• 384 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Nevermoor - Morrigan Crow’un Büyük Sınavı |4/5|
    Öleceği zamanı kesin bir netlikle bilmek nasıl bir psikoloji gerçekte, acaba? Çeşitli eserlerde bu konu işlense de bence gerçek hayatta öyle olmayacaktır. Tam öleceğin günü, saati ve zamanı bilmek bence insanı iki ayrı uç noktaya sürüklerdi. Ya tamamen içe çekilme ya da aklına gelen her şeyi yapıp ikinci defa düşünmediğin bir nokta. Neyse, biz bunu şimdilik yaşamayacak olsak bile Morrigan Crow’un böyle bir sorunu var.
    Kendisi Zifiri Gece’de doğduğu için lanetli bir çocuk ve her lanetli çocuk gibi on birinci yaş gününde ölecek. Kendisinin bu laneti yüzünden şehir insanları türlü türlü uğursuzluklar yaşıyor ve Corvus Crow bu uğursuzlukları telafi etmek için didinirken kızına doğru dürüst bir sevgi gösteremiyor.
    Arka kapağında yazdığı için spoiler saymadan devam etmem gerekirse, kendisi ölmüyor ve Jupiter North isimli biri tarafından tam ölmesi gereken, doğum günü gecesinde Nevermoor isimli bir yere kaçırılıyor ve öykümüz başlıyor.
    İnternette bu kitabın sürekli Harry Potter ile kıyaslandığını gördüm. Benzemediği birçok nokta var, mesela buradaki karakterler büyü yapmıyor ama hepsinin kendine has bir mahareti var gibi. Ancak benzediği noktalar da gerçekten benziyor. Bence Harry Potter okumuş biri bu kitabın sonunu önceden tahmin edebilir ki, bütün kitaplarını okumamış olmama rağmen sonunu tahmin etmeyi başardım.
    Derseniz ki “Ben Harry Potter okuyorum neden bu kitaba bakayım o zaman,” ben de size derim ki, bu kitabın dünyası çok renkli. Burada bir okul değil bir ülke söz konusu ve bir benzetme yapmam gerekirse bütün ülke, Hansel ve Gratel’in şekerden evi gibi. Rengarenk, taptatlı bir dünya. Okurken, keşke ben de oradaki bir vatandaş olsaydım, demedim değil. Güzel bir dünyası var ve kitaba da bunu yeterince yansıtmayı başarıyor.
    Kitabın arka kapağında ve içeriğinde aldığı ödüller sıralanmış. Hikayenin örgüsünden olmasa da isim yaratıcılığı konusunda bence ödülleri hak etmiş. Ki isimlerin çevirisi de Türkçe’ye hiç fena yapılmamış. Magnificat’i Harikedi olarak çevirmişler mesela. Bunun gibi, kitabın kendi kendine uydurduğu isimler gayet komik, eğlenceli ve yaratıcı.
    Bence okunmaya değer bir kitap. Ki yakın zamanda devam kitabı da çıktı. Devam kitabına da bakmayı düşünüyorum. Her ne kadar Morrigan’ın geçmişiyle alakalı olan öyküyü merak etmesem de, hikayenin diğer kısmında neler olacağını merak ediyorum.
    Yan karakterleri de oldukça sevdim. Hepsinin pozisyonları gayet belli ve başka kitaplarda gördüğümüz tarzda yerleştirilmiş. Yine de Fenestra ve Jupiter gibi istisnalar sayesinde yan karakterlere de sevgiyle bakıp, finalde hepsine birden sarılma isteğiniz harlanabiliyor. Benzetmeler ve betimlemeler zaman zaman iyi olması ve komik olması için çalışılmış. Birçok noktada işe yaramış da. Kitap, on üç-on dört yaş gibi genç çocukların gayet eğlenceli vakit geçirmesini sağlayabilecek bir eser. Daha küçük çocuklar da okuyabilir elbette ama bence minimum on iki yaş. O yaşlardaki bir gencin hayal gücünü geliştirmesi için iyi bir fırsat.
    Hikayenin plot twistleri size bir yerden tanıdık gelmesi ihtimali olsa da bir şans verilmesi gereken bir eser. Hepimizin maharetimizi bulacağımız güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • 432 syf.
    ·7 günde
    Kimi zaman çocuğum,
    Bir müzik kutusu başucumda
    Ve ayımın gözleri saydam.
    Kimi zaman gardayım
    Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
    Ne zaman bir dosta gitsem,
    Evde yoklar.

    Bekliyorum bir kapının önünde,
    Cebimde yazılmamış bir mektupla.
    Bana karşı ben vardım
    Çaldığım kapıların ardında,
    Ben açtım, ben girdim
    Selamlaştık ilk defa.

    Metin Altıok

    Olaylar nasıl başladı?

    2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı.

    "Sivas laiklere mezar olacak" atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto etti.

    Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artıyordu. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18:00'de Madımak Oteli'nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi, otelin camları kırıldı.

    Katliamın yaşandığı Madımak Oteli'nin kapatılmadan hemen önceki görüntüsü.
    Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti.

    Madımak Oteli'nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı'nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana "Lan yakın" diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle "Cehennem ateşi işte" diye sesleniyordu.

    Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti.

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-44677994


    Birimize bir şey olursa kalanlar ne yapar diye sorulduğunda, 'kalanlar, ölenler için şiirler yazar.' denilerek bekleniyordu ölüm.

    (Aziz Nesin 02.07.1993 Madımak)

    Ne zaman aklıma düşse Metin Altıok, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde oturmuş, elinde sapı kırılmış fırçayı tutmuş objektife bakar. Kararlı, biraz sert, belki bir miktar olup bitene bir türlü inanamayan.

    Hemen yanı başında bir şair daha, Uğur Kaynar; düşünceli, eli çenesinde. Ve iki basamak aşağıda bir başka şair Behçet Aysan; önüne bakıyor, biraz yorgun sanki.

    Belki dışarıdan gelen gürültüyü çıkaranların nefretinin nedenini anlamaya çalışıyor. Ayaklarının dibinde bir yangın söndürme tüpü; kırmızı, tehdit kokan. Yaklaşık beş saat sonra dışarıda toplanan katiller, ateşe verecek Madımak Oteli’ni. Tüm kelimeler gibi o kırmızı tüp de kifayetsiz kalacak.

    Metin Altıok ne zaman aklıma gelse, Battal Pehlivan’ın çektiği o fotoğraf; üç şair Madımak Oteli’nin merdivenlerinde…

    https://imgyukle.com/i/o7wBcq

    (HALUK KALAFAT)

    ------------------------------------------------
    Bir düş gördüm geçenlerde
    Görmez olsaydım ah olsaydım
    İçime şeytan girdi sandım
    Keşke hiç uyumasaydım

    Birdenbire
    Ateş ve duman
    Feryad-ı figan
    Sanki elele
    Geliyor habire
    Üstümüze, üstümüze

    Canlar, sazlar
    Kan oldular
    Kesildi teller
    Durdu nefesler
    Ama hala
    Dimdik ayakta
    Ayaktalar

    Çığlık kalleş
    Sessizlik mi dost
    Ateş ve duman
    Hain düşman
    Issızlığın ortasında
    Issızlığın ortasında

    Moğollar

    https://www.youtube.com/watch?v=btafzpG7vdY

    Zülfü Livaneli Yangın Yeri
    https://www.youtube.com/watch?v=R0HlRdijGF0

    Edip Akbayram Türküler Yanmaz
    https://www.youtube.com/watch?v=iNs5atFK-uY

    Madımak Belgeseli
    https://www.youtube.com/watch?v=rMpA-qFmOOE


    --------------------------------------------------------------

    Sonra geldin bir şeydin
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken,
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır
    Diye.

    Sonra geldin bir şeydin

    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan ..
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta
    Tutup indireceksin göğü
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.

    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne;
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma,
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.

    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,

    Kelime kelime,
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce
    Ben düştüm yere,
    Oraya.
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin
    Parmaklarımla kazdığım

    Mezarına Şerefine.

    Küçük İskender

    --------------------------------------------------------------------


    Metin Altıok’un emekli olduktan sonra Bingöl’den Ankara’ya taşınması 1990 yılına denk gelir. Enver Ercan da bu yıllarda Metin Altıok’la bir röportaj yapar.



    Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara‘ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk olduğumda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok‘u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile..



    – Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı?



    Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..



    – Peki öğrencilik yıllarınızda öğretmenlerinizin katkısı oldu mu? Aklıma Nusret Hızır’ın öğrencisi olduğunuz geliyor..



    Oldu diyemem. Nusret Hoca ile çok güzel sarhoşluk serüvenlerimiz oldu ama. Mesela Nusret Hoca’yla Sirkeci Garı’na gider içerdik. Hoca bana, “herkes gelip gidiyor görüyorsun. Bizse oturup onları seyrediyoruz” derdi. Çok hoşumuza giden bir duyguydu bu..

    #MetinAltıok



    – Nusret Hoca’nın şiirinize hayli katkısı olmuş o zaman.. Siz şiirlerinizde sık sık garlara düşen bir şairsiniz. Ve “o günden beri bakışlarınızda bir otobüs penceresinin hızla geçişi” var..



    Haklısın.. O günlerden kalma, Nusret Hoca’yla birlikte geçirdiğimiz günlerin izi onlar.. Doğru.



    – Bir de tabii “gezginliğiniz”. İlk kitabınızın adı da zaten “Gezgin”. Ve siz hep bir yerlere ait olmayan, hep yolculuğa hazır bir şair kimliği çiziyorsunuz bende.



    Olamadım.. Olamıyorum işte.. Hiçbir yere ait olamıyorum..



    – Son günlerde iki kitabınız birden yayınlandı. Dergilerde şiirleriniz yayınlanıyor.. Üretken bir döneminizdesiniz.. Son iki kitabınız “Gerçeğin Öteyakası” ve “Dörtlükler ve Desenler”de belirgin bir politiklik var. Hatta “İpek ve Kılabtan”da başlamıştı. Yani “Küçük Tragedyalar”dan sonra değişti şiiriniz.. Politik tavır anlamında söylüyorum tabii.



    Doğru söylüyorsun. O kadar ilginç o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de.. Benim için ikinci üniversite oldu. Hayatı gördüm. Mesela bir şey anlatayım size.. Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız.. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım. Bak şöyle: “Öyle ak öyle ak ki teni / ipekten biçilmiş sanki / duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi / Onparmağı boyalı / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer, bir kızım morgta şimdi.”



    – İçkiyi çok mu seviyorsunuz?



    Evet.. İçmeden yapamıyorum. Bu bir sığınma ya da kaçı değil ama.. Şimdi ne yapacağım biliyor musun, kardeşime bir kaktüs deseni çizeceğim.



    – Sizin resimle de ilgilendiğinizi biliyorum. Son kitabınızı da desenlerinizle birlikte yayınladınız. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor?



    Resim yapmayı, desen çizmeyi seviyorum. Bak sana ne göstereceğim. (Metin Altıok, sekiz on tane ana tanrıça heykelciği getiriyor içerden.. Kendi yontmuş.. Taşlar oldukça sert.. Tırnak törpüsü ve çakı kullanıyormuş bu heykelcikleri ortaya çıkarmak için.)



    – Siz divan şiirinden biçim olarak yararlanıyorsunuz. Ama halk şiiriyle de ilişkiye giren bir şiiriniz var. Halk şiiri hangi bakımdan ilgi alanınıza giriyor?



    Şimdi bakın halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.” Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan. Ayrıca, diyor ki; “Kırmızı gül sende kaldı tamahım.” Bu benim şiir serüvenime uygun düşüyorsa, hatta tırnak içinde alır kullanırım bunu. Niye kullanmayayım.



    – Ama Divan şiirinden yalnızca biçim olarak yararlanıyorsunuz.



    Özleri beni ilgilendirmiyor. Biçim olarak yararlandığım doğru; biliyorsun gazeller yazdım. Gazellerde bir ustalık meselesi vardır, o açıdan ilgilendiriyor beni.



    – Siz eskilerin deyimiyle mısra-ı berceste’ye meraklısınız. Söz düşürmeyi sevdiğinizden belki de gazel yazmaya yöneldiniz.



    Kolaydan kaçma meselesidir, belki.. İnsan kendini bazen zora koşar.. Şiirde zora koşar; belki de odur. Ahmet Oktay benim için bir yazı yazmıştı. “Duygu için formlarla şiir yazıyor Metin Altıok” diyor. Bu lafı çok tuttum. Form boyunduruk gibi bir şey. Korkunç bir coşku seli şair için, şiir için tehlikeli olabilir..



    – Bundan sonra da böyle yazmayı mı düşünüyorsunuz?



    Bilemiyorum.. Bingöl’deki 10 yıllık yaşantıdan sonra kendimi frenlemem gerekiyordu.



    – O zaman Metin Altıok şiirini “Bingöl’den önce – Bingöl’den sonrası” diye iki döneme mi ayırmalıyız?



    Bingöl bir dönemeçti. Büyük bir duygu seli yaşadım orda. Tabii insanın hayatında duygu seli her zaman vardır. Şimdi bir başka ruh halindeyim. Şunları yazıyorum mesela: “Bir anahtar verdindi bana, / Kabaran yüreğimi bilerek. / Kullanıp durdum onu gönlümce, / Aşkıma kenar süsü diyerek; / Aşındırdım dişlerini zamanla. / Geriye ben kaldım işte / Yalan olur sevmedim dersem; / Ama yolcu yolunda gerek. / Ey ömrümün uğuldayan durağı; / Yanlış bir hesaptan dönerek, / Benli günlerini sil istersen / Geriye sen kaldın işte.”

    Metin Altıok



    – Bir de son dönem şiirlerinizde “entel” tutumlara karşı öfkeli olduğunuz seziliyor.





    Züppeliğe çok kızıyorum. O tavra karşıyım. Kimi dergiler şiir istedikleri halde göndermedim bu yüzden. Niye göndereyim. Bir yerde yaşantım var benim; yaşadığım şeyler var. Niye ihanet edeyim.



    – Az önce şöyle birdeğindik ama, şu içki konusuna dönmek istiyorum. Örneğin alkol-şiir ilişkisi nedir, nasıl bir ilişkidir sizce?



    Bir şiirin yaratımında mantık ve düşünce çizgisi önemli bir yer tutmaz. En önemli olan şairin yaratıcı imgelemidir. Sözü biraz daha açarsak, alkol, insanı olaylar ve eşyalar arasında, mantık ve düşünce sınırlarını aşan ilişkiler kurmaya yöneltir. Denilebilir ki alkol şair beynini bir imge kaleydoskopu durumuna getirir. Eğer şair seçiciliğini yitirmezse bu sasalama eylemiyle bu olaydan seçkin sonuçlar çıkarabilir. Bu kolay iş değildir elbette. İmgeyle saçma arasında seçiciliğini iyi kullanması gerekir şairin. Bir olay anlatmak istiyorum burada; alkollü bir dost meclisinde gözüm birden kapı arkasındaki askılıkta duran bastona ilişti. İşte o baston bir araç olmanın dışında, birdenbire aksayan yaşamımın bir imgesi oldu. Şöyle bir üçlük doğdu kafamda: “Kapı arkalarında, askılıklarda durdum / Ben, yıllarca aksak bir aşka / Boynu bükük baston oldum.” İnanın alkollü olmasam o bastonun bendeki karşılığını bu kadar net görüp yazamazdım.



    – Zaten şiiri hayata karışmış, hayata bulaşmış imgelerle yazıyorsunuz. Masa başında bulunmuş, kitap karıştırırken yakalanmış imgeler değil hiçbiri. Hep hayatla yüz yüze.



    Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. (Yine yerinden kalkıyor Metin Altıok. Odasından bir dosya getiriyor. İlk kez ben görüyormuşum. Bir dosya dolusu şiir. Hepsinde de biçim denemeleri var. O kadar değişik şeyler denemiş ki, şaşırıyor insan. Bir tanesi şöyle –tabii aynı biçimiyle alamıyorum buraya- :”Bir pazarlamacı kılığında / Uçurum kırpışıp bulanık gözleri / Yalnızlık akşam vakitleri.”



    – Şiirinizin yaşantınızdan kaynaklandığını söylüyorsunuz. Nesnel gerçekle şiirin gerçeği diye de bir şey var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz.



    Şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yenidünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir.



    – İnandırmak zorundadır okuru, öyle değil mi?



    Eğer şiir, okuru bir mantık çatışmasına düşürüyorsa suç şiirin ve şairindir. Çünkü bu durumda şair, sadece nesnel gerçekliği bozmakla kalmamış, onun yerine şiirsel bir gerçeklik getirmemiştir.



    – O zaman şairin nesnel gerçekliği bozduğu da kuşkulu değil midir?



    Evet. Aslında bu şairin nesnel gerçekliği de bozmadığını gösterir. Çünkü amaç, nesnel gerçekliği kağıt üzerinde değil; okurun kafasında, düşüncesinde bozmaktır. Okurun ‘olmaz öyle şey’ demesi, nesnel gerçekliğin onun kafasında bozulmadığını gösterir. İstersen şiir üzerinde somut olarak bakalım olaya.. Refik Durbaş’ın “Buse” adlı şiiri şöyle: “Kaç / yıldır / saklıyorum / Puslu / bir / ilkyaz / gecesi / üçüncü / sınıf / bir / sokak / aralığında / Avcumun / içinde / söndürdüğün / sigara / yanığının / izinde / ilk / öpüştüğümüz / anın / heyecanını”. Şair tek cümleyi her sözcüğünü alt alta yazarak, şiir şekline sokmuş. Bu şiirde bir ilk öpüşle, avuçta söndürülen sigaranın bıraktığı yanık izi arasında bağ kurmakta, ilk öpüşün heyecanını somut bir yanık izinde saklamakta. Bir genç kız sevgilisinin avcunda sigarasını neden söndürsün. Bu ancak patolojik bir duyguyla açıklanabilir ki, böyle duygular sanatın dışındadır. Görüldüğü gibi, şiir ister istemez insanın aklına sorular getiriyor; inandırıcılığını, sahiciliğini yitiriyor. Kaldı ki şiirde bir de Türkçe yanlışı var; avuçta söndürülenin sigara yanığı olduğu anlamı çıkıyor.

    Bir de Cemal Süreya’nın dizesine bakalım: “Babası ip yerine yılana çekilmiş / bir çocuğun çifte korkusu böyledir.” Süreya, asılma olayının dehşetini ipin yerine yılanı geçirerek şiddetlendirmiştir. Biz bu iki mısra karşısında bir insanın yılanla asılamayacağını hiç mi hiç düşünmeyiz. Sadece nesnel gerçekliğin yerine getirilen şiirsel gerçeklik karşısında müthiş bir duyguya kapılırız. Buradaki şiirsel gerçek, artık bize nesnel gerçekliği aratmaz. Bu durum bize şiirsel gerçekliğin kendine has bir sahiciliğe sahip olduğunu göstermektedir.



    – Şiirimizde çokça tartışılan bir konu da biçim-içerik konusu.



    Pavase “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında 6 Ekim 1935 tarihli güncesine şunları yazmış: “Özünü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi, acınası bir özenti gibi geliyor bana.” Bunca yıllık şiir uğraşımda böyle bir özentiye kapılmamış bir şair olarak, bu sözün doğruluğu ve haklılığı benim için gerçektir. Değişik biçimlerdeki kapları suyla doldurursanız, su o kapların biçimini alır. Ne var ki değişik biçimlerdeki kapların içindeki aynı şeydir. Kuşkusuz bu basit benzetme, şiirde öz-biçim ilişkisini açıklamaktan uzaktır.

    Ama söz konusu biçimcilikse bu basit benzetmenin bile bir gerçekliği vurguladığını belirtmeden geçemeyeceğim: Şiire biçimsel olarak yaklaşmak ve oyalanmak boş bir çabadan başka bir şey değildir. Şiir, şairin usuna bir dize ya da imgeyle gelir. İşte şairin işi, o dize ya da imgedeki özü geliştirmek, açımlamak ve o özün olanaklarını bütünüyle ortaya koyup tüketmektir. Mesela benim öznel duygularım önemli değildir. Şiirsel duygu dışa vurulmuş duygudur. Yani seninle paylaşır hale gelmiş duygudur. Söyleyeceğim bu.



    – Paylaşılmayan bir duygunun sizce anlamı yok o zaman..



    Anlamı yok tabii. Şimdi mesela şu; birey olmak hiçbir zamana insan yetmemiştir. Bu çok önemli bir şey. İnsan daima diğer duyan ve düşünenlerle bütünleşmek istemiştir. Sanat, insanı insanla bağlayıcı, bütünleştiricidir. Cervantes, Shakespeare.. ne getiriyor bunlar bize. Yüzbinlerce yıllık geçmişten insanı. Türkiye’de normal insan hayatı 59 yıl. 59 yıl içinde insan hiç aşık da olmayabilir, kin de duymayabilir, hiç kimseyi sevmeye de bilir. Nerden öğreniyoruz bu duyguları: Edebiyattan.. Kardeşim bilim havadır bana sorarsanız. Yeryüzünde edebiyattan daha önemli şey yoktur..



    – Öyleyse bu konuyu biraz daha açalım: Peki şiir neye yarar?



    İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar.

    Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…
  • 336 syf.
    ·9/10
    Dunyanin onemli futuristkerinden biri olan Martin Ford'un best seller olan kitabi. Gelecegi merak edenler icin mutlaka okunmali. Yazar robot konusunu gecmis ve gelecek olarak detayli inceliyor. Robot calismalarinda bugune kadar gelinen noktayı, farkli endüstrilerde ki durumunu anlatıyor. Bugüne kadar birçok farkli sektörde robotların ve yapay zekanın kullanılmaya başlanarak nasil insanlari issiz bıraktığını gösteriyor. Gelecekte olacakları hayal bile edemiyoruz. Hayal edebildiklerimiz ile şaşırtıcı, işçi, üretici sinifin ortadan kalktığı bir dünya bizi bekliyor. Hatta yaratıcı sanat calismalari yapan robotlar yapılmış. Robotun yazdığı senfoni çalınmış. Yaratıcı resimler yapan robotlar var. Bu sanat çalışmalarının gelecekte ne kadar değer göreceğini beraber yaşayacağız. 3 boyutlu yazıcılar hastanin kendi kök hücresinden organlar basmaya başladılar. Gelecekte uzay yolundaki gibi sadece ne yemek istediğimizi söylediğimiz mutfak yazicilari olacak ve bize istediğimiz yiyeceği sunacak. Otonom araclar şoför ve tamirci kadrosunu da yok edecek. Üniversiteler şimdiden lise ayarında oldu. Seçkin üniversiteler size orta sınıf olma biletini garanti edecek diyor. Bir cok arastirma ve fikir adamının da görüşlerine yer vermis. İsci sınıfı yok olacak ancak beyaz yakalılar da tehdit altinda diyor. Avukatlık, doktorluk, pilotluk, öğretmenlik herşeyi robotlar yapabilir diyor. Anlayacağınız gelecekte herşeyi robotlar yapacak. Su anda sınırlı bir yapay zeka ile karsi karsiyayiz. Ancak gelecekte geniş düşünen, insan beyni gibi bir yapay zeka oldugunda More yasasına gore katlanarak artacak ve hayal dahi edemeyeceğimiz zekaya ve tekillige dönüşecek. Yazar çarpıcı bir benzetme alintilamis. Tekillikten sonrasini gormeye calismak gokbilimcinin kara deligin icini gormeye calismasi gibi diyor. Hatta gelecekte insanlarin da beynine takviye yapacaklarını daha akıllı olacaklarını ve ongorulemez belki de sonumuz olacak bir gelecek bizi bekliyor diyor. En tehlikeli senaryo işsizlik, çevre sorunlari gibi farkli belalar birlikte kapimizda olursa diyor. Ancak gelişen teknolojinin avantajlarını kullanarak istihdam ve gelir dağılımını adaletli yaparsak, geleceği iyi anlayarak onlemlerimizi alırsak gelecek daha guzel olabilir diyor.
  • Mesela bir şeyin varlığından söz edebilmek için, onu belli bir ölçüde de olsa tanımlamak da gerekir. Şimdi burada da Tanrı kavramının tanımlanmasıyla ilgili bir sorun var. Daha doğrusu Tanrı’yı tanımlama süreci de, yine Hume’un belirttiği gibi, antropomorfizim sorununa takılıyor. Ne demek bu? Tanrı tanımlanırken, tasarımcı, yaratıcı, güçlü, zeki, merhametli, cezalandırıcı, ödüllendirici olarak tanımlanıyor. Bunlar dikkat ederseniz hep insana ait özellikler, insanlar için kullandığımız sıfatlar. Yani insan ile Tanrı Rasında bir analoji kuruluyor, bir benzetme yapılıyor ve insana ait bu özellikler Tanrı’ya yükleniyor, atfediliyor. Bu da zaten bir sıkıntı olarak dikkate almamız gereken unsurlardan biri.
  • "Mutluluk, pantolona işemek gibidir. Islaklığı herkes görür ama sıcaklığı yalnız sen hissedersin."

    - Sigmund Freud