir. Her gün aç uyuyan BİR MİLYAR insanın hakkına girmektir. Gereksiz harcama ziyan, eğlence aşinası olup para akıtmak ise şeytanın oyuncağıdır. Buralara para akıttığımızda o sektörleri zengin etmiş oluyoruz. Onlar zengin olunca şeytanın işleri toplumda başarı kazanıyor. Ziyan içinde olmak, sürekli tüketmek tatminsiz bir ruh halini getirir. Allah bundan muhafaza etsin.

    Paris hakkında düşünceler bölümünde Charlie Hebdo saldırısından yola çıkılarak, biz Müslümanların ‘İncinme’ hakkımızın olduğunu belirtmiş Nouman Ali Khan. Bugün aşırı gerici dediğimiz, Hz. Ali’yi şehit etmiş Haricilerin devamı gibi bir zihniyet var. Öldürmeyi kendilerine çocuk oyuncağı yapan caniler. Fakat küçük bir kusur gördüklerinde “Şeriat”a uygun değil diyerek, yakan yıkan, öldüren kara cahil insanlar… Batılıların, Müslümanları genel bir kefeye sokarak “Terörist” yaftasını vurmaları harici zihniyetin dünya Müslümanlarına yaptıkları en kötü tahribat ne yazık ki. İçler acısı bir olay. Müslümanların kötü gösterilmeye çalışıldığı bir dönemde İncinme hakkı daha bir önem arz ediyor. Aslında her mesele için olsa gerek. Kendisine kötü bir şey söylendiğinde ateş püskürmek yerine sükût etmeyi tercih eden kaç kişi vardır? Günümüzün birtakım kötü olayların ana sebebi bir insanın seviyesizliğe karşı seviyesizce bir cevap bulma çabası içinde olmasıdır. Bir cevap vermezse aşağılanacağını düşünür çünkü. Hele ki bir topluluk içindeyse mutlaka cevap vermesi gerekir, yoksa “üstat cevabı yapıştırdı” derler. Böyle bir görüş hakim, insanların seviyesizlik, üslupsuzluk karşısında susarak en büyük cevabı vermesi bir nevi aptallık olarak adlandırılmaya başlandı. Bu çok yanlış bir karar, fakat özgürlük adı altında yapılan hakaretlere karşı kayıtsız kalacağımız anlamına da gelmemelidir bu. Bunları yapmanın bir üslubu, bir adabı muhakkak ki var. Yeter ki okuyalım ve bir şeyleri artık yakından görelim.

    ___________________________________


    İçinde yaşadığımız dünyanın çoğu zaman bunaltıcılığı bana öteki dünya kavramını hatırlatır. Vaktime hürmet etmeyi öğretir. İyilik için acele etme içgüdüsü verir. Ahireti hatırlamak insana ister istemez bir aciliyet duygusu verir. Kur’an’ı birkaç kez değil, her zaman okunması gerektiğini hatırlatır.

    Ne çok şey belirdi böyle! sadece hatırlanmadı, öğrenildi de, “Bu zamana kadar neredeydim?” diye düşünmeme sebebiyet verdi. Allah, Nouman Ali Khan’dan razı olsun. Umarım yaptığınız tefekkürün faydası olur.