• Düşünmekten yorulmuştu. Çözümün çok uzakta olmadığından emindi. Bunu hissedebiliyordu. Zihnini, bulanık düşüncelerden arındırıp filozof olmaya yeltenmeden oldukça kolay bir formül geliştirmeliydi.
    Yaşamı boyunca en fazla kendisine güveniyordu ve kendisinden olana yani çocuğuna… Bir an için düşündü; bu benim oğlum mu? İnkar; insanlık yaşamının vazgeçilmez en güzel buluşuydu. Sayısız cinayetler, yok etmeler, gasp ve tecavüzler, bütün katliamlar ve savaşlar, bütün aldatmalar ve intiharlar… Bir an için, içinden, acaba inkar mı etmeliyim diye geçirdi. Bu sorunun cevabı için kendine bir soru daha yöneltmişti. Neyi inkar etmeliydi? Ya oğlunu ya da oğlunun işlediklerini. Ve kendisi, kendisinden olanı inkar yolunu seçmenin saçma olduğunu düşündü. O halde işlediklerini inkar yolunu seçmeliydi. Kendi kendine soru sorup cevap vermeyi çok iyi bilen biriydi. Kendi cevabını içinden, kendisine değil, karşısında duran oğlunun gözlerinin içine bakarak mırıldandı; sen bunu tekrar yapacaksın… Her ikisini inkar etmeninde bir çözüm olmayacağı fikri çok kısa bir zaman içinde anlaşılır olmuştu.
    Meslek hayatı boyunca sayısız acil müdahalelerde bulunmuş ve çok sayıda kişinin sevdiklerinin yanında kalmasını sağlamıştı. Yemin etmişti hippokrata yemin etmesine de …Sanki hippokrattan öncede yeminliydi, ettiği bütün yeminlere…Şimdi yemini için çok garip bir sınavdan geçiyor gibiydi. Aklından geçeni yapabilecek miydi? Emin değildi, olmakta istemiyordu. Beyninin öbür yarısından saklayıp gizlediği düşünce çok mu tehlikeliydi? Değişiyor muydu? Hiçbir zaman için problemler karşısında yakınmamış ve dermana da takviyenin gerektiği dertlere dahi durmadan çözüm üretmiş olan insan, değişiyor muydu?
    Hayata gözlerini açtığı günden beri durmadan düşünüyordu. Her zamanki gibiydi, yalnız bir farkla; mırıldanarak bir şeyi düşündüğüne insanlar ilk defa o gün şahit olmuştu. Öyleki bunu insanların fark ettiğinden dahi habersizdi;
    —Çok tehlikeli çok…Çok kişinin yaşamı değişecek çok…Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu cümleler peşisıra dudaklarından dökülüyordu.
    Birden adımları kesildi, hayretten donakalmıştı. Onu gören bir mumyayla karşılaştığını düşünebilirdi. Hareketsizdi, cansızdı… Bin yıl öncesinden günümüze gelmiş bir misafir gibi oracıkta kalakalmıştı. Düşünmekten dahi korktuğu şeyi mırıldanmıştı;
    __ Benim oğlum bunu yaptıysa …
    Oysaki kendi çocuğundan beklemediği şeyi başkalarının çocukları hergün yapıyordu. Dünyanın her köşesinde her sabah bütün gazeteler ve televizyonlar okuyucularına ve izleyicilerine bunları haber veriyorlardı. Kendiside bunları dinliyor ve izliyordu. Kendisininde bir şeyleri inkar ederek bu güne kadar yaşadığını, yüzünde beliren acı tebessümle kabul etmek zorunda kalmıştı.
    Artık bulduğu formülü hayata geçirmek zorunda olduğuna dair fikri ağırlık kazanmaya başlamıştı.
    __ Çocuğunu yok edecekti… Öldürmeyecek, yok edecekti. Ne kendisi ne de başkası katil olmayacak ancak oğluda artık olmayacaktı. Bir çok kişinin çocuğu da ölmeyecek ancak onlar da artık olmayacaktı. Bunu nasıl yapacağını biliyordu, çünkü O, beyni en iyi tanıyan ve başkalarının beyniyle konuşabilip düşünebilen çok az yaşayandan biriydi.
    Yok etmeden yok olmak. Bütün hayatı boyunca bunun için uğraşmıştı ve tarafsız bir gözlemci olarak kendine geçer not verebiliyordu. Hiçbir değeri ve varlığı yok etmeden, yok olup gitmeyi başarmak için yaşıyordu. Şimdi, kendini, her zamankinden daha çok yalnız hissediyordu. Başka biri onun notunu veremezdi;oğlu dahil kendisinden başka arkadaşı hiç olmadı ve olmayacaktıda.
    Şimdi, bütün kötü çocukların yaşama haklarının sınırını belirlemeye çalışıyordu. Sanki, beş dakika öncesine kadar düşünmekten dahi korktuğu fikrini aylardır tartışmış ve bir karara varmış gibi, kötü çocukların kategorilerini belirlemeye koyulmuştu. Kötünün sınırı nerede başlayıp nerede bitiyordu? Hangi dereceye kadar kötü olanlar karantinaya alınacak ve hangi dereceden sonrakiler yok olacaktı.
    İnsan neslinin artık tehlikede olduğu fikrine kendini o kadar inandırmıştı ki, bir an önce harekete geçmeseydi tarih, O’nu asla affetmeyecekti. Bulduğu çözüm sadece kötü çocukları etkilemeyecek aynı zamanda annelerinin yaşamlarında da geri dönüşümsüz değişikliklere yol açacaktı. Değişiklik, sanırım çok iyimser bir açıklama olur. Doğrusu, yaşamları alt üst olacaktı. Asıl hazin olan ise anneleri hayatta olmayan bütün kötü çocuklar bir daha hiç olmayacaklardı.
    Bulduğu çözüm üzerinde düşünürken aklına takılan şey üzerine başka bir değerlendirmede bulundu;
    __ Herkese bir anne tayin edilmiş ta ezelden beri. Herkese eşit dağıtılan yaşam kaynağı su dahi değilken, bu eşitlik annede sağlanmış. Birden yüzünde gülümseme belirmeye başladı;
    __ Benim oğlum en azından ben hayatta olduğum için şanslı. Annesi hayatta olmayan kötü çocukların şansızlığını yaşamayacak. Sonrasında ne olacağını bilmesemde , baştan kaybetmeyeceğini biliyorum.
    Bu düşüncesi rahatlaması için yeterli olmuştu. Şimdi daha berrak bir beyin ile kendi bulduğu formül üzerinde yoğunlaşabilirdi. Koca bir dünyayı ve milyarlarca insanın yaşamını etkileyecek olan gelecek zaman kurgusunu yavaş yavaş inşa etmeye başlıyordu. Öylesine bir kıvrak beyin zeminine sahiptiki, çok kısa bir zaman içerisinde binlerce veriyi işleyip ayıklayıp, karara varabiliyordu. Bir doktordu, bulduğu çözüm yolu kendi mesleğinden hiç te uzağa düşmemişti… Laboratuardan geçiyordu. İnsanlık tarihinin bundan sonraki kararları üzerinde hiçbir devlet adamının fikirleri etkili olmayacaktı. Karar, iğnenin ucunda olacaktı. Ağlamalı mıydı korkmalı mıydı yoksa gülmeli miydi? Bu kararı bütün yetkililer kendi kalemlerinden çıkan imzalarıyla, doktora, kendileri vereceklerdi, vermek zorunda kalacaklardı. İnsan soyunun devamı için alınacak olan bu karara, kamuoyunu ikna etmek amaçlı bir dizi aslında belkide yüzyıl sonra yaşanması beklenen insanlık dışı olaylar, iktidarların onayıyla yüzyıl beklenmeden insanlara şimdiden yaşatılacaktı. Bundan üç belkide beş kişinin haberi olacaktı. Elbetteki onların da bildiklerini unutmaları için bir formül bulunmuştu.
    Anneler, doğurduklarını tekrar taşıyacaklardı… Malesef kucaklarında değil, tekrar karınlarında. Bir daha aynı çocuğu doğuracaklardı. Gebelik döneminde yapılacak tetkik ve takipler anne karnındaki yavruların normal sağlık muayeneleri için olmayacaktı. Onlar kötü çocuk oldukları için tekrar annelerinde yeniden doğacakları güne kadar akıl almaz bir dokuz ay geçireceklerdi.
    Her şey hesaplanmıştı… Doktor, aylar süren hesaplamalar daha yapacaktı. Ancak bir şeyi asla hesaplayamayacaktı. Onlar kötü çocuklardı, yaşamalarına imkan tanınmadığını herkesten iyi anlayacaklardı. Kötü çocukların kardeşliğini unutan doktor, kendi çocuğunu bütün kötü çocukların en büyük kardeşleri olarak karnında, kendi bulduğu çözüm üzerinde çalışırken yeniden dünyaya getirmek üzere taşıyacaktı.

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • "Bizler...
    Bu ormanda nereye gittiğini, karanlık ve kimsesiz bir alanda huzurun, güvenliğin nerede olduğunu bilmeyen, ancak onu arayan adamlar. Çıplak ayaklı, soğuktan her tarafı buz bağlamış, her şeyini kaybetmiş ve belirsiz karanlıkta hayatının bir saniye sonrasının bile nasıl olacağını düşünemeyen bizler. Ketik ormanı bile bize koynunu açmıyordu. Ketik ormanı bizim kadar Ermeni'ye de koynunu açmıştı. Ve biz her an herhangi bir ağacın, herhangi bir patikanın kenarından çıkacak olan o eli silahlı, sakallı, köpek gibi gözleri olan Ermeni'den kaçıyorduk. Neyi kaçırdığımızı, kaçarak ne kazandığımızı bilmeden...
    Belki canımızı kurtarmak için kaçıyorduk. Ancak insanın canı, insanın hayatı var olduğu yer değil mi? Ormanın ortasında her taraftan başımıza yağan mermi yağmurunun altında, yanı başımda en çok sevdiğim insanlar öldüğü sırada ben geri dönmek, o küçük odada barış öyküleri okumak istiyordum. Ben evimden bu şekilde, ben kendi yuvamdan bu şekilde çıkmak istemiyordum. "
    Dilbar Guliyeva
    Sayfa 114 - Cinius Yayınları
  • GİTSİNLER Mİ?DERSİMLİ MERYEM'İN ACI HİKAYESİ

    Meryem İslam’ın şartı 5kg çökelik, 5kg yağdır der.

    Meryem 1915’te Çemişgezek ilçesine bağlı Sinsor köyünde tüm ailesini kaybeder. Köyün en varlıklı ailelerinden biriyken her şeyini ve bir kızını geride bırakıp kaçmak zorunda kalan aile ile Meryem ömrü boyunca bir daha hiç bağlantı kuramaz.

    Yalnız kalan Meryem’i köyde bir aile yanına alır.

    Evlenecek yaşa gelene kadar bu ailenin yanında kalır.

    Daha sonra aile köyde Sünni mezhebinden eşini kaybetmiş Meryem’den yaşça büyük biri ile Meryem’i evlendirir.

    Nüfus memuruna verilen 5kg. çökelik ve 5kg yağ ile Meryem’e Müslüman Türk kimliği çıkarılır.

    Sahip olduğu yeni inancın gereklerini inandırıcı olabilmek için herkesten çok yerine getirmeye çalışır.

    5 vakit namazını kılan Meryem’in hayatı her bakımda çok değişmiştir, kimliği, dili, dini, ekonomik varlığı yoktu artık.

    Babasının varlıkları başkaları tarafından kullanılırken Meryem fakir bir hayat sürmektedir.

    Gel zaman git zaman Meryem babasına ait konakta başkalarının oturmasına, bağlarının bahçelerinin talan edilmesine dayanamaz ve bu duruma itiraz eder. Yasal yolla ailesinden geriye kalanları almak ister.

    Ancak Meryem eski kimliğini ispatlayamaz. Hâkim de ağaların elinden bu malları alıp Meryem’e vermek istemediğinden Meryem’in eski kimliğini kabul etmez. Uzun süre uğraş veren Meryem’e ailesinden kalanlar iade edilmeyince Meryem Hâkim’e itiraz eder.

    Ben Müslüman değimliyim niye bana yardım etmiyorsunuz deyince Hâkim’de söyle o zaman İslam’ın şartı kaçtır der. Meryem İslam’ın şartı 5kg çökelik, 5kg yağdır der.

    Hâkim hiç olur mu öyle deyince, Meryem’de 5kg çökelik , 5kg yağ ile bana Müslüman kimliği verdiniz ,başka ne ola ki İslam’ın şartı der.

    Uzun yıllar süren mahkemelerin sonucunda Meryem mallarını geri alamaz.

    Bu süreçte ülkenin her şehrinde sermaye el değiştirmiştir.
    Talan edilen mallar yetmemiş günümüze kadar nerede eski bir kilise var ise köküne kazma sallanmış, yapılar tahrip edilmiştir.

    Sinsor’da ki kilisede zamanla bir harabeye dönüşür zaten Meryem’de ailesini kaybettikten sonra o kiliseye bir daha adımını atamaz.

    Yoksul bir Müslüman olarak hayatına devam eden Meryem beş vakit namazını kılsa da toplumda yaratılan Ermeni algısından nasibini alır. Çocuklarına edilen küfürlerde annelerinin Ermeni olduğu hiç unutulmaz.
    Meryem öteki bir yoksul olarak hayatını sürdürdüğü Sinsor’da hayata gözlerini yumar.

    "Önce Ermeniler gitsin,
    İstanbul'u İstanbul yapan değerleriyle;
    Dolmabahçe Sarayı'nı,
    Çırağan'ı,
    Kuleli'yi,
    Selimiye Kışlası'nı,
    Malta Köşkü'nü,
    Beyazıt Kulesi'ni,
    Dünyanın hayranlıkla bakakaldığı mimarilerini de alıp gitsinler.
    Giderken Ermeniler,
    Güllü Agop'u,
    Ara Güler'i,
    Mıgırdıç Magrosyan'ı,
    Onno Tunç'u,
    Garo Mafyan'ı,
    Adile Naşit'i,
    Cem Karaca'yı da unutmasınlar.
    İpek puşularını,
    Potinlerini,
    Nacarlarını,
    Vodistlerini,
    Çilingirlerini,
    Çömleklerini,
    Bakırlarını da alsınlar yanlarına Ermeniler.
    Topiği,
    Kuzu kapamayı,
    Çılbırı,
    Ciğer bohçasını da alsınlar...

    Kürtler de gitsin
    Kilimlerini, keçelerini,
    İlmek ilmek dokudukları halılarını denk edip gitsinler.
    Yaşar Kemal'i,
    Ahmet Kaya'yı,
    Yılmaz Güney'i,
    Ahmed Arif'i,
    Aynur Doğan'ı sakın unutmasınlar.
    Cigerxun'u,
    Ahmede Xani'yi,
    Mem u Zin'i,
    Balıklı Gölü,
    Aynzeliha'yı,
    Surları, burçları
    Deliloyu,
    Halayı,
    Çaçanayı,
    Şemameyi de yanlarına alsınlar.
    Zazalar da gitsin
    "Homa zanu kafır kamu" diyerek.

    Süryaniler de terk etsinler bu toprakları
    Telkariyi,
    Basmayı,
    Nahit ustalarını,
    Dokumalarını,
    Dayr-ul Zaferan'ı da alsınlar yanlarına.
    Ha, Coşkun Sabah'ı da unutmasınlar!

    Rumlar da gitsin
    Giderken cumbalı ahşap evlerini,
    Arnavut kaldırımlarını,
    Ve Selanik türkülerini,
    O güzelim Rum meyhanelerini,
    Rakılarını, mezelerini de alıp gitsinler Rumlar.

    Bulgarlar da gitsin
    Şarkılarını, türkülerini
    "Ayletme Beni"yi,
    "Arda Boyları"nı,
    Akıtmalarını,
    Börek, çörek, bozalarını,
    Komik aksanlarını,
    Naim Süleymanoğlu'nu,
    Sabahattin Ali'yi unutmasınlar.

    Çerkesler de terk etmeli bu toprakları
    Ama terk ederken
    Türkan Şoray'ı,
    Nazım Hikmet'i,
    İsterlerse Çerkes Etem'i de götürsünler.

    Lazlar;
    Fıkralarını,
    Takalarını,
    Horonu,
    Hamsiyi,
    Muhlamayı,
    Hatta Kazım Koyuncu'yu da götürsünler.

    Romanlar toplasınlar sazlarını, darbukalarını, çadırlarını
    Alıp gitsinler Neşet Ertaş'ı, Adnan Şenses'i
    Engin hoşgörülerini,
    Hamam sefalarını...
    O mozaiğin bütün renkleri gitsin
    Kalsın siyah-beyaz.
    O aşure kazanının bütün çeşitleri yok olsun
    Kaynasın o bulamaç.

    Kalın bir başınıza
    Bir dağ kadar sessiz
    Bir çöl kadar ıssız
    Bir bulut kadar ağlamaklı
    Bozkırın ortasında tek başına açan bir çiçek,
    Yapayalnız bir ağaç gibi...
    Irkınız,
    Diliniz,
    Dininizle bir tek siz kalın.
    Sonra birbirinizin yüzüne bakarak uzunn uzunnn...

    "O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler."
    "O Kürdü, o Ermeni'yi dövmeyecektik" diyerek"

    Servet Günay
  • Sevgili Dost,
    Bu keşmekeşin içinde boğulurken, bana mektuplarınla bir an için nefes aldırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana. Sahi dostlar asıl böyle günler için var değil mi?

    Zor zamanlardayız sevgili dost, bir selâma, bir güzel söze, bir tebessüme muhtaç bu kalplerimiz. Artık onu samimi bir muhabbetle, güvenle doldurmak öyle zor bir hale geldi ki. Bilmiyorum kalplerimiz de mi koflaştı artık, insanlar ezdikleri şeyin sesini neden duymuyorlar?

    Sevgili dost,
    Ellerini kalbimin üzerine koy, muhabbetinle dolsun içi.

    Sevgili dost,
    Zor zamanlardayız demiştim ya, dört bir yandan sarmışlar çevremizi. Sanki kibir, fitne, fesat, kötü zan ve hasetten bir harca bulanmış her yer. İnsanların yüzlerinde öyle içten bir samimiyet taklidi var ki seçemiyorum içlerinden sen gibisini. Hüsn-ü zan ile bakmanın, kötülüğün içindeki güzelliğin ayırdına varmak için çabalamanın aptallık olarak görüldüğü bu zamana ayak uyduramıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık" oyunun içinde yenil, ama yıkılma diye fısıldıyorum sürekli kalbime. Varsın oyun dışı kalalım diyorum. Ama İsmet Özel, “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” diye anlatıyor ya hani ben o saldırıyı püskürtememekten, oyunun içine çekilmekten korkuyorum.

    Sevgili Dost,
    Sevgi orduların nerede? Bil ki sen olmazsan gücüm yetmez ayakta kalmaya, kırılır kabuğum bir zaman sonra.

    Sevgili Dost,
    Yeni taşındığım bu ilçede neredeyse her gün, farklı farklı mahallelerin pazarı oluyor. Rengarenk meyveler ve sebzeler, süslü tezgahlar, güzelliğinden gözleriyle emin olamadığı ne varsa almak istedikleri dokunan, koklayan insanlar ve heyecanlı bağırışlarıyla birbirine laf atan esnaflar. Özlemişim bu manzarayı. İnsanların arasına karışmayı, izlemeyi onları. Pazar; ihtiyacın olan her neyse onlarca seçenek arasında kesene, bütçene, zevkine göre payına düşeni aldığın yer. Tüm bu cümbüşü izlerken düşünüyorum; Bu dünya pazarında benim payıma düşen ne? Başımıza gelen her şeyin bir sebebi vardır. Yaşananlar nasip çerçevesindedir. İnsanların bir mecliste boşuna durmaz, boşuna işitmezmiş söylenenleri. Ortaya onlarca laf söylenir, kişi ihtiyacı seçer kalbine koyarmış.

    Sevgili Dost,
    Kelimeler de nasibe dahildir. Kimi yarana merhem olur, kimi sana el verir sen merhem olursun. Son birkaç gündür okuduğum kitaplara bakıyorum. Onlarca sayfa, yüzlerce cümle, binlerce kelime. Geriye bana altını çizdiklerim kalıyor onca bütünden. Kalbime onlar işliyor. Kimi bana merhem, kimini ben merhem olabilirim diye alıp koyuyorum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Cümleler de senin pazarın, geziniyorum içinde. İhtiyacım olan her bir parçayı alıp, koyuyorum sepetime.
    İçinde ne var dersen, işte şöyle;

    “ Sevgili dost,
    Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder, gel ve yüksel.” demişsin.

    Koştum, geldim ey dost. Söylediğini, aldım koydum kalbime.

    “Ellerimiz acaba insanlığın mutluluğuna mı, yoksa sefaletine mi katkıda bulunuyor? Eldivenlerimizi çıkarabilirsek, belki parmak izlerimizden anlayabiliriz neler yaptığımızı.” demişsin.

    Sorularını kazıdım aklımın en görünen yerine, parmaklarımı alıp önüme koydum. Gittim geldim doğduğum günden bugüne. Muhasebesini yaptım olabildiğince. Kah gurur duydum, kah kızdım kendime.
    Söylediğini aldım, koydum kalbime.

    “Bir kilimi üzerinde sevgiliniz gezinecekmiş, bir kaşkolu çocuğunuz boynuna dolayacakmış gibi dokur, bir binayı içinde anneniz oturacakmış gibi yaparsanız, ne o kilim eskir, ne o kaşkol solar, ne o bina yıkılır.” demişsin. Gayretim bunun adına sevgili dost.

    Öğüdünü aldım, koydum kalbime.

    Ve son olarak, bu keşmekeşin, nereye gittiğini bilmediğim telaşımın içinde neredeyse nisyana sürüklenmişken,

    “Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var. Bizim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir peygamberimiz var. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.” demişsin ya. İşte bu, dedim sevgili dost. Dost dediğin, karamsarlığa düştüğünde seni ayağa kaldırmalı, ümitsizlik tozuna bulanmışsa yüreğin, tutup silkelemeli seni. Sadece bu hatırlatma bile yeterdi umudumu berraklaştırmana.

    Hatırlatmanı aldım, koydum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Biliyorum ama ara sıra hatırlatmana ihtiyacım var.

    Biliyorum, onca kötülüğe rağmen “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, çünkü ne olursa olsun, "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, her şeye rağmen sineni açmakla, serin gönülleri ısıtmakla, insanları sevmekle düzelecek.

    Her şey.
  • Ey insanlar!.. Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur! Olacak neyse olur. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, annelerinin ve babalarının yerini alır. Derken, hepsi ölüp gider! Hâdiselerin ardı arkası kesilmez; hepsi birbirini kovalar. Kulak tutunuz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük dîvan, gökyüzü yüksek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı
    kalıyorlar? Yoksa, orada kalıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, yemin ederim ki, Allah'ın indinde bir din vardır ki, şimdi içinde bulunduğunuz dinden daha sevgilidir! Ve Allah'ın gelecek bir peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi! Ne mutlu o kimseye ki, ona îman eder; o da kendisine hidâyet eyleye! Yazıklar olsun, ona isyan ve muhalefet
    edecek bedbahta!.. Yazıklar olsun, ömürleri gafletle geçen ümmetlere!.."Ey insanlar!.. Hani ya babalar, dedeler, atalar?.. Nerede soy sop?.. Hani o süslü saraylar ve mermer binalar yükselten Ad ve Semud kavimleri?.. Hani ya, dünya varlığından gururlanıp da kavmine, 'Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?' diyen Firavunla Nemrud? Onlar, zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe sizden çok daha üstün idiler. Ne oldular? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti,
  • Yarın 10 Kasım. Her Türk vatandaşı gibi içimizde bir hüzün olacak o saatte, o dakikada. 9'u 5 geçe, arabalar ve insanlar duracak, sessizlik ve ardından acı bir siren sesi. Birkaç şiir okuyacak ve o güzel insanın ruhunu anacağız her yıl olduğu gibi. Peki ya sonra? Atatürk'ün ölmesinden çok onun fikirlerinin ölmesine üzülüyorum. Çünkü her ne kadar farklı da olsa o da insandı, ölecekti bir gün. Ama fikirleri kim bilir hangi siyasi ellerde propaganda amacında şimdi.a Oysa gençlerin ve çocukların kafalarında olmalıydı o fikirler. "Bütün ümidim gençliktedir'' diyor Mustafa Kemal, peki nerede bu gençlik? Elinde telefonu, aklı cinsel organında devletin yardımıyla uyuşturulmuş beyni ile zamanını boşa harcıyor. İlim, kitap bilmeden yabancı ülkelerin modernliğini ilimini almadan,sadece yararsız şeylerini alarak ömrünü harcıyor. Sonra sürüye ayak uyduruyor. Erkekler her gördüğü dişi sineğin peşinden gidiyor ülkede üreme kıtlığı var gibi, kız çocuklarının aklı evlilik,gelinlik,çeyiz gibi şeylerle doldurulup ''ev robotu'' olmak için yetiştiriliyor. Özellikle, kadınlara seçme seçilme hakkını daha ilk reformlar arasında gösteren, köy enstitülerini kurup onlara çocuklarıyla beraber eğitim veren bir lider, bugünleri görse ne düşünürdü?
  • Hüzün yakışmıyor sosyal medyaya. Tebrik ediyoruz, takdir ediyoruz, kutluyoruz sürekli. Neşe almış başını gidiyor. İnsanlar burada çok güzel giyiniyor. Çok güzel yiyor. Çok güzel görünüyor. Çok güzel düşünüyor. Herkes şükür dolu, herkes huzurlu... Peki kötü nerede o zaman? O kötüyü bir bulursam, vallahi fena yapacağım.