Buğlem Öner, bir alıntı ekledi.
11 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

3 ekimde, new york borsasındaki yükseliş aniden durdu hatta tersine birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmeye başladı. Sonraki günlerde düşüş giderek suratlendi.
21 Ekim 1929 da yabancı yatırımcılar ellerindeki hisselerini büyük miktarda elden çıkartmaya başladı. Parayla uğraşanların tam da beklediği olmuştu. "Krizi sözcüğü o günden itibaren dünyanın en çok kullanılan kelimesi halini almıştı.
Günlerden persembeydi. Ve bugün insanlık tarihine kara perşembe olarak kazinacakti.

İpek Sabahlık, Osman Balcıgil (Sayfa 156)İpek Sabahlık, Osman Balcıgil (Sayfa 156)
TUĞBA ÖZTÜRK, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okuyor

İspanyollar, 12 Ekim 1492'de yeni bir dünyayı değil, sömürü ve kapitalizmin yolunu keşfetmişlerdir demek daha doğru olur bence. 16 yıl yaşadığım New York'da, her yıl ekim ayında resmi tatil olarak Cenovalı banker Colomb adına kutlanan Colombus gününde, ben, Amerikan medyası tarafından gçzardı edilen Kızılderililerin gösterilierini el çırparak izlerdim. Milyonlarca İnkalının iskeletleri üzerinde yapılan bu kutlamayı, siz okurların takdirine bırakıyorum.

Latin Amerika Yakılan Bellekler, Buket Şahin (Sayfa 68)Latin Amerika Yakılan Bellekler, Buket Şahin (Sayfa 68)
Hülya Açılan, Hiroşima'yı inceledi.
16 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 7/10 puan

New Yorker’ın ilk hicivsiz,reklamsız hatta tek bir yazıya dayanan yazısı.Satışa sunulduktan bir kaç saat sonra tükendi dergi..Sonra kitaplaştırıldı..Hatta filme de çekilmek istendi..(bu ilginin sebebi “insanoğlu bir diğerine ne ölçüde zarar verebilir? merakı mıydı bilinmez.)
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların etik değerini tartışmak bile anlamsız bu kitap ve benzerlerini okuyup/izledikten sonra.
Kitap her ne kadar 6 kişinin bombadan önce ve sonrası yaşadıklarına odaklansa da genel bir durumu da gözler önüne seriyor.

Sukûtuhayâl, Aşk'ı inceledi.
 17 saat önce · Kitabı okudu · 2/10 puan

Eğer bu kitabı okuduysanız ve incelemesini de okumak isterseniz bu kitap üzerine yapılmış en derin inceleme ve haklı sebeblere baglanmış titizlikle objektif bakış acısıyla olusturulmustur. Bu tür medya kitaplarının modernizm adı altında nasıl boş ve kokuşmuş bilinçaltı pislikleriyle dolu oldugunu argümantasyonlara dayalı sekilde görmek isterseniz Dücane Cündioğlu'nun eleştirisini okuyabilirsiniz. Medyaya hizmet eden popüler kültür kitapçılarından, tenkitcilerinden ve boş okuyucu kitlesinden Çok daha objektif bir bakıs acısıyla olusturuldugu için çok daha etkili olacaktır diye düşünüyorum. İyi okurlar
I. MEVLANA ve ŞEMS ve AŞK
29 Ağustos 2009



Ramazan, bir yıl içerisinde sadece kendime sakladığım ay!
Nâdandan uzaklarda, içinde saklanabildiğim tek ay!
Çengelköy’deyim. Evde. Yalınız.
Bildiğim en iyi işi yapıyorum. Okuyorum.
“Ne zaman karanlık artar ve sevgili sana çirkin görünmeye başlarsa, ona daha çok yaklaş!” diyen ustanın, Tebrizli Şems’in öğüdüne uyuyorum. Geceleri, yatağıma uzanıp iki dizimi de karnıma çekiyor ve sevgiliyi ancak üşürken zikredebiliyorum.
Sırf ısınabileyim diye... iniltilerime karşılık vermekte yetimlerin efendisi gecikmesin diye...
* * *
Ne tuhaf değil mi, Hz. Ali, “Perde açılsaydı yakîn yine artmayacaktı” diye uyarmış hakikat talibini. Yani günün aydınlanmış olması, hakikati görmenin güvencesi değil.
Ürküyorum bu yüzden. Beyaz ölümün hemen yanıbaşına, bu sefer, âdetim hilâfına, siyah ölümü de iliştirmek istiyorum. (Yani kendimi aç bırakmakla yetinemem artık, halka tahammül de etmek zorundayım.)
Siyah ölüm uğruna, bu ilk hafta, ne yapıp edip okumalarım arasına dört de roman sıkıştırdım: Hz. Pir-i Mevlâna ile Şems-i Tebrizî hakkında yayımlanmış ikisi tercüme, ikisi telif olmak üzere dört roman...
1. Nefrin Tokyay, Tebriz’in Kış Güneşi (Aralık 2005)
2. Ahmet Ümit, Bab-ı Esrar (Kasım 2008)
3. Saide Kuds, Kimya Hatun (Şubat 2009, Farsça’dan)
4. Elif Şafak, Aşk (Mart 2009, İngilizce’den)
Üşüdükçe, Şems-i Tebrizî’nin —Hırka-i Şems olarak da bilenen— Makalâtıyla bir kez daha ısınmayı beceremeseydim, acaba bu dört kitaplık gürültünün üstesinden gelebilir miydim, bilemiyorum.
Neyse ki hepsini okudum. Hem de altını üstünü çize çize.
* * *
Bir vesileyle, rahmetli babamın hususî nüshasını bulup çıkardım kütüphanemden, ve artık iyice sararmış ve yıpranmış yapraklarını karıştırırken, kendisinin sayfa kenarlarına düştüğü bazı notlara tesadüf ettim. Hepsi de Mart 1982 tarihli...
Bir sayfada bir paragrafı daire içine almış ve yanına şöyle bir not çıkmış:
— DÜCANE’nin kulağı çınlasın!
Hemen karşı sayfada Şems’in bir ayetle ilgili teviline şu notu düşmüş:
— DÜCANE okusun! Ayeti de inkâr edemez ya! Kendine yakın olandan kaçmasın yeter!
Bir yerde Şems, “Bal içindeyiz, kanadımızı çırptıkça daha çok yapışıyoruz” demiş, babam da yanına şu notu düşmüş:
— O senin yüzüne bakıyor hâlde iken, (ey oğul), sen hâlâ arkasından gıybetinde bulunuyorsun. [Yani, gönül aynanda O’nunla yüzyüze konuşacağına, başkalarının aktardığı bilgilere güvenip habire o dedi, bu dedi diye dedikodu yapıyorsun!]
Ve daha bu minval üzre yazılmış muhtelif notlar...
Şaşırıp kalmıştım. Niçin sanki çok uzaklardaymışım gibi, babam bana böyle uyarılar gönderme gereği duymuştu acaba?
O tarihlerde ben neredeydim?
Derken, hatırladım; o tarihte, babamla aramda geçen şeriat-hakikat, zahir-batın münakaşaları yüzünden koca (!) kütüphanemi de sırtıma alarak evi terketmiştim. Beş parasızdım. Fakat izzet-i nefsimi de ezdiremezdim ya! Ne de olsa bir dâvâ adamıydım. Zahire sımsıkı sarılan genç bir adam!. Babasına rağmen, kendini kendine ispatlamaya ihtiyaç duyan küçük bir adam! İnsanlar sırf kendisini incitti diye, hakikati insanda arayıp bulmak yerine, onu sadece kitaplarda bulacağına ahdetmiş zavallı bir adam!
19-20 yaşlarında kendimce tutunacak muhkem bir kulp ararken, rahmetli babam her tutamağın bir tasallut sebebi olduğunda ısrar ediyordu. Ben hakikati ötelerde, yücelerde arıyordum, o ise, her defasında “Bir kez de insana baksan â evladım!” deyip işimi zorlaştırıyordu. “Gönlüne baksana!... Kendine!”
Gönül de neymiş!? Ben uçmak istiyordum, bu nedenle de kanatlarıma dayanıyordum. O ise kanatlarıma (ilmime) değil, ayaklarıma (irfanıma) dayanmam gerektiğini söylüyordu. Üstelik uçmak için değil, icab ederse birgün, inmek için!
Hâlâ kanatlarım çok güçlü, ve fakat ayaklarım zayıftır! 30 yıldır kanatlarıma dokunamayan mü’min dostlarım, nedense hep ayaklarıma tekme atmaktan zevk aldılar; yere inersem yürüyemiyeyim diye... ilk fırsatta sol kulağımdaki küpeyi çıkarıp atayım diye...
Hakikat şu ki hâlâ yere iyi basamam. Kolay incinirim. Kolay incitirim. Yedi kat gökte savaşmaya yarayan kılıcım da, kalkanım da ilim cevherinden olduğu için aslâ uzun süre ayakta kalamam, hemen düşerim.
Baba sözü dinlemedim çünkü!
* * *
Her neyse, işte ben böyle, bir kez daha Şems’in Hırkasıyla ısınırken, bari şu romanları da topluca okuyup aradan çıkarayım dedim.
Acaba kimler ne kadar içebilmişti o pınardan?
Ne de olsa romandı... şiirdi... sanattı... mecazdı.... bunlar, sözümona kanatları güçlü olanların semâsıydı... Hz. Pir’in nefesi, acaba onları ne kadar yücelere çıkarmıştı, Şems’in ışığı kendilerine hangi hakikati hangi açıklıkta göstermişti?
Sonuç gayet acı vericiydi. Çünkü ortada hakikat değil, hatta hakikatin edebiyatı bile değil, hakikatin edebiyatının edebiyatı vardı. Bildik mağara gevezelikleri... gölgelerle âşinalık... kokusuz edebiyat... tatsız tuzsuz ifadeler... aşksız tutkusuz kelimeler... şiiriyetten yoksun cümleler... yığınla klişe... hep bildik teraneler... pembeleşmiş aşk lafazanlıkları...
Neymiş, ilâhî aşkmış!
İlâhî aşk, beşerî aşk, hepsi de nâdân edebiyatı! Hepsi de birer dil oyunu!
Evet, hepsi de yaşanmamış bir âleme öykünmenin ürünü!
Hakikatten yoksun! Ve samimiyetten! Ferd planında çekilen ızdırabın kokusu duyulmuyor; ne şahsî bir hesaplaşmanın, ne de gerçek bir acının.
Mecnundan habersiz bin Leyla! Leylâ diye diye başından yetmiş nikâh geçmiş bin Mecnun!
Hakikatin kokusundan eser olmadıkta, o aşkın adı ilâhî olsa n’olur, beşerî olsa n’olur?
Şems ile Mevlâna aşk şarabından içip sarhoş olmuşlar ama işe bakınız ki sekiz asır sonra kimileri —hem de ayık oldukları hâlde— agorada nârâ atıyorlar!
Hakikat talibinin, bir putperestin sadakatine, bir ateşgedenin içtenliğine, bir fahişenin inkisarına, bir sâkinin hürmetine, bir karıncanın inadına ihtiyacı var; tasavvuf edebiyatı üzerinden aşk klişelerini piyasaya arzeden kısık gözlere değil!
Şarap üzümden yapılır, tersi olmaz!
* * *
Bu romanları okurken, bir İspanyol ressamın, Pablo Picasso’nun beklentisi, benim de biricik beklentimi teşkil etmişti:
— Hepimiz biliyoruz ki sanat, hakikat alanına ait bir şey değildir. Hakikati —en azından, anlamamız için bize dayatılan hakikati— farketmemizi sağlayan bir yalandır sanat! Sanatçı, yalanlarının doğruluğuna başkalarını ikna edecek yolu bulmalıdır.
Böylesi bir beklentiyi karşılayabilecek bir sanatsal titizlik tarafından iknâ edildiğimi söyleyebilir miyim?
Ne yazık ki hayır!
Sanat üzerinden hakikate el uzatan dört yazar da “yalanlarının doğruluğuna başkalarını iknâ etmek” gibi sahici bir endişeye sahiplenmeyi düşünmemişler.
Sihirli bir sözcük var ellerinde. Sorulursa söylüyorlar: Kurgu.
En nihayet bizimki bir kurgu! Abartıp da kurgumuzu her safhasında gerçekle karşılaştırmayın!
Kim ne diyebilir? Öyle ya, yazarın özgür ve yaratıcı muhayyilesine kim karışabilir?
Hz. Pir-i Mevlâna, oğulları Sultan Veled ile Alâeddin, ikinci eşi Kerra Hatun, ve divânesi Şems-i Tebrizî ve kılıktan kılığa sokulan zavallı eşi Kimya Hatun...
Romancılarımızın hepsinin de ucundan kenarından, kendilerince ve fakat farklı nisbetlerde kuklalaştırdıkları ortak kahramanlar işte bu birkaç tarihî isim. Ne rol verilmişse kendilerine, onu oynamak zorunda kalmışlar. Yazarların özgür muhayyileleri, iplerini ne tarafa çekmeyi dilemişse, kuklalar da çaresiz o yöne meyletmişler.
Sorumluluk sahibi her vicdanın itiraf edeceği üzere, sadece hakikati değil, sanatı da incitmişler.
* * *
Yazarlar, öte dünyada —meşrebimce, bizzat “bu dünyada”— Hz. Pir’le veya Şems’le karşılaşabileceklerini hiç akıllarından geçirmişler midir acaba?
Muhakkak bir şekilde yüzyüze geleceklerini...
Ve o zatların hikâyeleri hakkında yazdıkları (ve/veya vurdukları) her satırın, bir insan olarak kendi kişisel öykülerini de belirleyeceğini...
Hiçbir muhayyile hakikatin sınırlarını aşamaz.
Hangi romancının muhayyilesi Hz. Pir-i Mevlâna ile Şems-i Tebrizî’nin hakikatini, olduğundan daha yukarıya çıkarabilir?
Hangi kalem, onların öykülerini, olduğundan daha ilginç, daha zengin, daha hüzünlü ve daha gerçek hâle getirebilir?
Yazarları hakikate ihanetle suçluyor değilim. Hâşâ! Bilâkis mecaz ve misalin, metafor ve allegorinin özüne sadakatsizlik ettikleri için kendilerini eleştiriyorum.
Meyhaneye girip ayık çıktıkları için... Gazoz içip serhoş taklidi yaptıkları için... VE dahi Hâmuşanda susmak yerine nârâ attıkları için...
* * *
Değilse, sarhoş olanınız bir adım öne çıksın! Günah çukuruna batmış olanınız! Aç kaldığı için kendi yaptığı putu bizzat yemek durumunda kalanınız! Bir kez olsun Tanrı’yla başı belâya girmiş olanınız! Küfr-ü hakikî’nin asaletiyle yeryüzündeki tüm tasdikleri redde cesareti olanınız! Terki terk edeniniz!
Şems’in şöyle dediğini duyar gibiyim:
— Siz neyi inkâr ettiniz, neyi terkettiniz? Hani küfrünüz nerede? Reddiniz? İtirazınız? İnkârınız? Öfkeniz? Safi imansınız maaşallah! Hiçbir itikadı (!) incitmeyecek denli sığ suları yeğleyen ikiyüzlü kalbinizin kılavuzluğunda yürüyorsunuz! Zarar edenlerin zararından kâr etmeyi başarıyorsunuz.
Bezirgân takımının ayakları ne de güçlü! Kanatsız iskeletler... dertsiz tasasız kafatasları... tam ortasındaysa aşksız, tutkusuz, kısık gözler... hakikate çok uzaklardan, isteksizce bakan gözler...
* * *
— “Utanmadan bir de diyorsun ki: Ben kâfirim!
Hayır efendim, sen müslümansın! Müslümanlık kâfirde de vardır.
Bu âlemde hakikî kâfiri nerede bulacaksın? Hadi bul da önünde secdelere kapanayım! Yeter ki hakikatiyle “Ben kâfirim!” desin de bûseler vereyim ona!” (Şems-i Tebrizî, Makalât)




II. AKLIN KALEMİNDEN KIRK KURALLI AŞK



30 Ağustos 2009




— Mevlâna... İslâm âleminin Shakespeare’i! (s. 38)

Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir benzetmeyle karşılaştığım daha ilk anda muhtemelen elimdeki kitabı -bir daha açmamak üzere- kapatır ve bir kenara koyardım.
Bu sefer öyle yapmadım. Bir lâ havle çekip bu bayağılığın altını çizdim, sonra da Elif Şafak’ın Aşk’ını okumaya devam ettim.
Sırf siyah ölümün hatırına... bir vazife duygusuyla... ızdırab içinde... ve tabii ki pencereden dışarı bakmanın cezası olarak...
Süreç değil bir tek, sonuç da benim açımdan acı vericiydi.
Bu konularda eline kalemi alan kim olsa, sonucun yine de değişmeyeceğini bilmek, belki de ızdırabımın asıl sebebi. Çünkü kendi irfan hazinelerimizle ve ortak değerlerimizi kendilerine borçlu olduğumuz büyük ustalarla sahih irtibatlar kuracak o muhkem noktadan artık iyice uzaklaşmış durumdayız.
Sorun, öyle alelâde bellek yitimiyle izah edilecek gibi değil. Çünkü pekâlâ kadim bilgi kaynakları elimizde. İnsan malzemesinde de sıkıntı çekilmiyor. Gayret eksikliği veya iyi niyet yoksunluğu (‘hain’ edebiyatı) türünden yakınmaları da -hiç değilse bu bağlamda- ciddiye alamayız.
O hâlde nedir sorun?
Sorun, dünyayı/eşyayı idrak tarzımızın hem içerik, hem de biçim itibariyle kökten dönüşmesi. Dünyagörüşümüzün neredeyse bütünüyle değişmesi.
Sözgelimi mülkiyet ve cinsiyet.
Modern Türk toplumunun, mülkiyet ve cinsiyet alanında kazandığı yeni bilinç yapısıyla artık geçmişine ihatalı bir biçimde, en azından müsamahayla bakabilmesi mümkün müdür? Veya mevcut mülkiyet ve cinsiyet kodlarıyla, mirasçısı olduğu o kadim dünyanın asırlık değerlerini sağlıklı olarak anlayıp yorumlayabilmesi?
Meselelerini ciddiye alan her namuslu zekânın bu soruya vereceği cevap olumsuz olacaktır!

GÖNÜL FERMAN DİNLEMEZ

Aşk’ın kuralları olur mu?
Ne münasebet, Aşk’ın kuralı olmaz ki kuralları olsun!
Aşk koşulsuz olandır. İçinde ‘çıkar’ ilkesinin olmadığı tek insanî edimdir. Külliyen hazdır. Bütünüyle zevktir. Süreç içerisinde oluşmadığından her türlü koşuldan, her türlü kuraldan âzadedir. Anî’dir; yani anda varolur; bir anda...
Trafiğin kuralları olur, ama Aşk’ın kuralları olmaz!
Kural, aklın vaz’ettiği ilkelere verilen ad! Bu nedenle hesaba kitaba gelir işlerin kuralı olur. Gönülse akla benzemez, çünkü ferman dinlemez. Hesaba da, kitaba da gelmez. Nedensizdir. Koşulsuzdur. Kuralsızdır. Bu yüzden mehabbet (sevgi) başkadır dilimizde, aşk çok daha başka!
Batılıları mazur görmeli, ne yapsınlar zavallılar, dillerinde tek kelime var: Love veya Die Liebe ya da L’amour!
Love deyince, mehabbet deyince, sevgi deyince, bakınız işte o zaman işin rengi değişiyor. Çünkü sevginin koşulları ve kuralları olur. Hem de üç tane değil, beş tane değil, kırk tane bile olur!
Olmuş da nitekim, meselâ bakınız Elif Şafak hiç üşenmemiş, bizler için tam kırk aded kural uyduruvermiş. Aklınca...
Evet, aklınca. Çünkü düşüne taşına, aklıyla yazmış romanını, gönlüyle değil. Kalbiyle hiç değil!
Son romanının başlığı şöyle: The Forty Rules of Love: A Novel of Rumi.
“Başarının Kırk Kuralı: Jeremy Bentham Hakkında Bir İnceleme” der gibi bir adlandırma!
Çaresiz, hemen sormak zorundayız: Tamıtamına kırk kuralı olan bu Love’dan muradı nedir acaba yazarın: Sevgi mi, Aşk mı?
İngilizce olarak yazılan bu eser henüz yayımlanmamakla birlikte Türkçe çevirisi altı aydır elimizde. Üstelik adı da gayet sade, gayet ekonomik: Aşk. Evet, sadece Aşk.
İşte size Türkçe’nin cilvelerinden biri daha! Çünkü Türkçe’de Aşk denince, kural mural akla gelmez; Türkçe’de aşkın ne kuralı olur, ne de kuralları. Hepsi de bir anda uçup gider.
Yazar, Türkçe düşünmeye başladığında, bilinci kendisine bir oyun oynamış olmalı ki Love’ın yanına koymaktan çekinmediği o meş’um kırk kuralı Aşk’ın yanına koymaya eli varmamış. Hiç değilse kapakta...

BİLGİ YOK, YORUM ÇOK

Elif Şafak’ın gönlü, acep şu akla zarar tamlamanın tüm günahını, mâşukların sultanı Şems-i Tebrizî’ye yüklerken hiç mi sızlamamış?
— Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı.
(Üç defa üst üste yanlışsız telâffuz edebilene ödül vermeli!)
Şems, güya diyesiymiş ki: “Bu kurallar benim için tabiat kuralları kadar evrensel, onlar kadar temeldir.” (s. 63)
Tabiat kuralları kadar evrenselmiş! Acaba yukarıda yeni çağ filozoflarından Francis Bacon’ın veya John Locke’un bir şakirdi mi konuşuyor, yoksa 13. yüzyılın, o mucizelerin ve kerametlerin hükümfermâ olduğu âşıklar dünyasının yaramaz çocuğu Şems-i Tebrizî mi?
Görünen o ki yazar kendi kelimelerini, kendi cümlelerini kimin ağzına koyduğunun hiç de farkında değil. Meselâ, Şems bir defasında çatıp kaşlarını söyleniyor: “Bu Allah’tan rol çalmak olur!” (s. 120)
Bir yerde de şu tuhaf ifade yakıştırılmış ağzına: “Bizim tek mezhebimiz var: Allah.” (s. 78)
Peki ya, zavallı pirimiz Bâyezid-i Bistamî’nin başına gelenler?! O da güya şöyle demiş: “Hırkamda Allah var!” (s. 200)
O da ne öyle, hâşâ, “Cebimde akreb var!” der gibi!
* * *
Hataların ortak özelliği özensizlik; bir kısmı da yetersizlik!
Hz. Mevlâna’nın mürşidi Seyyid Burhaneddin’e lâyık görülen şu ifadeye bir bakalım:
— “... ve Kur’an-ı Kerim’de yazan bir hükmü hatırlattım: Mümin müminin aynasıdır.” (s. 98)
Oysa Kur’an’da böyle bir ayet-i kerime yok! Aksine bu bir hadîs-i şerif. Öyle hadis literatürüne filân vâkıf olmaya da gerek yok, çünkü Şems-i Tebrizî Makalât’ında, Hz. Mevlâna ise Fîhimâfih’inde bu hadîsi şerh ediyorlar.
Tam da burada, “Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı; iki defa Meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son Cumhuriyet ilan ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan etsek?” diyen Sakallı Celâl’in kulakları çınlasın!
* * *
Hakikaten Aşk’ın en büyük eksikliği ciddiyet!
Meselâ Mevlâna’nın mübarek oğlu Sultan Veled’in hissesine düşen hezeyanlardan biri de şu:
— “Kehf suresinde apaçık yazmaz mı? Hazreti Musa efsanevi bir komutan, kanuni sıfatına lâyık biri olmanın yanı sıra günün birinde peygamber olacak kadar da mümtaz bir adammış.” (s. 258)
Aşk yazarının devirdiği çamların haddi hesabı yok, heyecanından İslâm irfanının ustalarını günümüzün ekran papazlarına dönüştürmüş; doğruları yanlışlarına yetmiyor bile.
* * *
Çöl Gülü, Hristiyan okurların ihtiyaçları da dikkate alınarak yaratılan bir Maria Magdalena taklidi. Şems’in irşadıyla hidayete eren bir fahişe.
Kenan şehrindeki kadınların Hz. Yusuf hakkında “Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melek!” şeklindeki şaşkınlıklarını hikâye ettikten sonra bu kadıncağız şöyle diyor:
— “Bir meleğe aşık oldu diye kim Züleyha’yı suçlayabilir ki?” (s. 381)
Kim olacak, kendisinden ayetler aktarılan Kur’an’ın sahibi!
Kur’anî mecaz, yazarın elinde hakikate dönüşmüş. Yazar surenin bütününü dikkate almamış ve Aziz’in karısının/Züleyha’nın (!) Hz. Yusuf’la birlikte olmak için zora başvurduğunu, emeline ulaşamayınca da onu zindana attırdığını aklına bile getirmemiş. İşin ‘aşk’ kısmı, gerçekte nedamet sahnesinden sonra başlar; ‘nefs-i emmare’ itirafından sonra.... yani kötülüğü emreden nefsin, Rabbinden af dilemesinden sonra...
Bütün dinler ‘yasak aşk’ (zina) meselesini ciddiye alırlar. Arzular bir duygu olarak kalmayıp fiile (ihtirasa) dönüştüğünde, tabiatıyla onu bir suç olarak görürler, bir düşüklük, bir kötülük olarak adlandırırlar. Karşılığında da iffeti, edebi ve ahlâkı yüceltirler.
Elif Hanım’a tavsiyem, Issız Adam’ın gözü yaşlı seyircilerinin etkileneceği türden hikmetler serdetmeden önce, meşgul olduğu sahanın kendisinden beklediği asgari özeni göstermeleri; ve meselâ, Kur’an’ın anlatımı bir yana, Yusuf ile Züleyha hikâyelerindeki nüanslara olsun hakettikleri dikkati vermeleri...
Yanlış anlaşılmasın, bir romancıdan ahlâkî vaazlar döktürmesini bekliyor değilim. Aksine tüm beklentim birazcık özen, birazcık titizlik. Üstelik dinsel filan da değil, sadece sanatsal!

ELMALILI HAMDİ YAZIR versus ŞEMS-İ TEBRİZÎ

— “Eskiden, yani Şems bu eve gelmeden evvel, Mevlâna ile haftada üç dört gün çalışır; ayetleri iniş sırasına göre incelerdik.” (s. 243)
Lütfen biraz muhayyilenizi zorlayın ve 13. asra gitmeye çalışın; sonra da Hz. Mevlâna ile genç bir kızı, oturup Kur’an ayetlerini, hem de iniş sırasına göre, incelerken tahayyül edin.
Tebessüm etmeksizin böyle bir sahneyi hayal etmek çok güçtür. Çünkü “Kur’an ayetlerini iniş sırasına göre incelemek” tamamen modern bir okuma biçimidir ve geçmişi otuz yılı bile geçmez. Gerçeği değil, hayali dahi...
Geçelim.
Genç kız Mevlâna’nın yerinde Şems-i Tebrizî’yi bulunca, çaresiz derdini ona açar:
— “Nisa suresi” dedim yavaşça. “İçime sinmeyen birkaç husus var orada. Bazı yerlerde erkeklerin kadınlara üstün olduğu yazılı. Hatta kocaların karılarını dövebileceğini söylüyor.”
Peki Şems, bu dertli kızcağıza nasıl tepkide bulunur, dersiniz?
Şöyle:
— “Öyle mi, bak sen!” (s. 244)
Kimya’nın şaşkınlığından istifadeyle ilgili ayetin iki versiyonunu ezberinden okuyan Şems sorar:
— “Ne dersin Kimya? Sence bu ikisi arasında bir fark var mı?”.
— “Evet var!” diye cevap verir Kimya: “Aynı ayetin iki farklı yorumunu okudun. Dokuları nasıl da farklı. Birincisi evli erkeklere karılarını dövme izni veriyor. İkincisi en kötü durumda ‘uzaklaş ya da uzaklaştır’ diyor. Aralarında epey fark var. Niye böyle?”
Bak sen! (Bu tepki tarzı bana Şems’ten sirayet etti!)
İki kaşı bitişmiş hâlde ve o melül melül bakan buğulu gözler eşliğinde Şems şu soruyu yöneltiyor:
— “Söylesene Kimya, hayatında hiç nehirde yüzdün mü?” (s. 245)
“Hoppala bu da nereden çıktı?” demiyoruz ve bu Yeşilçam repliğinin ardından, Şems’in bütün ciddiyetini takınarak, Kur’an’ı, çağıl çağıl akan bir nehre benzettiğine tanık oluyoruz; uzaktan bakana tek bir akıntı gibi, ama içinde yüzene dört ayrı ırmak olarak görünen bir nehre...
Böylece Elif Şafak’ın, tıpkı “Aşkın Kırk Kuralı” gibi, yaratıcı muhayyilesinden yardım alarak icad ettiği “Kur’an Yorumunda Dört Akıntı Teorisi”ni Şems’ten dinlemeye başlıyoruz. (Korkmayın, o türrehatı uzun uzun aktaracak değilim. Sizin yerinize o azabı ben yaşadım nasıl olsa.)
Bu hikâyenin bir de sürprizi var; hem de skandal düzeyinde!
* * *
Şems’in, Kimya’ya okuduğu iki ayet çevirisinden ilk versiyon, yani kadınlara haksızlık ettiği varsayılan metin, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Meal’inden (bir sadeleştirmesinden) alınma. Buna mukabil ikinci metin ise, yani sevgili Kimya’mızın sıkıntılarına çare olan versiyon ise, Yaşar Nuri Öztürk’ün çevirisinden.
Roman’ın referanslar bölümünde bu iki çeviri de zikredilmiş, ancak İngilizce bir çeviriden bahis yok. Bu durumda Elif Hanım, metne kendi çevirisini koymuş olmalı. (Bekleyeceğiz, göreceğiz.)
Yazar açıkça yanlı davranıyor. Çünkü Kur’an yorumlarında geçmişi 20 yıl öncesine bile gitmeyen tamamen subjektif bir çeviri zaafını, tamamen Şems-i Tebrizî’nin manevî otoritesi üzerinden haklılaştırmaya çalışıyor. Hem de Kur’an’ın batınî yorumu bahanesiyle!
Değil öyle 13. yüzyıla, 1980’lere bile geri çekilemez bir çeviriden, bir yorumdan, bir laubalilikten söz ediyoruz.
Çağdaş İslâmî Protestanlığın cılız numûnelerinden birinin, tamamıyla politik hesaplardan beslenen birtakım sığlıkları, nasıl olup da Kur’an’ın batınî yorumuymuş gibi sunulabilir; Şems-i Tebrizî’nin ruhaniyeti nasıl olur da bu denli ucuz bir biçimde istismar edilebilir, doğrusu bir anlam vermekte zorlanıyorum.
Tarihe sadakat umurlarında olmadığına göre, yazarımız, eli değmişken, Hz. Pir-i Mevlâna’ya da örtü ayetini yorumlatıp bugünün Kimyalarını da sıkıntılarından kurtarmayı düşünürler miydi acaba!?
* * *
Elif Hanım, romanınızı gayet dikkatle okudum, ve şu kanaate vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz.
Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise tam bir kitsch!
Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek!
Ne büyük zavallılık!
Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz!
* * *
Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı’ya veya bir dine inanmak gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır. Sanatın sınırlarına saygıdır.
Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André Gide’in DAR KAPI’sını hatırlamamak mümkün mü?
Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük bir edibdi.
Kim demiş ki Tanrı’ya âşık olmak için O’na inanmak gerekir diye? Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından... inanıp inanmamakta kuş gibi ürkek davrananların arasından...
Tanrı’ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı’nın inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerinden biridir aramak, ve fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek!
Şükür ki Şems’in ‘Hırka’sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor: “Bana göre arayan Tanrı’dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı.” (Şems-i Tebrizî, Makalât)
* * *
Ne diyeyim sana ey tâlib, aşk’tan biraz haberdar olsaydın, aşka kurallar icad etmeye kalkışmazdın!
Senin tüm günahın hakikat ile mecaz’ı birbirine karıştırmak!


III. NEW AGE: MÜZİK ve DANS ve DUA

31 Ağustos 2009


Haydi gelin, birlikte, Aşkın en neşeli pasajlarından birine göz atalım:
* * *
Yaşlı Bilge ciddiyetle şöyle der: “Kimya’yı muhakkak okula gönderin!”
Kimya’nın bu konuşmaya kulak kabartan annesi hemen atılır: “Kız çocuğuna okul ne gerek?”
Yaşlı bilge de yeni bir öneride bulunur: “Madem okul yok, kızınızı bir âlimin yanına verin!”
Kimya’nın anne-babası da soluğu Mevlâna’nın yanında alırlar. Babası der ki:
— “Efendi hazretleri, kızım Kimya özel bir çocuk. Ama anası da, ben de basit insanlarız. Onu layıkıyla yetiştiremeyiz. Bu yörenin ilmi en kuvvetli kişisi sizmişsiniz. Kimya’yı öğrenciniz olarak kabul eder misiniz?” (s. 217-218)
Bir de servis yemek ücreti meselesine dair birkaç diyalog daha döktürülseymiş harika olacakmış, değil mi?
* * *
Roman dediğiniz nihayet bir kurgu, kronolojik hatalar da olur, bilgi hataları da, aşırı-yorumlar da! Yazar özgürdür, kurgu özgürdür. Tasavvuf da bir ummandır, herkes o ummandan kabınca içer, vs.
Böylesi savunmaları hizaya sokacak en masum teklif şu olsa gerek:
Gerçekte yorum yorar; yoranı da yorar, yorumlananı da.
Bizlere aktaracağınız doğrulara değil, yalanlara bile inanmaya hazırız; yeter ki bizi ikna etmek için biraz emek sarfediniz, biraz yorulunuz!
Bakalım o hâlde, aşağıdaki yalanların (!) hangisinde bir emeğin izini görülüyor?
— Sözde babam Alamut’un son İsmailî imamıymış. Bana kara büyü yapmayı öğretmiş.” (s. 279; krş. s. 254, 267, 396)
— “Eğer insanın taktığı gözlüğün camlarına olumsuzluk sinmişse...” (s. 230)
— “Fildişi kulelerde âlimler, medreselerde şeyhler, makamında şıhlar, tahtında sultanlarla değil, aforoz edilmişlerle, kalbi incinmişlerle, kenara itilmişlerle yarenlik yaptım.” (s. 64)
— “Mevlâna oldum olası gayrimüslimlere iltimas geçti, azınlıklara yumuşak davrandı.” (s. 313)
— “Hayal perdesinde Karagöz oynatanlar..” (s. 321)
— “Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.” (s. 397)
Sormak gerekmez mi, kara büyü’nün, fildişi kulelerin, aforoz kurumunun, azınlıkların bizim kültür dairemiz içerisinde ne yeri var?
Veyahut, 13. yüzyılda gözlük camlarının, kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasının ya da hayal perdesinde oynayıp duran bir Karagöz’ün?
Bu özensizliklerin miktarını artırmaya gerek görmüyorum. Hakikaten Mevlâna’ya babasından nasıl olup da Kamus’ul-A’lâm kaldığı (s. 253) veya kendisinin nasıl olup da İbn Rüşd’ün Tahafut al-Tahafut ismindeki kitabını okuyabildiği (s. 361) gibi tuhaflıkları açığa çıkarmaktan da hoşlanmıyorum.
Kısacası, kolunda Seiko marka saatle Rumeli hisarının surlarında Bizans gâvuruna kılıç sallayan Battal Gazi edebiyatına katkı sağlamak amacıyla vermiyorum bu örnekleri! Bilâkis kutsal metinlerin kutsallığı karşısında duyarsız davranan bir kaleme, ciddiyetsizliğin hangi raddelerde seyredebileceğini göstermeye çalışıyorum.
* * *
— “Bazı eleştiri kaynaklarınca bu roman, edebi tasavvurdan ziyade, bir proje çalışması gibi duruyormuş. Bu çalışmanın gerçek teziniz olan Bektaşilikten farkı nedir?”
Elif Şafak, bu soruyu –biraz da sinirlenerek- şu şekilde cevaplandırıyor:
— “Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok. O da tasavvuf üzerineydi ama akademik bir çalışmaydı. Burada bir roman var. İki apayrı tür. Yepyeni bir şey bu.”
Soruyu yönelten hanımefendinin, “bazı eleştiri kaynakları” ifadesiyle kimleri kasdettiğini anlayamadığım gibi; romanın “bir proje çalışması”na benzetilmiş olmasına da bir mânâ veremedim.
Fakat hiç değilse bu vesileyle bir şey yaptım, kanaatlerimi yazmaya karar verdiğimde, Ankara’daki bir talebemden, Elif Hanım’ın Yüksek Lisans Tezi’nin bir fotokopisini temin edip adresime göndermesini rica ettim. (Sen misin pencereden dışarı bakan, işte çek cezanı!)
* * *
Tezi ele aldığımda, ilk şaşkınlığımı, tezin başlığı vesilesiyle yaşadım. Çünkü görebildiğim her yerde “Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsellik ve Kadınsallık” olarak adlandırılan tezin orijinal başlığı, bilinenden çok farklıydı:
— Destructuring “Woman in Islam” within The Context of Bektashi and Mawlawi Thought (Temmuz 1996).
Elif Hanım bu başlığı şu şekilde Türkçeleştirmiş:
— Bektaşi ve Mevlevî Düşüncesi Kapsamında “İslâm’da Kadın” Kurgusunun Parçalanması.
Giriş bölümünde, genç akademisyenin, tezinin içeriğini nasıl tanıttığına da bir bakalım:
— “Bu çalışma, hem İslam’da Kadın tartışmalarını eleştirel bir biçimde ele almaya, hem de bu alanda alternatif bir yaklaşım geliştirmeye yöneliktir. Burada, Bektaşî ve Mevlevî düşünceleri bu alternatif yolun temelini teşkil etmektedir. Çeşitli İslamî kadınsılık kurgularından biri, ve bunun uzantıları, dervişlerin döngüsel anlayışlarındaki sınırsız yolculukları belirleyen aşamalar etrafında örülerek incelenmiştir.”
Bu iddialı tezin, en temel amacının akademik olmaktan çok, ideolojik bir karakter taşıdığını, sadece başlığı ve yazarının sunumu değil, tezin içeriği de açıkça göstermektedir.
Demek oluyor ki yaptığı şu açıklamaya artık inanmamakta mazuruz:
— “Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok!”
Bilâkis, pekâlâ ilgisi var efendim!
Elbette tür itibariyle değil ama yöntem ve amaç itibariyle var!
Anlaşılan o ki amaç, “İslâm’da kadın” kurgusunun parçalanması.
Yöntem ise, tasavvuf edebiyatı üzerinden İslâm’ın temel kaynaklarını farklı okumalara tâbi tutmak. İslâmın kadın tasavvurunu dönüşüme açık hâle getirmek.
Bu bakış açısı tamamen ecnebi bir bakışaçısı. Amerikan akademizminin gazetecilik mentalitesiyle atbaşı giden ritmine uygun bir projelendirme tarzı! Tipik toplum mühendisliği!
Önce marjinal algıları tesbit et; sonra bu cılız malzemeyi zaten karikatürize edilmiş genel algıyla eşleştir; derken, “öyle de olur, böyle de olur, çünkü ortada farklı yorumlar var” de! Ardından, kapitalizme hâlen direnen geleneksel değerlerin çözülmesi için bu curufatı medya aracılığıyla sürekli mazlum halkların bilincine zerket. Direnenleri ise, “Ayol, sen hâlâ orada mısın?” yollu küçümsemelerle marjinallik sınırına it!
Sonuç, istikbal va’d eden genç akademisyenlerin işçiliğiyle, geleneksel/ortak değerler marjinalleşirken, kenardan köşeden toplanan kırıntılar yeniden-yapılandırılarak merkeze çekilir.
Bundan böyle geleneksel/ortak değerlerin çözülmesine karşı koyan her direniş hamlesinin taassub, bu değerlerin çözülmesi amacıyla türbelerimize vurulan her kazma darbesini ise özgürlük olarak adlandırmak kolaylaşır.
Şems-i Tebrizî’nin dediği gibi: “Yazıklar olsun o hastaya ki işi Yâsin’e kalmıştır!”
* * *
İmdi, tezin şahsen bendenizi ilgilendiren en önemli kısımlarından birine atf-ı nazar edeceğim; “Qur’anic Hermeneutics” (Kur’anî Yorumsamalar) başlığı altında yapılan açıklamalara...
— “Okur ve metin arasındaki ilişkinin mahiyeti nedir?”
veya:
— “Anlama-yorumlama edimlerinde, metin ve okur, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl etkiler?”
Bu iki soruya verilecek cevabın, öncelikle, sadece “metin-okur” ilişkisinin değil, “kutsal metin-inançlı okur” ilişkisinin de yorumlamamıza katkı sağlayacağına inanan Elif Hanım, tam da burada kendisine dikkat edilmesi gereken hassas bir noktanın varlığına işaret eder:
— “Hiç kuşkusuz” der; “kutsal metinlerin doğrudan bu bakışaçısıyla ele alınamayacağını, kutsallıklarından ötürü kendi okurlarının gözünde bir ‘metin’den çok daha fazlası olduklarını gözönünde bulunduruyorum. Ancak yine de, kutsal metin de en son tahlilde bir metindir ve bu nedenle de farklı yeni-okumalara (rereadings) ve yeni yapılandırmalara (reconstructions) açıktır.” (, s. 64-65)
Neymiş, kutsal metin de en son tahlilde bir metin imiş, ve tabiatıyla yeni-okumalara ve yeni-yapılandırmalara da açık imiş!
Elif Hanımın, hadi tezini şimdilik bir kenara koyalım ama diğer çalışmalarında —verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere— sürekli işbu ‘açık’ noktadan içeri sızmaya çalıştığını söyleyebiliriz.
* * *
N’olmuş yani? Ne mahzuru var, kutsal metinleri farklı bir biçimde yeniden-okumaya, yeniden-yapılandırmaya çalışmanın?!
Bence hiçbir mahzuru yok! Kalkıştığı işin hakkını veren, hiç değilse vermeye çalışan her müteşebbisin ellerinden öperim, —hadi ben de Şems gibi söyleyeyim— ona yüreğimde ısıttığım sımsıcak bûseler gönderirim.
Türkçe’de Kur’an hermeneutiği üzerine ilk yazıları, ilk kitapları bendeniz kaleme aldı. İlk makalemin basım tarihi 1994. “Hermeneutik Bir Deneyim” alt-başlıklı kitaplarım ise 1995.
Kısacası, kutsal metin yorumlarında yeniden-yorumlamanın, yeniden-yapılandırmanın önemini takdir etmekte hiçbir sakınca görmüyor; hatta bu yoldaki çabaları samimiyetle destekliyorum.
Fakat şu koşulla: Meseleyi sulandırmamak koşuluyla! Konunun ciddiyetini ve ehemmiyetini kavramak koşuluyla! Her şeyden önce, kutsal metnin orijinal diline vakıf olmak koşuluyla! “Ben yaptım oldu” bahanelerinin arkasına saklanmamak koşuluyla!
* * *
Bu konuda bir fikir vermesi bakımından sadece bir örnek zikretmekle yetineceğim. Akademik bir örnek!
Elif Şafak’ın tezinin ilk bölümü Fetva kurumuna ayrılmış. İslâm’ın zahirine. Şeriatın en güçlü silahına. Örnek olarak da Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi seçilmiş, hem de Tanrı’nın cemâlini değil, celâlini temsil ettiği düşünülerek. Yaklaşık 60 sayfa.
İşin bu tarafına o kadar önem verilmiş ki tezin daha girişinde Ebussuûd Efendi’nin bir fetvasına yer verilmiş; bir zaviyede ilâhîler okuyup semâ eden dervişler hakkında verdiği bir fetvasına....
Kanlı canlı bir fetva bu! Celâl sıfatının tüm haşmetini yansıtan bir fetva!
Kaynak ise, Ertuğrul Düzdağ’ın “Şeyhülislâm Ebussuûd Efendinin Fetvaları” (İstanbul, 1983) adlı eseri.
Önce fetvanın ilgili kısmını orijinalinden aktaralım:
— “(...) Ehalî-i mahalleden bazı kimseler zaviye-i mezbureye şeyh olan Zeyde, “Bu makûle evzâ niçin ettirip razı olursun?” dediklerinde, Zeyd, “Ne lâzım gelir? [Cenab-ı Hak] ‘İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım’ [(Zariyat: 56) buyurmuyor mu?]” demekle cevap verse, şer’an Zeyd-i mezbûra ne lâzım gelir?” (s. 87)
Tez İngilizce olduğu için, genç akademisyen, Ebussûd Efendi’nin fetvasını özetleyerek İngilizce’ye çevirmiş.
Geliniz, şimdi, ilgili kısmı birlikte karşılaştıralım:
— “(...) Şayet âyini yöneten şeyh, kendisine itiraz edildiğinde, “Bunun nesi yanlış? Herşeyi, iyiyi de, kötüyü de Tanrı yaratmadı mı?” diye cevap verse, hükmünüz ne olur?” (If the leader of the ritual, when questioned, replied, “What is wrong with it? Did not God create all, Good and Bad?”, what would be your verdict?) [Introduction, s. 1]
Ne demek oluyor şimdi bu?
Metinde geçen Zariyat Sûresi’nin 56. ayeti, nasıl olup da bir ilmihal maddesiyle yer değiştirivermiş?
Bu muammânın çözümü çok basit aslında. Orijinal metinde ayet Arapça harflerle dizilmiş ve bir dipnotla kitabın sonunda gerekli bilgi verilmişse de, tecrübesiz araştırmacımız, oraya bakmayı akıl edemediğinden böyle de kurtarır deyû bir şeyler uydurup metne eklemiş.
Asıl skandal, Ebussuûd Efendi’nin bu suale verdiği cevabın çevirisi. Çünkü Elif Hanım, soruya tam olarak anlam veremediği için, önce cevapta yer alan bütün gerekçeleri budamış, sonra da “Canlarına okuyun o kerataların!” dercesine kısa bir cümleyle zahir ulemasının celâlini gözler önüne serivermiş!
* * *
Pencereden dışarı bakmanın bedelini yeterince ödediğime göre, bir haftama mâlolan bu sevimsiz hikâyeyi herhâlde neşeli bir alıntıyla sonlandırabilirim.
“Şems geldiğimi görünce gülümsedi: “Kerra, seni ayinimize davet ediyoruz.”
— “Ne ayiniymiş?” diye sordum.
— “Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb’ı zikredeceğiz.” (s. 328)
Postmodern Aşk dediğim de işte tamıtamına bu: Müzik ve Dans ve Dua...
Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ’ı takdimimdir!
* * *
Belki bazı dostların aklına, üç gündür bunca zahmeti niçin ihtiyar ettiğim sorusu gelebilir.
Cevabı çok basit: Herkes sustuğu için!

Sibel İmamoğlu, bir alıntı ekledi.
22 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Keşke başka biri olsaydım," diye geçirdi içinden ama hemen uzaklaştırdı bu düşünceleri kafasından. Onun yaşında birinin, gençliğimde keşke daha cesur olsaydım, değişik şeyler deneseydim, mesela dünya turuna çıksaydım ya da kendime başka bir meslek edinseydim, Heike'yle evlenseydim, tatilde onunla New York'a gitseydim ya da İskandinavya'ya gidip köpekli kızaklarla el değmemiş bölgelere gitseydim, bir ev inşa etseydik, kendimize bir köpek alsaydık gibi şeyler istemesi gülünç bir durumdu. Heike gibi güzel bir kızım olsaydı ve onu Cambridge'te okutabilseydim diye düşünmesi...

Bay Blanc, Roman Graf (Sayfa 20 - Ayrıntı Yayınları)Bay Blanc, Roman Graf (Sayfa 20 - Ayrıntı Yayınları)
Emirhan Kocademir, Oyunbozan'ı inceledi.
20 Oca 17:52 · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

Bu kitabın bana hediye edilmesinde aracı olan DUA ablama çok teşekkür ediyorum ve bu kitabı bana hediye eden Yusuf Çorakcı ağabeyime çok çok teşekkür ediyorum. :)

Ben kendimi bildim bileli hep polisiye okumuşumdur ki zaten ben kitap okumaya bir polise serisi ile başladım. (Bkz: John Verdon)
Ben niye kitap okuma alışkanlığımı bu kitap ile kazandım? Çünkü ben kendimi o kitaptaki karakterlerle özdeşleştirebiliyorum, kendimi onların yerine koyabiliyorum. Mesela Dave Gurney ve Madeleine ilişkisini asla unutamam çünkü onları kendimle özdeşleştirebildiğim için aklıma kazınmış durumda...
Bu kitapta da aynı duyguları hissettim. Kendimi Myron Bolitar yerine koyabildim, olaylar bir film gibi gözümde canlanabiliyordu... O anda Myron Bolitar ne yapıyorsa ben de onun ne yaptığını hissedebiliyor, gözümde canlandırabiliyordum...
Benim için kitabı kıymetli yapan şeylerden biri bu...
Bu 'dünyadan' 1 saatliğine olsa bile farklı dünyalara yolculuk yapabiliyorum...
Bana bu yolculukta aracı olan kitaba ne mutlu...
Deseler ki, kitap mı film mi? Ben hep tercihimi kitaptan yana kullanırım çünkü filmde hayal gücü diye bir şey yoktur, sen başkalarının hayal gücünü izlersin ama kitap okurken ise kendi dünyanı kendin yaratırsın... Kendi dünyanın efendisi olursun...
Bu duyguları bu kitap bana tam olarak yaşattı, kendimi A.B.D'de bulabildim, kendimi sanki New York sokaklarında yürüyebiliyormuş gibi hissedebildim...
Ben kendimi yazarın yarattığı dünyada bulabiliyorsam, o kitap benim için güzeldir. Bu yazarın diliyle de bağlantılı. Yazar öyle güzel bir dil kullanacak ki sen kendini tâ uzaklara götürebilesin...
Bizim de karşımıza böyle kitaplar çıkması dileğiyle...

Keyifli okumalar. :)

Yeliz Kaynakcioglu, The Originals Anlatılmamış Hikaye - Düşüş'ü inceledi.
19 Oca 01:57 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 8/10 puan

Ilk kitaba göre daha heyecanlı kir kitaptı.
Aşk uğruna ne kadar ileri gidebileceginin ispatı gibi olmuştu. Klaus aşkı ile yeniden New Orlens' da olup , kraliçesi ile şehirde söz sahibi olmayı ister. Ama ne istediğine dikkat sözünü hiç duymayan Klaus kardeşlerinin başına büyük bir belayi sarmakta olduğunu görmek istemez. Onun te isteği vardır. Aşkı Vivienne.
40 yıldır aşkına hasret kalmanın acısıyla büyük bir belâyla şehri sarmalamaktan çekinmeyecektir. Bu uğurda en kötü tehlikeyi yani cadıların yeni kraliçesini kendine çekip onunla bir anlaşma yapar. Ama anlaşma onu istediği gibi değildir. Ve bu anlaşmasının bedelini kendisi dahil herkesi büyük bir savaşa sürükleyerek ödemek zorundadır artik.
Yeni ittifaklar ve yeni düşmanlarla heyecanlı bir macera olmuş

Yabancı Kelimeler ve İçimizdeki Biz
Yabancı kelimeler neden hayatımızda Türkçe kelimelerden daha önemliymiş gibi görünür? Ya da neden yabancı kelimeleri yabancıların okuduğu gibi okumak için uğraş veririz? Gogıla gugıl demezsek teknoloji özürlü gibi mi görünürüz. New York neden Nevyork olmasın. Bilinçaltımız bize ne demek istiyor? Amerikalılar veya Avrupalılar Türkiye'yi düzgün söyleyebiliyorlar mı?

Sevgili Tanrı,
Geçen hafta New York’a gittiğimizde Saint Patrick kilisesini gördüm. Bayağı güzel bir evde oturuyorsun.
Frank

Çocuklardan Tanrıya Mektuplar, Eric MarshallÇocuklardan Tanrıya Mektuplar, Eric Marshall