• İmkânsızlık basit bir kelime değil, çok ağır bir kelime aslında. İnsanı büyüten, "olgunlaştıran" dediğimiz şey işte bu "imkânsız" olanla yaşadığı yüzleşmeler. Ne kadar umutlu olursan ol, ne kadar çalışırsan çalış, ne kadar istersen iste, imkânsız diye bir şey var. İnsan bunu zaman içinde ağır ağır öğreniyor, kabul etmekten başka çaresi olmadığını da öğreniyor. Boyun eğiyor. Bu boyun eğiş çok trajik bir şey. Tipkı yoksul bir çocuğun istediği bi şey alınmadığında hiç israr etmeyip hemen boyun eğmesi gibi. Çok aci.
  • 512 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitapla ilgili bir inceleme yazmak önce aklıma bile gelmemişti :) Bu sabah bir anda aklıma geldi romanda işlenen acılar ve birkaç kelime ile olsun konusuna değineyim dedim :)

    İngiltere, 1206 yılı, 16 yaşında üç senelik evli bir kadın, Kral John'un zorladığı işkence dolu bir evliliği yaşamaktayken leydi Johanna'ya kocası Baron Raulf'un ölüm haberi geliyor...

    Fakir halk değil sürekli zulme mâruz kalan! Kendini koruyamayacak durumda olan herkes zulümden payını alıyor! Güyâ medeniyetin beşiği olarak gösterilen ülke!.. Asiller de bu zulümden muaf değil! Özellikle kadınlar, kadınlar çok acımasızca zulüm altında... Kitapta tasvir edilen durumu anlatabilmek açısından kitabın ilk sayfalarından alıntılayacağım şimdi...

    AÇILIŞ
    Barnslay Manastırı, İngiltere, 1200

    "Kutsal Piskopos Hallwick, bize cennetteki ve dünyadaki hiyerarşiyi açıklar mısınız? Tanrı'nın Gözünde kim daha değerlidir?" diye sordu öğrenci.

    "Havâriler Tanrı'nın Gözünde daha değerli değiller mi?" diye sordu ikinci öğrenci.

    "Hayır" diye yanıtladı bilge piskopos. "Kadınların ve çocukların koruyucusu, mâsumların savunucusu baş melek Gabriel herkesten önce gelir."

    "Peki O'ndan sonra kim geliyor?" diye sordu ilk öğrenci.

    "Elbette, diğer bütün melekler," diye yanıtladı Piskopos. "Sonra başta Peter olmak üzere havâriler, ardından peygamberler, mûcize yaratanlar ve yeryüzünde Tanrı'nın sözlerini öğreten öğretmenler gelir. Cennette son sırada azizler bulunur."

    "Peki yeryüzünde en önemli kim, Piskopos Hallwick? Burada Tanrı'nın Gözünde en saygın olan kim?"

    "İnsan," diye yanıtladı Piskopos Hallwick hiç düşünmeden. "Ve insanların arasında en önemli ve saygın olan kutsal papamızdır."

    İki öğrenci bu dikteyi kafalarını sallayarak kabul ettiler. İki genç adamdan yaşça büyük olan Thomas ibâdethânenin dışındaki taş duvarın üzerinde oturduğu yerde öne doğru eğildi. Düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı. "Papanın ardından Tanrı'nın Gözünde sırasıyla kardinaller ve emrindeki diğer insanlar gelir," diye araya girdi.

    "Öyle," diye O'na katıldı Piskopos, öğrencisinin tahmininden memnundu.

    "Peki önem sırasına göre onlardan sonra kim gelir? diye sordu ikinci öğrenci.

    "Elbette yeryüzündeki krallıkların hükümdarları," diye açıkladı Piskopos. Tahta sıranın ortasına oturup özenle süslenmiş siyah cübbesini yaydıktan sonra ekledi: "Kilisenin hazinesini besleyen liderler, elbette, kendi zevkleri için altın biriktirenlere kıyasla Tanrı Tarafından daha çok Sevilirler."

    Kutsal liderin öğütlerini dinlemek için üç genç adam daha da yaklaştı. Piskopos'un ayaklarının dibinde yarım dâire oluşturdular.

    "Sırada evli ve bekâr erkekler mi var?" diye sordu Thomas.

    "Evet," diye yanıtladı Piskopos. "Tüccarlar ve şeriflerle aynı konumdalar ama toprağa zincirli kulların üzerindelerdir."

    "Sonra kimler gelir, Piskopos?" diye sordu ikinci öğrenci.

    "İnsanın en sâdık dostu köpeklerle başlamak üzere hayvanlar gelir," diye yanıtladı Piskopos, ve beyinsiz öküzlerle son bulur. İşte böyle, yemininizi edip Tanrı'nın hizmetkârı olduğunuzda öğrencilerinize anlatacağınız bütün hiyerarşiyi size öğrettim."

    Thomas kafasını evet anlamında salladı. "Kadınları unuttunuz, Piskopos Hallwick. Tanrı'nın Gözünde onlar nerede yer alıyor?"

    Piskopos bu soruyu düşünürken kaşlarını ovuşturdu. "Kadınları unutmadım," dedi en sonunda. "Onlar Tanrı'nın Gözü'nde son sırada yer alırlar."

    "Beyinsiz öküzlerden sonra mı?" diye sordu ikinci öğrenci.

    "Evet, öküzlerden sonra gelirler."

    Yerde oturan üç genç adam hemen kafalarını evet anlamında salladılar.

    "Piskopos?" dedi Thomas.

    "Ne var, oğlum?"

    "Bize Tanrı'nın hiyerarşisini mi yoksa kilisenin hiyerarşisini mi anlattınız?"

    Piskopos bu soru karşısında şaşırdı. Ona dine hakâret gibi geldi. "İkisi de aynı şey, öyle değil mi?"

    Yüzyıllar önce yaşayan erkeklerin çoğu Tanrının Görüşleri'nin kilise tarafından her zaman doğru yorumlandığına inanırlardı...
  • İnsan her ne olursa olsun haline şükretmeli bir yerlerde farkında olmadığımız sesiz çok büyük acılar var Rabbim onlara yardım etsin 😞
  • 272 syf.
    ·16 günde·Puan vermedi
    Fikirler, ona sahip kişinin dışındaki koşullardan etkilenmesi ile gelişir ve oluşur. Bu dış koşula da "yaşam/hayat" diyebiliriz. Her insanın fikirlerine baktığımızda aslında onun yaşamına indiğimizi, onun yaşamını incelediğimizi görebiliriz. Büyük filozoflarda da durum böyledir ve onların felsefesini daha iyi anlayabilmek için onların yaşamlarını ve kişiliklerini detaylıca incelememiz gerekir. Bunu Nietzsche'nin sözünde görebiliriz: "Her büyük felsefe, kurucusunun kişisel anılarından oluşan bir tür gizli ve iradedışı itiraflar toplamıdır."

    Kitabımız kendi deyimiyle "kötü davranışlar" sergileyen sekiz felsefeciyi inceler(kötü davranışın ne olduğu veya olacağı ise ayrı bir tartışma konusudur). Yaşamlarında büyük hatalar yapan insanlar hakkında Heidegger şunu söyler:
    "Büyük düşünenlerin büyük hatalar yapması kaçınılmazdır."

    Ayrıca bu konu hakkında Descartes'in deyimi:
    "En büyük ruhlar en büyük erdemler kadar en büyük erdemsizliklere de yeteneklidir."

    Peki, kitabımızda yaşamları ve azda olsa felsefeleri incelenen bu kötü niyetli, çılgın sekiz filozofumuz kimlermiş?
    Şimdi biraz magazin zamanı :P

    -Evlilikte sadakati vaaz eden ama kendince sadık olamayan, Çocuklarını yetimhanede ölümüne terk eden, şaplaklanmayı seven mazoşist, uygarlığın ilerlemesini, insanın başlangıçta var olan erdemini yok ettiğini ileri süren, ilerlemenin özgürleştirdiğini değil, aksine köleleştirdiğini savunan, yabanıl yaşama hayranlık duyan, getirdiği eşitsizlikler yüzünden akıl'a hiç tahammülü olmayan, hakkında kötü niyetli bir varlık dediği Voltaire ile arası bozuk olan ama ironik bir şekilde, mezarı Voltaire'in tam karşısında olan, kendisine çok iyiliği dokunan David Hume'a düşmanca mektuplar yazan, matbaayı onaylamazken, üretken bir yazar olan, ilk günahı reddedip, insanın doğuştan iyi olduğuna inanan, uzun yürüyüşler yapmasını seven, günah işlemekten çok, kendisine günah işlenmiş olduğunu ve insanların en iyisi olduğunu düşünen, politika ve eğitim üzerine etkileyici eserler bırakmış, romantik devrimci-entelektüel, müzisyen ve filozof Jean-Jacques Rousseau.

    -Platon gibi zihin-beden ikiliğini reddeden, insan yaşamının merkezinde seksin var olduğunu savunan, insanlar ile hayvanlar arasında hiçbir fark görmeyen, bencil, hırçın; sinirlilik, şüphe, şiddet ve kibire yatkın, kadın düşmanı, kimseye güvenmeyen, meliorist çabaların boş olduğunu düşünen; numenler dünyasının tekil, ayrımlaşmamış bir gerçeklik olması gerektiğini, çünkü ayrı ayrı nitelikler aldığı zaman fenomenler dünyasının bir parçası haline geldiğini fark eden; sanatın, insanın ızdırabını oratadan kaldırabileceğine veya azaltabileceğine inanan, yalnız, münzevi bir yaşam sürdüren, insancıl bir karamsarlığın ideal önderi, bodhisattva* Arthur Schopenhauer

    *Bodhisattva: içinde duyduğu şefkatin etkisiyle ızdırap çeken insanlığın aydınlanmaya doğru ilerlemesine yardım etmek amacıyla nirvananın eşiğinden geri dönen, aziz benzeri bir varlık.

    -Kadınları sevmeyen, onlarla arası bozuk ama 19. yüzyılın AIDS i olan frengi hastalığına yakalanan, parmakları piyanonun üzerinde muazzam gösteriler sunabilen, uzun uzun yürüyüşler eşliğinde felsefe yapan; Schopenhauer'dan farklı olarak numenal olana daha fazla önem veren Batı dünyasının ana akımını reddedip, fenomenler dünyasının gerçekliğini dile getiren, eserleri insanı sarhoş edebilecek derecede etkili, Zerdüşt'ün yaratıcısı, Tanrı'nın öldüğünü iddia eden, hasta übermensh Friedrich Nietzsche

    Übermensh: Üst-insan

    -Sürekli bir kalıtsal delilik korkusu içerisinde olan, kendisinde insani duyguların anormal boyutta eksikliği olan, atom savaşını savunan ama bunun üzerinden çok geçmeden savunduğunu yalanlayan, nükleer silahsızlanma kampanyasının ilk başkanı, kadın haklarını savunan, güzel aşklar yaşayan, sosyalist olmaktan çok liberal kalan, hükümet ve savaş karşıtı fikirleri yüzünden hapsedilen, mantık makinesi gibi bir zihne sahip, batı felsefesi tarihi serisinin yazarı, felsefenin matematikçisi çapkın filozof Bertrand Russell.

    -Onu anlamaya çalıştığımızda, ona istemsiz secde etme isteğini duyabileceğimiz, çoğu kişi tarafından Tanrı gibi yüceltilen, çekiciliği düşüncesinin duru ikna ediciliğinde yatan, eserleri gibi kendide gizemli bir kişiliğe sahip, bir peygamber, keşiş veya vaiz gibi etrafa sürekli sert aforozlar dağıtan, Russell'ın bir dönem öğrencisi olan ve Russell gibimantığa kafa yoran, kendinden tiksinen, eşcinsel, döneminin en büyük servetlerinden birine sahip olmasına rağmen her şeyden vazgeçip manevi arayışa yönelen, öğretmenliğin dışında bahçivanlık ve mimarlık yapan, düşünmekten çok bakılması gerektiğini savunan, öğrencilerini kendisinden başka felsefecileri okumamaya teşvik eden, Hitler ile aynı okulda okuyan ve kişiliği ile Hitlere benzeyen (bazı bakımlarda tamamen zıttılar), dil felsefesi denince akla gelen ilk kişi, öfkeli ve çileci filozof Ludwig Wittgenstein.

    -Varoluş felsefesinin önderi, nazizmin ateşli savunucusu ve sözcüsü, öğrencisi ile aşk yaşayan (heloise kompleksi), daha çok "Varlık ve Zaman" eseri ile tanınan, "Dasein" kavramını ortaya atan, her dersini "Heil Hitler!" diyerek sonlandıran, öğrencilerinin deyimiyle "büyücü", yırtıcı hayvan, köylü gelenekçi ve nazi Martin Heidegger.

    -Süper egosunun olmadığını iddia eden, ensest hisler taşıyan, "mauvaise foi" (kötü niyet) kavramını kendine karşı dürüst olmama durumu şeklinde tanımlayan,olduğumuz şeyden çok olabileceğimiz şeye önem veren, aşk ilişkisini hiçbir zaman eşitlerin bir dengesi olarak değil; ya sadizme ya da mazoşizme yol açan bir şey olarak gören, varoluşun özden önce geldiğini her konferansında vurgulayan, marksist rejimlere destek veren (özgürlük düzeyini talep eden bir vaoluşçuluğun savunucusu olupta marksist rehimlere destek vermesi gülünç), politik eylemlerinden dolayı evi iki kez bombalanan, 1964 Nobel Edebiyat ödülünü olmayı reddeden, entelektüel zenginliğiyle fiziksel çirkinliğini kapattığından kızlarla arası iyi olan, zeki, üretken, inatçı, çocukları da hayvanları da sevmez, oyun yazarı, romancı, politik eylemci ve Les Temps Modernes dergisinin kurucusu, entelektüel zorbacı ve kötü niyetli, büyüleyici filozof Jean-Paul Sartre.

    (Sartre'da iki tip varlık anlayışı vardır. Birincisi "kendi için" varlık, ki bunu erkekle özdeşleştirmiştir. İkincisi "kendinde varlık", bu anlayışı da kadınla özdeşleştirmiştir. Kadını, yani kendinde varlığı bir "yarık" olarak tanımlar ve "kendi için" varlık, yani erkeği de o "yarığı" doldurmaya çalışan varlık olarak tanımlar. Sartre "kendinde olan" varlığa "balçıksı", "yapışkan" niteliklerini yükler ve "kendi için" varlık ise hep ondan kendisini kurtarma girişiminde bulunduğunu ifade eder.)

    -AIDS'ten ölmüş, ölümle yakından ilişki içerisinde bulunan bir zevk anlayışına sahip, sekizinci katta oturup başka dairelerdeki genç erkekleri dürbünle dikizleyen, politik açıdan etkin bir kişiliğe sahip; delilik, seks, ceza gibi kavramlarla ilgilenen, eşcinsel, miyop, zeki, şiddete eğilimli, cinsel açıdan doymak bilmez bir filozof Michel Foucault.


    Sıradışı Filozofları sıradışı bir şekilde inceleyen ve azarlayan okunulası bir kitap...
  • İnsanlar ömür denen şeyi ne de uzun sanıyorlar.Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyorlar,hiç ölmeyecekmiş gibi dolaşıyorlar.Oysa etraflarında o kadar çok ölüm var ki!O kadar çok ölen var ki! Yine de ibret almıyorlar. Ölüm denen mecburiyetin bir gün onlara da geleceğini hiç getirmiyorlar akıllarına.Sanki ölenler hep diğerleri olacakmış zannediyorlar.İnsan ne kadar nisyana meyilli böyle,unutmaya ne kadar da alışık!
  • 304 syf.
    ·21 günde
    İlgimi çeken: Tavsiye üzerine
    Kapak: 6/10
    Kitap adı: 9/10
    Kalınlık: 4/10
    Akıcılık: 9/10
    Sayfaların kokusu: 3/10
    Diyalog: 8/10
    Hissedilen: Bu kitabı okuyanlar için hikaye tanıdık gelebilir. Kendinizden bir parça bulabileceğiniz, size eski bir dostu anımsamış hissi veren bir işleyişi var. Yaşadığınız kötü olaylar zinciri umutsuz bir vaka olduğunuzu göstermiyor. Benim düşüncem hayatta yaşadığımız olumsuzluklardan sonra aciz hissetmemizin sebebi yanımızda doğru insan(lar)ın olmayışıdır. Ne yazık ki duygusal çöküntü nedeniyle onu seçemeyeceğimiz gibi bizi daha çok dibe batıran kişi bazen sevdiklerimiz, güvendiklerimiz ve değer verdiklerimiz oluyor. Belki bunu farkında olmadan yapıyorlar ama sonuçta zarar gören gene biz oluyoruz. Son olarak eklemek istediğim insanoğlu kendi hatasını kabul etmek yerine birini suçlamaya meyillidir o biri yoksa günah keçimiz bellidir, Şeytan. Hayatınızın her evresinde doğru insanlarla karşılaşmanız dileklerimle.
  • 317 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    "İnsanlar arasında taş yeme adeti yoktur, onlara yapmayacakları şeyi yapma demenin ne anlamı var? Ancak şuna dikkat et: İnsanlar arasında adet haline gelmiş öyle davranışlar, öyle alışkanlıklar var ki, bunlar insan için tıpkı taş yemek gibidir. Eğer zararı bakımından düşünürsen taş yemekten daha çok zarar veren şeylerdir bunlar. Bunlar taş yemek kadar budalaca, insanın öz aitliklerine yabancı tutum ve davranışlardır.
    Eğer insanlar acınacak haldeyse, insanlar arasında zulüm, haksızlık, merhametsizlik, yozlaşma ve ihanet hüküm sürüyorsa bunun sebebi; sanki taş yermişcesine yedikleri bunca nesneden, taş yemeye mümasil( benzeyen) tavırlarından doğmaktadır."
    Bu alıntı kitaba adını veren bir sayfalık yazıdan yapılmıştır ibretlik dersler çıkarılacak kısa bir yazıdır.

    Kitap bir kaç sayfalık kısa yazılardan oluşmaktadır içinde pek çok başlık altında kaleme alınmış yazılar mevcut. Her birinde değinilen konular hassas ve incelikli yazarın kalemi keskin ve de oldukça güçlüdür. İçinde bana göre çok uçlarda olduğunu düşündüğüm konular da var can-ı gönülden katıldıklarım da.

    Pek çok yazıyı okurken kendimi, kendime sohbet verirken buldum göz yaşları içerisinde.Karşıma dizdim pek çok halimi ve can-ı gönülden onlara okudum bu yazılanları. Karşımda çocuk Fatma da vardı, aklı bir karış havada genç Fatma da, nefsine hakim olamayan Fatma da vardı, modern yaşama kendini kaptıran Fatma da, Batı'nın rüzgarına kapılmış Fatma da vardı, kendi öz kimliğinden uzaklaşmış Fatma da hepsi dinledi beni can kulağıyla ne kadar aldılar almaları gerekeni zaman gösterecek. Belki yeniden tekrar ele alınacak bu eser baştan sona değilse bile bazı bölümler tekrar tekrar ele alınmalı.

    Belki tuhaf gelecek ama yazarın üslubu okurken bende Malcolm X'in Alex Haley'e dikte ederek yazdırdığı ve tam anlamıyla tamamlanamayan ( çünkü kendisi kitap yazılırken süikaste kurban gitmiştir) biyografisini oradaki tarzı ve yaklaşımları anımsattı.

    İnsan bu dünyada bir sınav alemindedir. Hepimiz kendi imtihanımızın pençesindeyiz, kendi kendimizle cihad içindeyiz. Nefsimizle, şeytanımızla, şeytanlaşmış insanlarla bir dolu mücadele içinde doğruyu ya da doğru yolu bulmak için mücadele veriyoruz. Kimine nasip olur kimine olmaz, kim bulunduğu yerin değişmeyeceğinden emin olabilir, Rabbim bile kulları hakkında hüküm vermek için onların son nefeslerini vermelerini beklerken bizdeki bu hüküm verme aceleciliği nedendir? Kalpleri evirip çeviren Rabbim değil midir? Nuh Aleyhisselam gemiye oğlunu bindirememiştir acz içinde Rab'bine yalvarırken o benim oğlum nasıl binmez ya rabbi der Rab ona cevap verir ne zaman senin oldu? Lut peygamber de yine aynı şeyi eşiyle yaşamıştır onu kendine döndürememiştir eşi de helak olanlar arasındadır. Yani peygamberken onlar bile en yakınındakileri doğru yola getirme yetisine sahip değilken tebliğden yükümlü iken biz ancak örnek olarak vicdan temizliği ile Rabb'imize dua edebiliriz. Öyle ise bizim bu acımasızca eleştirilerimiz nedendir? O hor bakılan kişinin Allah'ın katında çok daha üstün bir kişi olarak ölmeyeceğinden nasıl bu kadar emin konuşabiliriz. Ben müslümanım diyen insanların keskin, kırıcı, uzaklaştırıcı tavırlarından rahatsızlık duyuyorum. Bir insanı sevmem için illada müslüman olması gerekmiyor, elbetteki müslüman kardeşlerimi koruyup kollamam gerektiği bilinci var ama yaradılanı yaradandan ötürü seviyorum.

    Son olarak yazarın eserlerini okumaya devam edeceğim anlamaya çalışmak anlamlarında kaybolmak istediğim çok muazzam yazı ve şiirleri var ki Amentü ve Münacat şiirlerine aşık oldum.

    Kitapla kalın efenim keyifli okumalar...