İnsanoğlunun ıstırabı kadar tabiî ne vardı! Şuurla var olmağı, gerçekten var olmayı ödüyordu. Fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yeni baştan talihler icat ediyordu. Yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu. Hakikatte bunlar hep o varlık vehminin çocuklarıydı. Çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi, kurtuluştu; hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum. Aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil, kendisi. Aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın gölgelemediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. Fakat hayır, o bunu diyeceği yerde, "Madem ki düşünüyorum. O hâlde varım, maden ki duyuyorum, o hâlde varım, madem ki harp ediyorum, o hâlde varım, madem ki ıstırab çekiyorum, o hâlde varım! Sefilim varım, budalayım varım, varım, varım!" diyordu.
Sayfa 74 - Dergâh Yayınları